Decca Tree Stereo Mikrofonlama Tekniği

İki mikrofonun aralarında belli bir mesafe bırakılarak ses kaynağının önüne yerleştirildiği stereo mikrofonlama tekniğine AB veya ‘spaced pair’ adı verilir. Spaced pair, Türkçede aralarında mesafe olan çift anlamına gelmektedir. Bu isim, bu teknikte iki mikrofonun birbirleri arasında mesafe bulunması sebebi ile verilmiştir.

Mikrofonların birbirlerine olan uzaklığı kaydedilen ses kaynağına ve uygulamaya göre değişir. Genelde iki mikrofon arasındaki mesafe 50 cm ile 3 metre arasındadır.

AB tekniğinde genelde omnidirectional mikrofonlar kullanılır, ancak cardioid mikrofonlar da diğer bir seçenektir.

AB stereo mikrofonlama tekniğinin avantajı geniş ve ferah bir stereo panorama sağlamasıdır. İki mikrofon arasındaki mesafe arttıkça stereo panorama genişler. Bu tekniğin dezavantajı ise, özellikle iki mikrofon arasındaki mesafe açıldıkça, stereo panoramanın ortasında, ‘center’ olarak adlandırdığımız bölgede bir “boşluk” oluşmaya başlamasıdır.

 

Decca Records ve Decca Tree Tekniği

1950’li yıllarda ünlü plak şirketi Decca Records’ın stüdyolarında orkestra kayıtları yapan ses mühendisleri Arthur Haddy, Roy Wallace ve Kenneth Wilkinson, AB tekniği ile yapılan stereo kayıtlarda ortada oluşan boşluktan rahatsız olurlar. Bu boşluğu doldurmak için akıllarına üçüncü bir mikrofon kullanma fikri gelir. T şeklinde bir düzenek yaptırıp, bu düzeneğin her ucuna birer mikrofon yerleştirirler. İlk olarak kullandıkları mikrofon Neumann M49’dur. Daha sonra T şeklinde düzenekte biraz değişiklikler yaparlar ve mikrofonları da Neumann M50 ile değiştirirler. M49’un cardioid, M50’nin ise omni olduğunu düşününce bunun aslında önemli bir değişiklik olduğunu anlıyoruz.

 

Mikrofon Düzeni

Decca Tree tekniğinde sol ve sağ mikrofonlar aynı hizada, aralarında iki metre mesafe olacak şekilde yerleştirilir. Orta mikrofon, adından da anlaşılabileceği gibi, sol ve sağ mikrofonun tam ortasındaki noktaya yerleştirilir ancak bu mikrofon, sol ve sağ mikrofonlara göre 1.5 metre öndedir.

Yerleşim ve Mikrofonların Hizalanması

Decca Tree, sahnenin büyüklüğü ve orkestranın kapladığı alana bağlı olarak, genelde orkestra şefinin 2.5 ile 3.2 metre yukarısında olacak şekilde yerleştirilir. Decca Tree düzeneği içindeki mikrofonlar küçük bir açıyla aşağıya doğru, orkestra bakacak şekilde, pozisyonlanır.

Çok büyük orkestralar için Decca Tree’ye yaklaşık 6’şar metre mesafede olacak şekilde iki mikrofon daha kullanılır. Harici olarak kullanılan bu mikrofonlara ‘flanking microphones’ adı verilir.

 

Stereo Panorama

Decca Tree içindeki sol ve sağ mikrofonlar, stereo panorama içinde sol ve sağ (L ve R), ortadaki mikrofon ise orta noktaya (C) konumlandırılır. Orta mikrofonun seviyesi “stereo panorama içindeki boşluğu dolduracak şekilde” ayarlanır. Diğer bir deyişle, orta mikrofonun seviyesi için herhangi bir standart bulunmamaktadır.

 

Faz Problemleri

AB ve Decca Tree gibi stereo mikrofonlama tekniklerinde mikrofonların diyaframları arasında mesafe olduğu için ses dalgaları mikrofonlara farklı zamanlarda ulaşırlar. Bu sebepten dolayı kayıtta faz ilişkisine çok dikkat etmek, kaydın mono ile uyumlu olup olmadığını kontrol etmek gerekir.

 

Farklı Versiyonlar

Zaman içinde Decca Tree’nin farklı versiyonları geliştirilmiştir. Bu farklı versiyonlarda değişiklikler genel olarak orta mikrofon üzerinde yapılmıştır. Ortada tek bir omni mikrofon kullanmak yerine XY, MS, Blumlein gibi stereo mikrofonlama teknikleri denenmiştir. Bu denemelerin bazılarından iyi sonuçlar alınmıştır ancak bugün Decca Tree denildiğinde hâlâ üç mikrofondan oluşan klasik mikrofonlama tekniği akla gelmektedir.

 

Deneyin!

Decca Tree, orijinal olarak orkestra kayıtları için geliştirilmiş bir teknik olsa da farklı uygulamalar için de kullanılıyor.

Triad-Orbit gibi markaların bazı mikrofon stand sistemleri ile Decca Tree yerleşimini kolayca yapmak mümkün. Diğer yandan, eğer sadece denemek ve sonuçları duymak istiyorsanız, bu stand sistemlerine yatırım yapmanıza veya elinizde mutlaka Neumann mikrofonların bulunmasına gerek yok. Decca Tree tekniğini sadece üç adet standart mikrofon standı ve üç adet omni mikrofon ile uygulayıp, tecrübe edebilirsiniz.

Denemekte fayda var!

 

Triad-Orbit IO-Vector

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Print-Through

Geçtiğimiz haftalarda eskilerden kalma bir analog makara bandı dijital ortama aktarmam gerekti. Eski bantlarla çalışırken birçok sürprizle karşılaşmak olasılık dahilinde. Hazırlıklı olmalısınız! Neyse ki felaket boyutunda bir şeyle karşılaşmadım ama bandın saklama şeklini gördüğüm zaman aklıma gelen ilk şey tabii ki başıma geldi: ‘print-through’.

Peki, nedir bu print-through? Onu açıklamadan önce ilk önce analog kayıt cihazları ve bantlarla ilgili kısa bir giriş yapmak istiyorum çünkü son 10-15 yılda ses kayıt alanına girenler analog bant teknolojisine uzak.

Bu elbette anlaşılabilir bir şey çünkü 2000’li yılların başından itibaren kayıt, edit ve miks işleri bilgisayara (hard diske) taşındı.

Bundan sonra birçok insanın analog bantlarla işi olmayacaktır ancak yine de bu bilgilerin geçmiş teknolojileri bilmek adına değeri olduğunu düşünüyorum.

 

Analog Kayıt Cihazları ve Manyetik Bantlar

Analog kayıt cihazları elektrik enerjisini, diğer bir deyişle elektrik sinyalini, manyetik enerjiye dönüştürüp manyetik bant üzerinde saklarlar.

Manyetik bant birkaç̧ farklı katmandan meydana gelir. ‘Base’ (temel katman), genelde PVC veya polyesterden yapılır. Bu temel katmanın hemen arkasında ‘backing’ adı verilen ve antistatik karbon parçalarından oluşan bir katman daha vardır. Base’in hemen üzerinde kayıt işleminde en önemli rolü̈ oynayan manyetik oksit katmanı bulunur.

 

Analog Bantlar ve Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar

Hoparlör, mıknatıs ve benzeri manyetik alan yaratan nesneler analog bantlara kolaylıkla hasar verebileceğinden dolayı bantlar bu tip aletler ve nesnelerden uzak tutulmalıdır.

Bantlar ideal olarak 18°C’de saklanmalıdır; saklama ısısı 25°C’nin üzerinde olmamalıdır. Soğuk bir havada dışarıdan getirilen bantlar makineye takılmadan önce oda ısısında 30–60 dakika bekletilmelidir.

 

 

Print-Through

Bandın makarada sarılı durumundayken bir katındaki manyetizmin hemen dışındaki katına geçmesine, etki etmesine, ‘print-through’ ya da kısaca ‘print-thru’ adı verilir. Bu, bandı dinlerken ‘pre-echo’ (ön-eko) [sesten önce yansımasının gelmesi] efektini yaratır.

İsteğe bağlı olarak kullanıldığında cazip bir efekt olsa da tüm bant boyunca olması çok rahatsız edicidir. Bu sebepten dolayı bantlar sonları dışarıda olacak şekilde saklanır. Diğer bir deyişle bant makineden çıkartılmadan önce geriye sarmak yerine ileri sarılır, tüm bant sağ taraftaki makaraya toplanır ve sağ taraftaki makara saklanır.

Bant bu şekilde saklandığında bir kattaki manyetizm hemen bir dışındaki kata geçerse ön-eko değil eko oluşur; bu sayede print-through hem daha az belirgin olur hem de kulağa ters gelmez.

 

Heads Out x Tails Out

Baş tarafı dışarıda saklanan bantlar ‘heads out’ olarak adlandırılır ve etiketlenir.

Son tarafı dışarıda saklanan bantlar ise ‘tails out’ adlandırılır ve etiketlenir. Bantlar print-through’nun önlenmesi amacıyla bu şekilde saklanır.

 

Library Wind

Bandın makaraya düzgün bir şekilde sarılması çok önemlidir. Her gün kullanılan bir bant hızlı bir şekilde sarılıp makineden çıkartılabilir. 2–3 hafta gibi bir süreyle saklanacak bant, bazı profesyonel analog kayıt cihazlarının üzerinde bulunan ve ‘library wind’ adı verilen, normal ileri sarmaya göre daha yavaş olan bir sarma şekliyle ileri sarılıp makineden çıkartılabilir. Eğer bant arşive gidiyorsa ileri sarmaktansa makinede normal hızında okutulup, bittiğinde makineden çıkartılıp bu şekilde saklanmalıdır.

 

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Başlık fotoğrafı: Ingo Schulz | Unsplash

Fotoğraflar: Little Visuals 1 ve 2 | Pexels

“Heads Out – Tails Out” görseli Ses Kayıt ve Müzik Teknolojileri adlı kitabımdan alınmıştır.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses ve Müzik Teknolojileri | Leave a comment

Ribbon Mikrofonlar ve Royer Labs

1920’lerin başında Dr. Schottky ev Dr. Gerlach tarafından icat edilen ribbon mikrofonlar, 1930’ların başında RCA tarafından ticari olarak üretilmeye ve satılmaya başlandı. O yıllarda condenser mikrofonlar, frekans cevabı olarak ribbon mikrofonların kalitesini yakalayamıyordu.

Gelmiş geçmiş en ünlü ribbon mikrofonlardan biri Dr. Harry F. Olson tarafından tasarlanan ve 1932 yılında üretilen RCA 77A’dır.

Ribbon mikrofonlar 1960’lı yılların sonuna kadar kayıt dünyasında çok önemli bir yere sahiptiler. Daha sonraları, dinamik ve condenser mikrofonların gelişmesi ve yaygınlaşması ile birlikte, yavaş yavaş ortadan kaybolmaya başladılar.

 

Ribbon Mikrofonların Çalışma Prensibi ve Özellikleri

Ribbon, Türkçedeki adıyla şeritli mikrofonlar, dinamik mikrofonlar gibi elektromanyetik prensibine göre çalışır. Bu mikrofonlarda diyafram olarak güçlü manyetik alan içine yerleştirilmiş çok ince alüminyum şerit bulunur. Bu şerit, üzerine ses dalgaları çarptığında titreşmeye başlar ve sesin şiddeti ile frekansına göre değişen elektrik akımı oluşur.

Ribbon mikrofonların çıkış empedansı çok düşük olduğu için bu mikrofonları, empedansı 150–600 Ohm arasına çıkaran bir transformatörle kullanmak gerekir. Ribbon mikrofonların birçoğunun içinde, mikrofonun ek bir cihaza gerek duyulmadan kullanılabilmesi için, bu tip devreler bulunur.

Ribbon mikrofonların detaylı, doğal ve sıcak sesleri vardır ve insan sesi için çok iyi bir seçimdir.

Ribbon mikrofonlar, dinamik mikrofonların tersine çok hassastır; darbelerden korunmalı ve genel olarak kötü kullanımdan uzak tutulmalıdır.

 

Royer Labs

1998 yılında David Royer tarafından California’da kurulan Royer Labs ribbon mikrofonları müzik kayıt sektörüne tekrar kazandırdı desem yanlış olmaz sanırım. Royer Labs eski ribbon mikrofonların sıcak sesleri ile modern elektroniği birleştirmeyi başardı. Bu sayede ribbon mikrofonlar, her ne kadar çok yaygın olmasa da, eskiden olduğu gibi stüdyo kayıtlarında tekrar kullanılmaya başlandı.

Royer Labs tarafından yayınlanmış olan aşağıdaki videoda ribbon mikrofonların çalışma prensibi ve mikrofonlarda kullanılan malzemeler hakkında harika bilgiler var:

 

İkinci olarak paylaşacağım videoda ise Royer Labs’in fabrika turu bulunuyor. Mikrofonların ne kadar özenli bir şekilde üretildiğini görebilirsiniz. Gerçekten hayranlık verici.

Her iki video da İngilizce ancak İngilizceniz yoksa bile özellikle fabrika turunun olduğu videoyu seyretmek ilginizi çekecektir diye düşünüyorum.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Alex Regan | Wikimedia Commons | Creative Commons 2.0 Generic lisansı altında kullanılmıştır.

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses ve Müzik Teknolojileri | Leave a comment

Güç Amplifikatörleri ve Bağlantı Şekilleri

Günümüzde kullandığımız referans monitörlerinin çoğu artık aktif. Hatta seslendirme hoparlörlerinin bile bir kısmı aktif olarak tasarlanıp üretiliyor. Yine de güç amplifikatörleri hala var ve bir süre daha da kullanılmaya devam edecek gibi görünüyor. Bu sebepten dolayı güç amplifikatörlerinin bağlantı şekillerini bilmekte fayda var diye düşünüyorum.

İki kanallı amplifikatörler için üç adet bağlantı şekli bulunur:

  • Stereo
  • Paralel
  • Mono Bridge

Stereo

Bu bağlantı şeklinde amplifikatörün birinci kanalına stereo sinyalin sol kanalı, ikinci kanalına ise stereo sinyalin sağ kanalı girilir. Amplifikatörün birinci kanal çıkışı sol hoparlöre, ikinci kanal çıkışı ise sağ hoparlöre gönderilir.

 

Paralel

Paralel bağlantıda sinyal, amplifikatörün birinci kanalına girilir. Birinci kanaldaki sinyal amplifikatörün içinden ikinci kanala taşınır. Eğer amplifikatör üzerinde böyle bir özellik yoksa birinci kanaldaki sinyali ek bir bağlantı kablosu kullanarak birinci kanalın paralel çıkışından ikinci kanalın girişine taşımak gerekir.

Amplifikatörün birinci kanalının çıkışı bir hoparlöre, amplifikatörün ikinci kanalının çıkışı ise diğer bir hoparlöre gönderilir.

Paralel konumda amplifikatör mono olarak tek kanal taşır diğer bir deyişle her iki kanalın çıkışlarında aynı sinyal bulunur.

 

Mono Bridge

Mono bridge, iki kanallı bir amplifikatörün kanal güçlerinin toplamını birleştirip, amplifikatörün tek kanallı fakat yüksek çıkışlı olarak kullanılmasını sağlayan bağlantı şeklidir. Bu bağlantı şeklinde tek bir giriş kullanılır. Girişteki sinyal amplifikatörün iki kanalına birden gönderilir. Amplifikatörün ikinci kanalının çıkışının fazı ters çevrilir. Birinci ve ikinci kanalların artı (+) kutupları hoparlöre bağlanır. Bu bağlantı şeklinde, iki kanalın gücü birleştirilirken empedanslar da birleştirilir.

Örnek olarak elimizdeki amplifikatörün çıkış gücünün 4 Ohm empedansta kanal başına 350 Watt (2 x 350 W @ 4 Ohm) ve 8 Ohm empedansta ise kanal başına 200 Watt (2 x 200 W @ 8 Ohm) olduğunu varsayalım. Mono bridge bağlantı yapıp iki kanalı birleştirirsek 8 Ohm empedansta tek kanal olarak 700 Watt çıkış gücü elde edebiliriz.

Mono bridge bağlantı genellikle çok fazla güç gerektiren büyük subwoofer’lar için kullanılır.

 

Bağlantı Şeklinin Seçilmesi

Amplifikatör hangi bağlantı şekli kullanılarak çalıştırılacaksa (stereo, paralel veya mono bridge) bu konum amplifikatörün üzerinde genelde arka panelde bulunan düğme veya anahtarlar kullanılarak seçilmelidir.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Alex Brown | Creative Commons 2.0 Generic lisansı altında kullanılmıştır.

Amplifikatör bağlantı konumu seçme paneli fotoğrafı: Alkor Kutluay | Ses Kayıt ve Müzik Teknolojileri adlı kitabımdan alınmıştır.

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses ve Müzik Teknolojileri | Leave a comment

EQ Kullanımı: Birkaç Tavsiye

Bu yazımda EQ kullanımı ile ilgili birkaç tavsiyede bulunmak istiyorum. Ses Kayıt ve Müzik Teknolojisi (SKMT) adlı kitabımda EQ ile detaylı bilgiler, Miks Üzerine: Müzik Prodüksiyonlarında Miks Teknikleri ve Çeşitli Yaklaşımlar (MPMT) adlı kitabımda ise EQ kullanımı hakkında birçok miks mühendisinin görüş ve tavsiyelerini bulabilirsiniz.

 

Cut x Boost

‘Cut’, frekansların seviyesini azaltırken ya da belli bir aralıktaki frekansları keserken, ‘boost’ ise tam tersine frekansların seviyesini yükseltirken kullandığımız terimlerdir.

EQ ile çalışırken hangisini ne zaman kullanacağımız konusunda bir kural yoktur.

Birçok kişi tarafından genelde ‘cut’ yani azaltma tavsiye edilir. Bu tavsiyenin sebebi EQ’nun bir frekans aralığını açarken sinyalin fazında kaymalara sebep olmasıdır.

‘Cut’ tavsiyesinde bulunan ancak teknik detaylarla fazla ilgilenmeyenler işi basite indirgemek için ortaya şöyle bir senaryo sürerler: “Bir sinyalde hem alt frekansları hem de üst frekansları açmak istiyorsun, onun yerine ortada kalanları azalt.” Elbette mantıklı ancak çoğu zaman bu kadar basit durumlarla karşılaşmıyoruz.

Benim yaklaşımım şu şekilde: Eğer sinyalde sorun yaratan, başka kanallardaki diğer enstrümanları maskeleyen, sesin boğuk ya da yırtıcı çıkmasına sebep olan veya sesin netliğini engelleyen bir frekans aralığı varsa ben o aralığı azaltıyorum veya kesiyorum. Başka birçok şeyi ‘boost’ etmektense, sorunu bulup ondan kurtulmak çok daha basit bir çözüm. Bu, kulağa çok klişe bir tavsiye gibi geliyor ama bunun tespitini yapıp o kararı almak aslında tecrübe isteyen bir şey.

Eğer sinyalde sesin daha etkileyici, güzel veya cazip çıkmasını sağlayacak bir frekans aralığı varsa ya da sesi estetik olarak daha farklı bir yere taşımaya, diğer bir deyişle sesi “değiştirmeye” çalışıyorsam, o zaman uygun frekans aralığını bulup o aralığı açıyorum.

Bu arada, hazır EQ ve boost demişken, daha sonra ‘linear phase EQ’ üzerine bir yazı hazırlamayı düşünüyorum.

 

Bandwidth / Q

Parametrik EQ ile çalışırken; keserken ve azaltırken (cut) yüksek Q değeri, açarken (boost) ise düşük Q değeri genelde daha iyi sonuç verir.

  • Cut: dar bandwidth – yüksek Q değeri
  • Boost: geniş bandwidth – düşük Q değeri

Keserken dar aralık (yüksek Q değeri) kullanmak soruna odaklanmayı kolaylaştırıyor. Açarken geniş aralık (düşük Q değeri) kullanmak sesin daha doğal ve yumuşak olmasını sağlıyor. Özellikle üst frekansların seviyesini yükseltirken çok dikkat etmek gerekiyor.

Ses Kayıt ve Müzik Teknolojileri (SKMT) adlı kitabımda bandwidth ve Q ile ilgili detaylı bilgiler bulabilirsiniz.

Mellomuse EQ1A (ücretsiz indirmek için görsele tıklayınız)

 

Sweeping Tekniği

Parametrik ve yarı-parametrik EQ ile çalışırken sweeping tekniğini uygulamak işinizi kolaylaştıracaktır. Bununla ilgili bir blog yazısı ve video hazırlamıştım, şuradan ulaşabilirsiniz: “EQ Kullanımında Sweeping Tekniği“.

 

EQ ve Solo Modu

EQ kullanımında aklımızda hep tutmamız gereken bir nokta, EQ uyguladığımız enstrüman ya da sesin tek başına nasıl duyulduğu değil, diğer enstrüman ve seslerle beraber nasıl duyulduğudur.

EQ ile çalışırken kanalı soloya almayın demiyorum elbette ancak EQ işlemi sırasında sinyali mümkün olduğunca diğer kanallarla birlikte dinleyin. EQ ile yaptığınız ayarların o kanalın diğer kanallarla olan frekans etkileşimi üzerinde nasıl değişikliklere yol açtığını iyi takip edin.

Sinyalin son halini mutlaka bir bütün içinde diğer enstrüman ve seslerle kontrol edin.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Tom Pottiger | Unsplash

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Bulutta Sakladığınız Müzik Dosyalarını iPhone ve Diğer Akıllı Telefonlar ile Dinleyebilirsiniz!

Spotify ve diğer streaming servislerinin içeriği her geçen gün daha da zenginleşiyor ama elbette her şeyi bulmak mümkün olmuyor. Şahsen, kendi CD koleksiyonumda olup da streaming servislerinde bulamadığım birçok albüm var.

Bu arada hemen belirteyim, CD’den müzik dinlemek pek pratik bir şey olmadığı için zaman içinde koleksiyonumu hard diske aktarmıştım. Son 10 yılda evde CD’den hiçbir şey dinlemedim desem yalan olmaz.

Dropbox ve benzeri servisler uygun fiyatlara büyük depolama alanları vermeye başladıklarından beri hard disklerdeki koleksiyonları buluta taşımak (ya da hem diskte hem de bulutta saklamak) mümkün hale geldi. Ben de son birkaç yıldan beri müzikler de dahil olmak üzere tüm dosyalarımı yavaş yavaş buluta aktarmaya başladım.

Tabii dosyaları bulutun yanı sıra aynı zamanda iki ayrı lokal diskte de saklıyorum. Bu konuyla ilgili “Projelerinizi, Ses Dosyalarınızı ve Diğer Verilerinizi Yedekliyor musunuz?” başlıklı bir yazı yazmıştım, okumadıysanız bir göz atmanızı tavsiye ederim.

 

Şahsi Streaming Servisiniz!

Eğer MP3, AAC, WAV, AIFF, FLAC ve benzeri formatlardaki dosyalardan oluşan şahsi bir dijital müzik kütüphaneniz varsa ve bu dosyalar Dropbox, Google Drive gibi bulut servislerinden birinde duruyorsa, bunları istediğiniz zaman, istediğiniz yerde cep telefonunuzdan dinleyebilirsiniz. Üstelik indirmeye gerek kalmadan!

Diğer bir deyişle sadece size özel Spotify, Apple Music, Deezer gibi bir streaming servisi kurabilirsiniz.

Bu, hiç de karmaşık bir işlem değil! Sadece bir program seçip iPhone veya başka bir telefon kullanıyorsanız ona kurmanız yeterli.

Aşağıda bu işi yapabilen birkaç program önerisinde bulunmak istiyorum.

Soldan sağa: CloudBeats, Evermusic, Cloud Music Player, CloudPlayer

 

CloudBeats (CloudBeats / Cronosell)

Desteklediği Bulut Servisleri:
Dropbox, Google Drive, Box, OneDrive, Amazon Cloud Drive, Mediafire, Yandex Disk, ownCloud, şahsi NAS

Desteklediği Dosya Formatları:
MP3, AAC/M4A, WAV, FLAC

Desteklediği Cihazlar/Platformlar:
iPhone / iPad / Android

Web Sitesi:
www.cloudbeatsapp.com

 

Evermusic (everappz)

Desteklediği Bulut Servisleri:
Dropbox, Google Drive, Box, OneDrive, Yandex Disk, Web Dav

Desteklediği Dosya Formatları:
MP3, AAC/M4A, WAV, AIFF

Desteklediği Cihazlar/Platformlar:
iPhone / iPad

Web Sitesi:
www.everappz.com/evermusic

 

Cloud Music Player (Beards Bits S.L.)

Desteklediği Bulut Servisleri:
Dropbox, Google Drive, Box, OneDrive, Yandex Disk, ownCloud

Desteklediği Dosya Formatları:
MP3, AAC/M4A, FLAC

Desteklediği Cihazlar/Platformlar:
iPhone / iPad

Web Sitesi:
www.appcloudmusic.com

 

CloudPlayer (doubleTwist)

Desteklediği Bulut Servisleri:
Dropbox, Google Drive, OneDrive

Desteklediği Dosya Formatları:
MP3, AAC/M4A, ALAC/M4A, WAV, FLAC, OggVorbis

Desteklediği Cihazlar/Platformlar:
Android

Web Sitesi:
www.doubletwist.com/cloudplayer

 

İyi eğlenceler! 🙂

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Leio McLaren on Unsplash

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses ve Müzik Teknolojileri | Leave a comment

Bruce Swedien ile Vokal Kaydı Üzerine

Bruce Swedien denince ilk akla gelen Michael Jackson’ın Thriller albümü oluyor ama Swedien’ın kariyeri aslında daha birçok başarı ile dolu. Swedien, ses kayıt ve miks mühendisi olarak Quincy Jones, Paul McCartney, Count Basie, Duke Ellington, Santana, Jennifer Lopez gibi sanatçılarla çalışmış. On üç defa Grammy ödülüne aday gösterilmiş, beşini kazanmış.

Swedien ile 2009 yılında New York’ta katıldığım Audio Engineering Society’nin kongresinde “ayaküstü” tanışmıştım. Daha sonra 2014 yılında Los Angeles’ta, yine Audio Engineering Society’nin kongresinde, Bobby Owsinski ile birlikte karşılaştık kendisi ile. Biraz sohbet etme şansım olmuştu.

 

Bruce Swedien’ın Make Mine Music adında bir kitabı var. Swedien’ın bu kitapta vokal kaydı ile ilgili olarak anlattıklarını kısa bölümler halinde sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Müzik Türü

Swedien, vokal kaydında her şeyden önce müzik türünün çok önemli olduğunu söylüyor.

Swedien’a göre müzik türü, mikrofonun soliste ne kadar mesafe ile yerleştirileceğini belirliyor. Örnek olarak pop ve rock kayıtlarında mikrofonun soliste çok yakın, caz kayıtlarında ise biraz daha uzak olmasını tercih ediyor.

Müzik türü solistin diğer müzisyenlerle aynı anda mı, yoksa sonradan mı kaydedileceğini de belirliyor. Örnek olarak pop ve rock kayıtlarında hemen hemen her zaman solist ayrıca kaydediliyor. Diğer yandan birçok caz kaydında solist ve diğer müzisyenler aynı anda kaydediliyor. Bu da mikrofon ve polar pattern seçimi, mikrofon yerleşimi gibi kararları etkiliyor.

 

Mikrofon Seçimi

Swedien, müzik kaydı yapmayı bir sanatçının bir manzarayı resme aktarmasına benzetiyor. Sanatçının manzaranın kendisini değil, kendi yorumunu tuvale aktardığını, benzer bir şekilde müzik kaydında kaydı yapan kişinin o anda icra edilmekte olan müziği kendi dokunuşu ile banta ya da kayıt ortamına aktardığını söylüyor. Mikrofon seçimi bu “dokunuş”ta büyük önem taşıyor!

Swedien, mikrofon seçiminin sadece solistin ses özelliklerinin ve vokal kişiliğinin kayda en iyi şekilde yansımasına göre yapılması gerektiğini vurguluyor. Belli bir tecrübe birikimine ulaştıktan sonra, solist ile konuşurken ya da provasını dinlerken içgüdüsel olarak hangi mikrofonun iyi sonuç vereceğini bilmenin mümkün olduğunu söylüyor. Tabii tecrübe birikiminden bahsederken ortadaki isim Bruce Swedien olunca bunu pek de hafife almamak gerekir!

 

EQ

Swedien, küçük miktarlardaki EQ kullanımlarının kayıt açısından yararlı olduğunu ama muhteşem bir vokal kaydı için EQ kullanımına güvenilmemesi gerektiğini söylüyor. Eğer EQ ile büyük bir müdahalede bulunmasını gerektiren bir durumla karşılaşırsa kullandığı mikrofonu değiştiriyor.

 

Duble Vokal

Swedien, ana vokalin çift kaydedilmesinin genelde çok iyi sonuçlar verdiğini söylüyor. Bunun için kullandığı bazı teknikleri anlatıyor.

Swedien, ikinci olarak kaydedeceği ana vokal (duble vokal) için mikrofonu solistten biraz uzaklaştırıyor. Bunu yapmasının iki sebebi var. Birincisi, mesafe değişince kaydedilen sesin renginde az da olsa bir değişiklik oluyor ve bu kayda zenginlik katıyor. İkinci sebep de kayda ilk yansımaları (early reflections) dahil etmek.

Swedien’ın kullandığı bir teknik daha var. İkinci ana vokal kaydı sırasında DAW ya da banttan gelen önceden kaydedilmiş kanalların perdesini 3-4 cent civarında düşürüyor. Böyle olunca solist parçayı 3-4 cent daha düşük söylemiş oluyor. Swedien mikste bu iki vokal kaydını birleştirdiğinde ortaya zengin ve dolgun bir vokal kaydı çıktığını söylüyor. Mikste ikinci vokal kaydını, ilk kayda göre biraz daha düşük tuttuğunu da sözüne ekliyor.

 

Düet

Swedien, düet kayıtlarında solistler için farklı karakteristiğe sahip mikrofonlar kullandığını söylüyor. Solistlerin farklı ses renkleri, mikrofonların farklı karakteristikleri ile birleşince ortaya çıkan “sonik tablo”nun büyüleyici olduğunu düşünüyor.

 

Grup Vokaller

Swedien, 4-5 kişilik vokal gruplarını birbirlerine yüz yüze bakacak şekilde karşılıklı olarak konumlandırıyor. İki adet geniş diyaframlı condenser mikrofon kullanıyor. Mikrofonları aralarında 10 cm ya da da az bir mesafe olacak şekilde sırt sırta yerleştiriyor.

 

Koro

Swedien, koro kayıtları için mümkün olduğunca az sayıda mikrofon kullanıp, bunları korodan uzağa yerleştirmeyi tercih ediyor. Tabii bu teknik için kayıt yaptığınız stüdyonun ya da salonun akustiğinin gerçekten çok iyi olması gerekiyor.

Eğer kayıt yaptığı mekan akustik açıdan yeterince iyi değilse, Swedien bu durumda koroyu daha fazla sayıda mikrofon kullanarak ve bu mikrofonları koroya daha yakın olacak şekilde konumlandırarak kaydediyor. Böyle bir durumda miks sırasında miks mühendisine daha çok iş düştüğünü söylüyor.

 

Make Mine Music

Bildiğim kadarıyla Türkçeye çevrilmedi ama İngilizceniz varsa Bruce Swedien’in Make Mine Music kitabını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Neyi nasıl yaptığını kendi anlatımıyla okumak gerçekten çok değerli.

Swedien, günümüzün popüler kayıt ve miks mühendislerini etkilemiş çok önemli bir isim. Yazımı Dave Pensado’nun bir sözü ile kapatmak istiyorum: “Kahramanlarınızı değil, kahramanlarınızı etkileyenleri inceleyin.”

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Bruce Swedien fotoğraf: Mr. Bonzai

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Dunkirk ve Shepard Tonu

Christopher Nolan zaman kavramı üzerine oynamayı seven bir yönetmen. Tıpkı Inception’da olduğu gibi Dunkirk’te de farklı zaman çizgileri var: Bir haftaya yayılmış kumsaldan kaçış hikayesi, bir güne yayılmış yardım için giden teknenin hikayesi ve bir saate yayılmış pilotların hikayesi. Bunlar bir noktada birleşiyor.

Bu komplike içerik ve anlatım biçimi Hans Zimmer’ın müziği ile birleştiğinde ortaya o kadar ağır bir film çıkıyor ki, seyirciler filmi izlerken hem geriliyorlar hem de yoruluyorlar.

Film izleyici üzerinde adeta tedirginlik yaratıyor. Bana öyle olmuştu. Yorumlardan okuduğum kadarıyla benim gibi düşünen pek çok kişi var.

Bu tedirginliğin en önemli sebeplerinden biri Hans Zimmer’ın müziğinde kullandığı Shepard tonu (Shepard tone) ve Shepard gamı (Shepard scale).

Aslında Shepard tonunu kullanmak Zimmer’ın değil, Nolan’ın fikri. Nolan, Business Insider’a verdiği röportajda Shepard tonunu ilk defa besteci David Julyan ile birlikte Prestige adlı filmde kullandıklarını, Dunkirk’ün senaryosunu yazarken de filmdeki sürekli olarak artarak devam eden tansiyonu bu prensibe dayandırdığını açıkça ifade etmişti.

 

Shepard Tonu

Shepard tonu, aralarında birer oktav fark bulunan sinüs dalgalarının (örnek olarak 200 Hz, 400 Hz ve 800 Hz) üstü üste binmesi ile ortaya çıkan sestir. Aynı şekilde bunu notalar için de düşünebiliriz (örnek olarak A2, A3 ve A4).

Shepard tonu, adını Amerikalı bilişsel bilim (cognitive science) uzmanı Roger Shepard’dan almıştır. Shepard’ın 1964 yılında Journal of Acoustical Society of America’da “Circularity in Judgements of Relative Pitch” başlıklı makalesi bu kavram üzerine yazılmıştır.

 

Shepard Gamı

Shepard tonu ve Shepard gamı genelde değişimli olarak kullanılsa da aslında ikisi farklı terimlerdir.

Shepard gamı, aralarından birer oktav bulunan bir dizi notadan (bir dizi Shepard tonundan) oluşan gamdır. Bu gam dahilinde sırayla aynı anda çalınan notalardan üst oktavdakilerin sesleri yavaş yavaş azaltılırken, alt oktavdakilerin sesleri ise yavaş yavaş yükseltilir. Gamın ortasındaki (aralarında birer oktav fark bulunan) notalar aynı ses şiddetine sahip olurlar.

Shepard gamı bu şekilde arka arkaya çalındığında müzikte sürekli bir yükselme hissi yaratıyor. Shepard gamı tersten çalındığı ve tekrar ettiği zaman bu sefer de müzikte düşüş hissi yaratıyor.

 

Shepard Gamı: Deneme

Bunu herhangi bir sequencer üzerinde pratiğe döküp deneyebiliriz.

Pro Tools içinde bir gam yazdım ve bu MIDI klibini aralarında birer oktav fark olacak şekilde iki defa çoğalttım.

 

Basit bir piyano sesi ile çaldırınca aşağıdaki gibi duyuluyor.

 

Daha sonra üst oktavdaki notaların şiddetini (velocity) yavaş yavaş azalttım, alt oktavdaki notaların şiddetini ise yavaş yavaş çoğalttım. Ortadaki oktavı sabit bıraktım çünkü Shepard tonunu yakalamak için aynı anda (aralarında birer oktav bulunan) en az iki adet nota duyulması gerekiyor.

Görsel olarak karşımıza çıkan tabloyu aşağıdaki ekran görüntülerinde inceleyebilirsiniz.

 

Loop yaparak aldığım sonucu aşağıdaki ses klibinde dinleyebilirsiniz.

 

Aldığım sonuç gamların düz çalınan haline göre oldukça farklı. Bence bir yükselme hissi var ancak bu yükselme hissi sonsuza giden bir his gibi gelmiyor bana… “Loop” olduğunu duyuyorum.

 

Shepard-Risset Glissando

Shepard gamından esinlenen Jean-Claude Risset, tonların sürekli olarak kayarak yükseldiği (veya alçaldığı) kendi versiyonunu yapmış, buna da Shepard-Risset glissando ismini vermiş.

Shepard-Risset glissando, Shepard gamı gibi, arka arkaya tekrar edildiğinde sürekli bir yükselme veya düşüş hissi yaratıyor.

 

Shepard-Risset Glissando: Deneme

Bunu pratiğe dökmek için üç tane birer oktavlık “sweep tone” hazırladım: Birincisi 220-440 Hz, ikincisi 440-880 Hz, üçüncüsü de 880-1760 Hz arasında.

Üst frekanslardaki sinüs dalgasının ses seviyesi yavaş yavaş azalırken, alt frekanslardaki dalganın seviyesi ise yavaş yavaş çoğalıyor. Orta frekanslardaki dalganın seviyesi sabit.

 

Ses kanallarını gruplayıp ufak dokunuşlarla flanger, chorus, delay ve reverb ekledim. Sonucu aşağıdaki ses klibinde dinleyebilirsiniz.

 

Bu, bence piyano ile yaptığım Shepard gamına göre çok daha inandırıcı. Sürekli bir yükselme hissi var. Aslında ses dalgaları sadece birer oktavlık bir aralıkta dönüp dursa da ortaya çıkan sonuç sonsuza giden bir yükselme hissiyatı şeklinde. Görsel olarak eşleştirmek gerekirse bana eski berberlerin kapısındaki dönen kırmızı beyaz işaretleri hatırlatıyor.

 

Dunkirk ve Hans Zimmer

Shepard tonunu ya da gamını kullanma fikri belki Hans Zimmer’a ait değil ancak Shepard gamının filmdeki kullanılış şeklinde Zimmer’ın büyük katkısı var.

Filmde üç farklı zaman çizgisine yayılmış üç farklı hikaye olduğunu belirtmiştim: Kumsaldan kaçış hikayesi (bir hafta), yardım için giden teknenin hikayesi (bir gün) ve pilotların hikayesi (bir saat).

Bu üç hikaye filmin sonunda birleşiyor. Zimmer bu birleşme noktasına yaklaşırken birlikte akan ancak üç farklı süreye yayılmış üç Shepard gamı kullanıyor.

İlk Shepard gamı alt oktavlardan çalınıyor. İkinci Shepard gamı daha yukarıdaki oktavlardan ve birinci gama göre iki kat hızlı bir tempo ile çalınıyor. Üçüncü Shepard gamı ise üst oktavlardan ve ikinci gama göre iki (birinci gama göre dört) kat hızlı bir tempo ile çalınıyor.

“The Oil” – Hans Zimmer (Dunkirk Original Motion Picture Soundtrack) [03:40’tan itibaren]

Filmdeki komplike anlatım yapısı, komplike bir müzik yapısı ile bir araya gelince ortaya seyirciyi yoran ağır bir iş çıkıyor.

Filmi beğenenler olduğu kadar beğenmeyenler de var. Şahsen ben Nolan’ın çok zaman çizgili anlatım şeklini ve Zimmer ile yaptığı iş birliğini çok beğendim. Filmdeki gerginliği ve tedirginliği bir ses illüzyonu üzerine kurmuş olması da tabii beni çok mutlu etti. Belki Dunkirk’ün beni etkilemesinin en önemli sebebi budur. Diğer yandan favori Nolan filmimi soracak olursanız cevabım Interstellar olur. Filmin kendisi gibi ses tasarımını ve müziği de bence çok başarılıdır. Belki o da başka bir blog yazıma konu olur.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Müzik Endüstrisine Bakış (6. Bölüm)

Birinci bölüm için tıklayınız – İkinci bölüm için tıklayınız

Üçüncü bölüm için tıklayınız – Dördüncü bölüm için tıklayınız

Beşinci bölüm için tıklayınız

 

“Müzik Endüstrisine Bakış” adlı yazı dizimin bu bölümünde IFPI (International Federation of the Phonographic Industry) 2018 Global Müzik Raporu’ndaki 2017 yılı verilerini inceleyip, 2014, 2015 ve 2016 yıllarının verileri ile karşılaştıracağım.

 

Global Gelirler

Yazı dizimin daha önceki bölümlerinde de bahsettiğim gibi, 1999 yılından beri sürekli düşüşte olan global müzik gelirleri yıllar sonra ilk defa, 2015 yılında, çok az da olsa bir artış sergilemişti. 2016 ve 2017 yıllarında bu artış devam etti ve geçtiğimiz yıl global müzik gelirleri 17.3 milyar dolara ulaştı.

Gelirlerdeki bu artış elbette çok olumlu bir gelişme ancak 2017 yılındaki gelirler toplamının 1999 yılındaki gelirler toplamının hala %68.4’ü olduğunu unutmamakta fayda var. Özet olarak müzik endüstrisi eski zenginliğine henüz daha yaklaşamadı.

Aşağıdaki grafikte müzik endüstrisinin 1999-2017 yılları arasındaki global gelirlerini bulabilirsiniz.

1999-2017 Müzik Endüstrisi Global Gelirler

*** Grafik: 1999-2017 Müzik Endüstrisi Global Gelirler

 

Daha önceki bölümlerde yazmıştım ama buraya da ekleyeyim… Global gelirler dört kalemden oluşuyor: ‘Physical’, ‘digital’, ‘performance rights’ ve ‘synchronization’.

  • ‘Physical’, plak ve CD satışlarından elde edilen gelirleri;
  • ‘digital’, download ve streaming gelirlerini;
  • ‘performance rights’, müziklerin radyo, televizyon ve benzeri kanallarda yayınlanması (umuma iletim) veya bar, otel gibi halka açık yerlerde çalınması yoluyla elde edilen gelirleri;
  • ‘synchronization’ ise müziklerin reklam, televizyon programı, film ve benzeri ticari işlerde kullanılması yoluyla elde edilen gelirleri kapsıyor.

 

Gelirlerin Dağılımı

IFPI’nin (2017 yılının verilerini kapsayan) 2018 Global Müzik Raporu’nda gelirlerin dağılımı şu şekilde:

  • ‘Physical’ (CD ve plak) %30
  • ‘Digital’ (download + streaming) %54
  • ‘Performance rights’ (umuma iletim + halka açık mekanlarda çalınma) %14
  • ‘Synchronization’ (film, TV, reklam senkronizasyon) %2

Plak ve CD satışlarının düşüşü devam ediyor. Bu, zaten beklenilen bir durum, o yüzden şaşırtıcı değil. Diğer yandan fiziksel satışların tüm gelirlerin hala %30’unu oluşturduğunu unutmamak gerekir. Bu azımsanacak bir yüzde değil.

Plak satışları artmaya devam etse de artık hemen hemen tepe noktasına ulaştığı tahmin ediliyor. Bundan sonraki yıllarda fazla bir artış olması beklenmiyor. Zaten her ne kadar ortada çok fazla plak satılıyormuş gibi bir algı olsa da, aslında plak satışları global gelirlerin sadece %3.7’sini oluşturuyor.

Diğer dikkat edilmesi gereken bir konu da bu yüzdelerin global dağılımı temsil ettiği. Yüzdeler ülkeden ülkeye değişkenlik gösteriyor. Örnek olarak fiziksel formatlar global olarak tüm gelirlerin %30’unu oluştururken bu oran Almanya’da %43, Japonya’da %72! Evet, Japonlar hala fiziksel formatı, özellikle de CD’yi tercih ediyorlar.

‘Performance right’ ve ‘synchronization’ gelirlerinin toplamı, tüm gelirlerin %16’sını oluşturuyor.

 

Geçmiş Yıllarla Karşılaştırma

Fiziksel ve dijital gelirler ilk defa 2014 yılında eşitlenmişti. Bu sebepten dolayı 2014 önemli bir yıldır. 2015 yılında dijital gelirler az farklı fiziksel gelirlerin önüne geçmişti. 2016 ve 2017 yıllarında dijital gelirlerin artışı devam etti.

2016 yılı içinde toplam gelirin %50’sini oluşturan dijital gelirler, 2017 yılında %8’lik bir artışla %54’e çıktı.

Dijital gelirlerin kendi içindeki dağılımına baktığımızda streaming gelirlerinin keskin bir artışla tüm dijital gelirlerin %70’ini oluşturduğunu görüyoruz. Bunun yanı sıra streaming gelirleri global gelirlerin %38’ini oluşturuyor ki bu oran tek başına toplam fiziksel gelirlerin oranından yüksek.

Son dört yıl içinde ‘performance right’ ve ‘synchronization’ gelirlerinde bir değişiklik görülmüyor. 2014, 2015 ve 2016 yıllarında olduğu gibi 2017 yılında da bu gelirler aynı oranda devam ediyor.

 

Streaming Servisleri ve Ücretli Kullanıcılar

Spotify ve diğer streaming servislerini ücretli kullananların sayısı 2014 yılında 4 milyon, 2015 yılında ise 68 milyondu. 2016 yılında bu sayı 97 milyona (aile aboneliklerini dikkate aldığımızda 112 milyona) çıktı. 2017 yılında ücretli kullanıcılarda büyük bir artış oldu ve sayı 176 milyona çıktı!

 

En Büyük Pazarlar

2017 yılı gelirleri ülkelere bölündüğü zaman aşağıdaki gibi bir tablo ile karşılaşıyoruz.

1- Amerika Birleşik Devletleri
2- Japonya
3- Almanya
4- İngiltere
5- Fransa
6- Güney Kore
7- Kanada
8- Avustralya
9- Brezilya
10- Çin

 

Değerlendirme

Görünen o ki müzik endüstrisi streaming sayesinde bir hareket kazandı. Streaming servisleri ile müzik dinlemek, CD, plak ve download seçeneklerine göre çok daha kolay. İnsanlar her zaman (her zaman olmasa bile çoğu zaman) tercihlerini kolay olandan yana kullanıyorlar. Ücretli kullanıcı sayılarının artışına baktığımızda insanların bu kolaylık için para ödemeye razı olduklarını görüyoruz.

Tabii unutmamak gerekir ki YouTube hala en büyük streaming platformu ve bedava! Bu belki dinleyiciler için iyi bir şey olabilir ama sanatçılar, besteciler, firmalar ve genel olarak müzik endüstrisinde çalışan profesyoneller için (en azından telif ödemeleri açısından) çok da iyi bir şey değil.

IFPI’nin 2018 raporunda okuduğuma göre 2017 yılında Spotify’ın kullanıcı başına yapımcı firmalara ödediği miktar 20 dolar, YouTube’un ödediği miktar ise sadece 1 dolarmış!

Tabii her madalyonun iki yüzü var… Telif olarak gelir kaybı gibi gözükse de diğer yandan YouTube çok ciddi bir pazarlama platformu.

2018 yılı içinde streaming servislerinin daha da yaygınlaşmasını, fiziksel formatlardan elde edilen gelirlerin azalmasını ve YouTube üzerinde yapılan tartışmaların devam edeceğini tahmin etmek pek zor değil.

 

 

Kaynaklar: IFPI 2015, 2016, 2017, 2018 Global Music Report.

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: theglassdesk | Pixabay

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Endüstrisi | Leave a comment

Önce Kompresör mü, Yoksa EQ mu? Kompresör ve EQ Kullanımında Sıralama Nasıl Olmalı?

Önce kompresör mü, yoksa EQ mu? Bu, hep sorulan ve tartışılan klasik bir konu. Tek bir cevabı yok. Cevap hem duruma göre hem de miksi yapan kişinin teknik ve estetik yaklaşımına göre değişiyor.

Bu soruyu Miks Üzerine: Müzik Prodüksiyonlarında Miks Teknikleri ve Çeşitli Yaklaşımlar adlı kitabım için röportaj yaptığım tüm değerli müzik insanlarına sormuştum. Tahmin ettiğim gibi hepsinden farklı farklı cevaplar geldi.

Cevapları toplu bir şekilde kitaptaki röportaj sırası ile aşağıda sizlerle paylaşacağım ama ondan önce ben kendi yaklaşımımı size aktarmak istiyorum.

 

Benim Yaklaşımım

Ben ilk önce filtre ile başlamayı tercih ediyorum. Eğer varsa, sinyalde belli bir noktanın altında ya da üstünde kalan frekansları low-cut veya high-cut filtre ile kesiyorum. Filtre kullanımını her kanalda otomatik olarak uygulamıyorum ama çoğu kanalda kesilmesi gereken frekanslar karşıma çıkıyor. Bunlar da genel olarak alt frekans aralıklarında oluyor.

Filtre sonrasında eğer gerekliyse parametrik EQ ile kesilmesi ya da azaltılması gereken frekans aralıklarına müdahale ediyorum.

Filtre ve EQ ile yaptığım temizliği kompresörden önce gerçekleştirmemim nedeni, kompresörün istenmeyen frekanslara (ya da istenmeyen frekanslar sebebi ile) tepki vermesini önlemek. Eğer sinyalde bir problem varsa ben bu problemi her zaman kompresörden önce çözüp, kompresöre mümkün olduğunca sorunsuz bir sinyal göndermeyi tercih ederim.

Sinyali kompresöre gönderip sıkıştırdıktan sonra genelde bir EQ daha kullanıyorum. Bu sefer EQ’yu kullanma sebebim sinyalde vurgulamak istediğim frekansları boost etmek, yani seviyelerini açmak. Bunun için de genellikle parametrik EQ kullanıyorum ama bazen shelving EQ kullandığım da olabiliyor.

Tabii bu yazdıklarım hep genel kullanımıma yönelik bilgileri. Yeri geliyor, vurgulamak istediğim frekanslar için kullandığım EQ’yu kompresörden önce kullanıyorum. Yeri geliyor, ikinci EQ sonunda bir kompresör daha kullanıyorum, sinyal zinciri filtre-EQ1-kompresör1-EQ2-kompresör2 şeklinde oluyor. Örnekler çoğaltılabilir.

Ses Kayıt ve Müzik Teknolojileri adlı kitabımda filtre, EQ ve kompresör ile ilgili bilgiler bulabilirsiniz. Çeşitlerini, çalışma prensiplerini ve kullanımlarını detaylı bir şekilde anlatmıştım.

Aşağıda Miks Üzerine: Müzik Prodüksiyonlarında Miks Teknikleri ve Çeşitli Yaklaşımlar adlı kitabım için röportaj yaptığım değerli müzik insanlarının cevaplarını paylaşıyorum. Kitap ile ilgili bilgi almak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.

 

 

Hep sorulan ve tartışılan klasik bir konu… Önce kompresör mü, yoksa EQ mu? Siz hangi durumda hangisini önce kullanıyorsunuz?

 

Alen Konakoğlu

Vokal hariç bütün kanallar için önce EQ, sonra kompresör. Bazen tersi olabiliyor ama çoğunlukla önce EQ. Eğer önce açmış olduğum kompresör tizleri biraz alıyorsa EQ’yu sonra açarak bu durumu düzeltmeyi tercih edebiliyorum. Bazı reverb ve delay’lerime de EQ koyuyorum.

 

Alp Turaç

EQ ile ne yapacağıma bağlı. Eğer boost edeceksem, önce kompresör sonra EQ. Zira, EQ ile boost ettiğim frekanslara kompresörün saldırmasını istemem. Hatta bazen, önce EQ ile bazı frekansları traşlayıp, sonra kompresör, arkasına bir EQ ile boost yaptığım da oluyor. Bence bu tip kuralları ezberlemeyip, yeri geldikçe kulağımıza güvenerek dinleyerek karar vermek gerekiyor.

 

Barış Büyük

Miks sırasında herhangi bir kanal neyi yapmamı gerektiriyorsa onu yapıyorum. Bazen sadece bir kompresör veya bir EQ. Bazen önce bir EQ ile o sesin problemli frekanslarını düzeltip, sonra kompres edip, daha sonra bir EQ ile de renklendirebiliyorum. Tamamen o an, o sesin kaydı ve/veya miks içinde nasıl yer almasını istemem ile ilgili ve değişken bir durum… Bir seste bazen ne EQ, ne kompresör kullanıyorum. Kısacası tamamen mikse nasıl hizmet edecekse o şekilde ilerliyorum.

 

Bora Uslusoy

Bu konu acaba gereğinden fazla mı önemseniyor? Pek fazla takılmıyorum. Genelde davullarda önce dinamik işlemcileri kullanıyorum. Mastering sırasında ise EQ her zaman kompresörden önce geliyor.

 

Çağan Tunalı

Bu kayıt edilen kanala göre değişiyor ama çoğu zaman önce EQ kullanıyorum. Temizlenmiş kanala kompresör uygulamak daha iyi sound veriyor. Bazen özellikle akustik enstrümanlara, önce kompresör kullandığım oluyor. Mesela akustik gitar ve piyano gibi enstrümanlarda kompresörü önce kullanmak bazı durumlarda daha iyi sonuç verebiliyor. O yüzden dediğim gibi önce kaydı duymak gerekir.

 

Doruk Somunkıran

Bence hiçbiri. Ama ikisini de kullanmak durumundaysam, önce EQ sonra kompresör. Zaten EQ ile kesip atacağım gereksiz bir enerji varsa, bunu kesmeden kompresöre yönlendirmek ve kompresörün sonradan atılacak bir enerjiye tepki vermesini sağlamak anlamsız geliyor. EQ’yu sinyali güçlendirmek (boost) amacıyla kullanacak olsaydım durum değişirdi tabii.

 

Ender Balcı

Konser sound’u yaparken kompresörü önce kullanmak daha çok tercih ettiğim bir yöntem. Stüdyoda ise her ikisi birden. Hatta bazen kompresörün öncesi ve sonrası olmak üzere iki adet EQ kullanıyorum. Sonuçta benim için neye hizmet ettiği önemli.

 

Erkan Tatoğlu

Çoğu zaman kompresör önce… Sebebi basit. Kompresörler armonik içeriği, tınıyı ve vurguyu değiştirir. Yapısı gereği bazı karakteristik elementler ekler. Dolayısıyla frekans dizginleme ya da ince ayar zamanı, kompresör sonrası EQ kullanımı daha verimli sonuçlar verir. EQ kullanmadığım ya da kompresör kullanmadığım durumlar oluyor. Herhangi bir kanalda bir kompresör ve EQ kullanmak gerekiyorsa, çoğu zaman önce kompresör. Ne zaman önce EQ? Kaynak ses doğal halinden uzak bir şekilde ve/veya kötü kaydedilmişse.

 

Garo Mafyan

Hangisi ilk sırada olması gerekiyorsa o; ancak genelde kompresör tabii, tüm dikkatle. Ana kaynaktan en iyi sesi almak istiyorsanız önce o kaynağın en doğru haliyle geldiğinden emin olun, sonra küçük düzeltmelere ihtiyaç olup olmadığını dikkatle kontrol edin, ihtiyacın ne olduğuna karar verin ve sonra da dozunu çok az tutarak ekleyin… Burada hep dediğim gibi tek standart dönülmez bir yola girmemek.

 

Hakan Kurşun

Çalgının durumuna ve elde etmek istediğim neticeye bağlı. Genel olarak önce kompresör sonra EQ.

 

Haluk Çevik

Ben çalışmalarımda beste yaparken olsun, düzenleme yaparken olsun, miks ve mastering yaparken olsun, teorik ve pratik gerekliliklere çok uyan bir müzisyen değilim, böyle çalışırsam kendimi çok sınırlanmış ve hapsedilmiş hissederim. Ben bu şartlara sıkı sıkıya uyarak çalışamam, genel bir ifadeyle neticeye odaklanırım. Kafamdaki neticeye ulaşabiliyorsam önce kompresör mü, yoksa EQ mu benim için önemli olmaz. Tabii ki olmazsa olmaz dediğimiz birtakım kurallar var. Kendi mantığımla baktığımda, önce EQ, sonra kompresör diyebilirim, çünkü kompresörden sonra uyguladığımız EQ bazı frekansları gereksiz yere yukarı veya aşağı atabilir, bu da belki de ikinci bir kompresör işlemi gerektirebilir, yani sağ elinle sol kulağını göstermek misali mesaiyi uzatabilir, ortaya çıkacak netice de ne olur bilinmez. Daha önce de ifade ettiğim gibi, her zaman kafamdaki neticeye ulaşabilmem önemli olduğu için, hangi EQ ve kompresör sıralaması bana o neticeyi sağlayacaksa, o sıralamayı tercih ederim.

 

İlter Kalkancı

Bu bence işin teknik kısmını tam olarak öğrenememiş kişilerin takıldığı bir konu. Sadece tartışılması garibime gider. “Araba sürmek için gaz pedalı mı daha önemlidir, yoksa direksiyon mu?” diye sormak gibi bir şey bu. Bir sesi, karakteri şekillendirmek için, bu iki işlemcinin yaptığı işler apayrı. Eldeki kayıt, kaynak ses, mikste oturtmak istediğim haline uzak bir yerdeyse, sorun ton mu yoksa dinamik aralık mı o hemen belli oluyor zaten. Önce EQ’ya sarıldığım da oluyor, kompresöre de.

 

Levent Büyük

Ağırlıklı olarak kompresör sonrası EQ kullanmakla beraber, bu konuda kesin bir kuralım yok. Eğer gereğinden fazla yüklenmiş frekanslardan dolayı kompresör istemediğim bir tepki veriyorsa önden ilgili frekansı kesip sonra kompresöre girerim. Örnek vermek gerekirse kick ya da bas gitarda alt frekans yoğun ise, kompresör, gereğinden fazla tepki verebilir. Bu durumda önden EQ ya da daha iyisi filtre kullanmanın bir yararı olabilir.

 

Mehmet Uğur Memiş

Evet, bu soru çok sorulan bir soru. Benim buna vereceğim cevap aslında çok basit. Kulaklarınıza güvenin. Ne duymak istediğinizden emin olun. Her ikisinin de kendine göre avantaj ve dezavantajları mutlaka var. EQ ardından koyacağınız bir kompresör EQ üzerinde yaptığınız cut ve boost’ları override edebilir (geçersiz kılabilir ya da etkisini azaltabilir). Burada yine en önemli şey kompresör ve EQ’nun kanala olan etkisini iyi bilmektir. Değişik ayarlarda denemeler yapmanızı öneririm. Yani kanalı duplike ederek birinde EQ’yu ilk insert, diğerinde kompresörü ilk insert olarak kullanın. Zamanla kompresör ve EQ kararlarınızı verirken daha hızlandığınızı göreceksiniz.

 

Volkan Yırtıcı

Eğer gate kullanacaksam ilk önce onu kullanırım. Çünkü gate ile bloklamak istediklerimin seviyesini diğer efektler büyütecektir. Gate kullanmayacaksam bana filtrelemek ve EQ kullanmak önce olmalı gibi geliyor. Fakat çok ağır bir EQ kullanmayacaksam kompresörü önce de düşünebilirim. Ben hep ilk önce EQ yaparım ama yine de bazen sonra olsa nasıl duyuluyor diye yer değiştiririm. Aslında bu duyduğumuz sound’a bağlı bir durumdur. Galiba bu artık herkes için yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar sorusuna döndü…

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Anton Ponomarev | Unsplash

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment