IASPM Konferansı 2012 Manchester

Salford_IASPM_2012-09_01

5-7 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilen, Imagining Communities Musically: Putting Popular Music in its Place temalı IASPM (International Association for the Study of Popular Music) 2012 konferansı için MediaCityUK, Manchester’a gittim. Konferansa University of Salford, School of Media, Music and Performance ev sahipliği yaptı. 1980’ler ve 1990’larda Ankara’da yapılan rock müziği etkileyen faktörler üzerine bir sunum yaptım. Sunumumun odak noktası müzik üzerinde şehrin kendisinin yani Ankara’nın etkisiydi. Bir panelde de başkanlık yaptım. Bill Bruford (Yes, King Crimson, Genesis) ve Barney Hoskyns (Waiting for the Sun: A Rock and Roll History of Los Angeles, Trampled Under Foot: The Power and Excess of Led Zeppelin ve daha bir çok müzik kitabının yazarı) ile yemek yedim… Eh, daha ne olsun…!

Salford_IASPM_2012-09_02

Salford_IASPM_2012-09_03

Salford_IASPM_2012-09_05

Salford_IASPM_2012-09_04

Posted in Konferans | Leave a comment

2011’de Çıkan Albümlerden Beğendiklerim

Biraz geç oldu ama 2011’de çıkan albümler içinde en beğendiklerimi liste haline getireyim dedim. Liste, albümlerin kapakları ile birlikte aşağıda. Listenin sıralamasını grup ve sanatçı isimlerine göre alfabetik olarak yaptım.

Joss Stone’un LP1 ve Sixx: A.M.’in This Is Gonna Hurt albümlerine özellikle dikkat çekmek istiyorum.

Jane’s Addiction’ın The Great Escape Artist grubun eski çizgisiden biraz daha farklı ama iyi bir albüm.

Normalde Foo Fighters’ın benim hazırladığım bir listede bulunması pek olası değil ama Wasting Light gerçekten iyi bir albüm, eklemeden edemedim.

Beast, The Hunter ve TH1RT3EN, üçü de sıkı metal albümler (2012’de olduğumuzu düşünrsek) ama sanırım bunların içinde en öne çıkan The Hunter.

The World Is Yours tartışmasız çok iyi Motörhead albümü, tavsiye ederim. Lemmy’nin proje grubu The Head Cat’in Walk the Walk… Talk the Talk… albümü hem Motörhead hem de klasik rock’n’roll sevenler için çok eğlenceli.

Endgame ve Let’s Cheer to This‘i dinlemediyseniz mutlaka dinleyin.

I’m With You bence oldukça samimi olmuş.

Listemde country tadında da dört albüm var: Paper Airplane, Hell on Heels, Stronger ve Concrete

 

2011_-_Paper_AirplaneAlison Krauss & Union Station – Paper Airplane 2011_-_BeastDevilDriver – Beast 2011_-_Wasting_LightFoo Fighters – Wasting Love
2011_-_The_Great_Escape_ArtistJane’s Addiction – The Great Escape Artist 2011_-_LP1Joss Stone – LP1 2011_-_The_HunterMastodon – The Hunter
2011_-_TH1RT3ENMegadeth – TH1RT3EN 2011_-_The_World_Is_YoursMotörhead – The World Is Yours 2011_-_Hell_on_HellsPistol Annies – Hell on Heels
2011_-_Im_With_YouRed Hot Chili Peppers – I’m With You 2011_-_EndgameRise Against – Endgame 2011_-_StrongerSara Evans – Stronger
2011_-_This_Is_Gonna_HurtSixx: A.M. – This Is Gonna Hurt 2011_-_Lets_Cheers_to_ThisSleeping With Sirens – Let’s Cheer to This 2011_-_ConcreteSunny Sweeny – Concrete
 2011_-_Walk_the_Walk_Talk_the_TalkThe Head Cat – Walk the Walk… Talk the Talk…
Posted in Müzik | Leave a comment

2011-2012 Sound Design Dersi Projelerinden Birkaç Kare

SoundDesign_2011-2012_post_cover

Bilkent Üniversitesi, İletişim ve Tasarım Bölümü (COMD), 2011-2012 Sound Design dersi projelerinden birkaç kare için tıklayınız (Facebook fotoğraf albümü).

Posted in Ders & Workshop, Ses Tasarımı | 1 Comment

“ATMM 2012: Müzik ve Medya için Ses Teknolojileri Konferansı”

ATMM

1-2 Kasım 2012 tarihlerinde Ankara, Bilkent Üniversitesi’nde, İletişim ve Tasarım Bölümü’nün (COMD) ev sahipliğinde gerçekleştirilen Audio Technologies for Music and Media (ATMM) konferansı ile ilgili olarak yazdığım ve Sound dergisinin 2012 Mayıs sayısında yayınlanan “ATMM 2012: Müzik ve Medya için Ses Teknolojileri Konferansı” başlıklı yazım…

 

ATMM 2012: Müzik ve Medya için Ses Teknolojileri Konferansı

Sound_2012_05_MayisUzunca bir süreden beri üzerinde çalıştığımız konferans fikrini hayata geçiriyoruz. Çalışmalarımız sonucunda bu noktaya gelebilmiş olmamız ve bunu buradan sizlerle paylaşabiliyor olmak beni gerçekten çok mutlu ediyor. Konferansın genel çatısı, yazının başlığından da anlaşıldığı gibi, müzik ve medya için ses teknolojileri. Ses ve müzik teknolojileri ile görsel-işitsel araçların farklı yönlerine odaklanan, ses, müzik, görüntü ve insan etkileşimi gibi konuların birbirleri ile olan etkileşimlerini hem ‘geleneksel’ hem de ‘yeni’ medya açısından inceleyen disiplinlerarası bir konferans…

Konferansımızın ismi ATMM: Audio Technologies for Music and Media. Neden İngilizce diye soracak olursanız, bu konferansın uluslararası bir konferans olmasını hedefliyoruz, bu yüzden isminin dünyada artık neredeyse ortak bir dil haline gelen İngilizce olmasına karar verdik. Amacımız Türkiye’deki akademisyenler ve profesyonelleri yurtdışındaki meslektaşları ile buluşturabilmek ve bunun sonucunda bilgi, fikir ve tecrübe değişimi için bir ortam sağlayabilmek. Buna, Türkiye’de, özellikle ses ve müzik teknolojileri alanlarında, ciddi anlamda ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

 

Komite

Konferans fikri 2011 Temmuz ayında bir öğle yemeğinde çıktı. Teoman Pasinlioğlu, Bülent Bıyıkoğlu ve Mustafa Ertan ile birlikte yemek yerken Türkiye’de, ses ve müzik teknolojiler alanlarında, hem akademisyenleri hem de profesyonelleri bir araya getiren bir konferansa hatta bir platforma ihtiyaç duyulduğunu konuşurken bunun organizasyonunu yapmaya karar verdik.

Benim çalışmalarımı takip edenler Teoman Pasinlioğlu’nu gayet iyi tanırlar. Kendisi elektronik yüksek mühendisi, elektronik müzik sevdalısı ve gerçek bir synthesizer tutkunu ve koleksiyoncusudur. Birlikte Synthesizer Teknolojileri ve Programlama: Geçmişten Günümüze Popüler Sentez Teknikleri adlı kitaba ve Sound dergisinde yayınlanan makalelere imza attık. Bülent Bıyıkoğlu, müzik teknolojileri ile ilgilenenlerin iyi bildiği SynthMaster adlı soft-synth’in yaratıcısıdır. Elektronik mühendisidir ancak yazılım alanında uzmanlaşmıştır. Digidesign’da Pro Tools ekibinde de çalışmış oldukça deneyimli bir mühendistir. Mustafa Ertan da elektronik mühendisidir, özel test cihazları üreten ve ithal eden bir elektronik firmasının sahibidir. 1972’den bu yana synthesizer’lar ve ses tasarımı ile uğraşmaktadır.

Konferans fikrini geliştirmeye çalışırken ekibimize katılanlar oldu: Kürşat Pasinlioğlu, Dr. Ahmet Gürata ve Dr. Özlem Ömür. Makine yüksek mühendisi olan Kürşat Pasinlioğlu, müzik teknolojisi alanında çalışmalar yapmakta ve yazılar yazmaktadır. Bunların yanı sıra Voispectra adı altında iki albüm çıkartmıştır. Dr. Ahmet Gürata, Bilkent Üniversitesi, İletişim ve Tasarım bölüm başkanıdır. Sinema, sinema tarihi ve belgesel alanlarında çalışmalar yapmaktadır. Dr. Özlem Ömür, piyanist ve Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda öğretim üyesidir. 1989’dan beri resitaller ve konserler vemektedir ve kaydını benim yaptığım Journey with Turkish Composers adlı bir albümü bulunmaktadır. Ahmet Gürata ve Özlem Ömür’ün ekibe katılmasıyla farklı bakış açıları gelmiş oldu.

Komite tamamlandı ancak konferansın hedef kitlelerinden biri de öğrenciler olduğu için ekibe gençleri de dahil etmeye karar verdik. İki genç müzisyen, Giray Bayer ve Uğur Satılmış, hem organizasyona katkıda bulunmak hem de öğrencilerle konferans arasında köprü görevini üstlenmek amacıyla ekibe dahil oldular.

 

İnterdisipliner Yaklaşım

ATMM konferans konularını belirlerken bir yandan çok dar bir alanda sıkışıp kalmamak diğer yandan da fazla geniş bir alana yayılıp odak noktamızı kaybetmemek için büyük uğraşlar verdik. Bizim için en önemli noktalardan biri konferansın interdisipliner (disiplinlerarası) olmasıydı, içeriği belirlemeye çalışırken buna büyük özen gösterdik.

İnterdisipliner yaklaşımın bu kadar önemli olduğunu neden düşünüyoruz? Aslında cevap oldukça basit. 2000’li yılların başında, özellikle 2000-2005 arasında bir kırılma yaşandı: Dijital teknolojinin ucuzlaması ve yaygınlaşması ile önceleri sadece profesyonellerin kullanabildiği müzik ve video üretim araç ve teknolojileri birçok insan için “ulaşılabilir” oldu. Küçük bir ekip, hatta tek bir kişi, proje stüdyolarında veya evlerde müzik ve video üretebilir hale geldi. Bunun yanı sıra internet sayesinde, YouTube, MySpace ve benzeri sitelerde, bu üretilen müzik ve videolar kolayca paylaşılmaya ve dağıtılmaya başlandı. Bu gelişmelerle birlikte paralel olarak, ses, müzik, video, fotoğraf iç içe geçti, ‘multimedia’ (çoklu ortam) kavramı kayboldu, ‘media’ tamamen ‘multi’ hale geldi, iş tanımları arasındaki sınırlar bulanıklaştı ve bulanıklaşan bu sınırlar yavaş yavaş yıkılmaya başladı. Bugün artık küçük bütçeli prodüksiyonlarda video çeken, ses ve görüntü kurgusu yapan, müzik yazan veya seçip edit eden “tek kişilik kocaman ekipler” var… Çevrenize bakın, 10 yıl önce sadece müzisyen olan ama bugün müzik yazıp kaydeden, ses tasarımı yapan, video çekip kurgulayan insanlar olduğunu göreceksiniz.

İşte bu sebepten dolayı konferansın interdisipliner olmasına çok önem veriyoruz. Konferansın isminde ‘medya’ kelimesinin bulunmasının sebebi de bu…

 

Kimler İçin?

Konferans denilince genelde akla akademik ortam gelir ama ATMM sadece akademisyenlere değil, sektörde çalışan profesyonellere ve ilgili alanlarda öğrenim gören öğrencilere de açıktır. Müzik ve ses prodüksiyonu ile ses tasarımı ve benzeri alanlarda çalışan profesyoneller, müzisyenler ve sanatçıların bildiri, sunum ve panel önerilerini ve başvurularını destekliyoruz. Bununla birlikte lisansüstü öğrencilerin katılımlarını da özellikle teşvik ediyoruz. Sunum, panel ve bildiriler Türkçe veya İngilizce yapılabilir.

 

Konular

Konferansın içeriğini belirlemeye çalışırken konuları dört ana başlıkta toplamaya karar verdik: Ses Uygulamaları; Teorik Yaklaşımlar; Ses İşleme; Eğitim. Bu dört ana başlık altında alt konuları da aşağıdaki gibi belirledik.

Ses Uygulamaları altında klasik ve çağdaş müzikte ses kayıt ve prodüksiyon teknikleri; geleneksel ve yeni medya için ses tasarım teknikleri; bilgisayar oyunları için ses; smartphone ve diğer mobil cihazlar için ses konuları var.

Teorik Yaklaşımlar başlığı altında film, görsel medya, bilgisayar oyunları, interaktif uygulamalar ve benzeri alanlarda ses ve ses tasarımı; ses uygulamalarında teoriden pratik çalışmalara dönüşüme yönelik profesyonel deneyimler; geleneksel ve yeni medya için ses konusunda teori ve pratik arasındaki boşluğun irdelenmesi; geleneksel ve teorik yaklaşımları destekleyici bir metodoloji olarak ses pratiği; yazılı metne alternatif olarak bir araştırma alanı olarak ses; görsel kültürde ses ve dinleme; ses uygulamalarındaki gelişmelerin sosyal boyutları bulunuyor.

Ağırlıklı olarak mühendisliğe dayanan Ses İşleme başlığı altında ses analiz ve sentezi; fiziksel modelleme ve müzik enstrümanları; sinyal işleme ses kodlama; analog ve sayısal sistemler konuları yer alıyor.

Eğitim başlığı altında ise ses mühendisliği, müzik teknolojileri, interaktif ses ve ses tasarımı konularında eğitim teknikleri ve programları; eğitimde ses teknolojilerinin kullanımı; bir müzik eğitimi aracı olarak bilgisayarlı müzik; akademik kuruluşlar ve endüstri arasında işbirliği olanakları var.

 

Takvim

Sunum, bildiri ve panel önerileri için başvuru tarihi en geç 22 Haziran 2012. Başvurular için ayrıntılı bilgi www.atmm-conference.org adresinde. Kabul edilen öneriler 16 Temmuz’da açıklanacak. Kabul edilen sunum ve bildiriler için metinlerin gönderilme tarihi en geç 28 Eylül 2012. Konferans, benim öğretim görevlisi olduğum İletişim ve Tasarım Bölümü’nün ev sahipliğinde 1 ve 2 Kasım 2012 tarihlerinde Ankara, Bilkent Üniversite’sinde gerçekleşecek.

 

ATMM web sitesi: http://atmm-conference.org/

“ATMM 2012’nin Ardından” başlıklı yazım için tıklayınız

 

@UfukOnen (Twitter)

Ses ve müzik teknolojileri, müzik prodüksiyonu, ses tasarımı ve benzeri alanlar ile ilgili haberler, düşünceler ve paylaşımlar için beni Twitter’da takip edebilirsiniz: https://twitter.com/UfukOnen

 

Bu yazı Sound dergisinin Mayıs 2012 sayısında yayınlanmıştır. © 2012 Ufuk Önen. Bu yazının tüm hakları saklıdır. İzinsiz olarak kullanılamaz, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntı yapılamaz.

 

ATMM-AD_20121015

 

Posted in ATMM, Konferans | 1 Comment

Mastering ve iTunes

itunes11-store

Yıllar boyunca müziğin dağıtımı ve satışı plak, kaset ve CD’lerle yapıldı. Son yıllarda prestij için veya koleksiyoncular ile meraklılarına yönelik olarak üretilenleri saymazsak, plak tarih oldu. Kaset de bitti; buna en çok sevinenlerden biri benimdir herhalde. CD hala var ancak 10 sene öncesiyle karşılaştırdığımızda satışı oldukça fazla düşmüş durumda. Bugün artık dominant format dijital dosyalar. Bilgisayarımızda, mobil müzik dinleme cihazlarımızda, telefonlarımızda hatta arabalarımızda müziği dijital dosyalardan dinliyoruz.

 

Mastering Tartışması

Eskiden mastering işlemi plak, CD ve bazı ülkelerde (özellikle plak sonrası CD’ye geçişte ekonomik nedenlerden dolayı arada kalan ülkelerde) kasete göre yapılırdı çünkü müziğin satışa sunulduğu, dinleyicinin müziği radyo ve televizyon harici dinleyebileceği formatlar ya da diğer bir deyişle “ortamlar” (‘media’) bunlardı. Son yıllarda dijital dosyaların dominant format haline gelmesi mastering mühendisleri arasında ve genel olarak müzik endüstrisi içinde şu tartışmayı gündeme getirdi: Parçaların veya albümlerin mastering’i dijital dosyalar için ayrı ve/veya farklı bir şekilde mi yapılmalı? Bu tartışmada bazıları ayrı bir mastering yapılmasını savundu diğerleri ise mastering’i yapılmış bir parçanın veya albümün iyi kodlanmış (‘encode’ edilmiş) bir MP3 ya da AAC kopyasının yeterli olduğunu… Tartışma bitmiş değil, sürüyor. Geçenlerde Apple farklı bir şekilde bu tartışmaya dahil oldu.

 

Apple ve iTunes

Apple konusuna geçmeden önce yukarıda kullandığım ‘dijital dosya’ terimine açıklama getirmek istiyorum. Bilgisayarda, telefonda ya da benzeri bir cihazda müzik dinlemek dediğimizde genelde aklımıza MP3 formatı geliyor ama şunu da unutmamak lazım, Apple MP3 formatını değil, AAC (Advanced Audio Coding) formatını tercih ediyor. Apple’ın ne tercih ettiği çok mu önemli! Aslında, evet. Apple, teknolojiye yön veren ve bir bakıma, dolaylı olarak, günümüzün müziği ve kültürü üzerinde etkisi olan bir firma. Belki bu şekilde söylenince göreceli gelebilir ama rakamlara baktığımızda Apple’ın gerçekten güçlü olduğunu görüyoruz. Dünyada şu anda 250 milyondan fazla iOS cihaz var. Apple, iTunes Store üzerinden 50 ülkeye 16 milyardan fazla parça satışı yapmış. Bu rakamları göz önüne aldığımızda AAC’nin oldukça güçlü konumda bulunan bir format olduğunu, ‘dijital dosya’ teriminin sadece MP3’ü kapsamadığını anlıyoruz.

 

AAC (Advanced Audio Coding)

AAC, aynen MP3 gibi, bir sıkıştırma (‘compression’) ve kodlama (‘encoding’) formatı. iTunes Store, 2003 yılında kataloğundaki parçaları 128 kbps AAC formatında satışa sunmuştu ve ilk yılda 100 milyondan fazla parça satmıştı. Apple, artık VBR 256 kbps AAC formatını tercih ediyor ve bu formattaki yeni kataloğunu iTunes Plus olarak adlandırıyor. VBR 256 kbps AAC formatı, 44.1 kHz sample rate (‘örnekleme sayısı’ veya ‘örnekleme oranı’ ve 256 kbps bit rate kullanıyor.

Standart CD’ler sıkıştırılmamış ve kayıpsız bir format olan PCM (Pulse Code Modulation) ile çalışır. CD’ler 44.1 kHz örnekleme sayısı (bir saniyede 44100 adet örnek) ve 16-bit bit depth’e (‘bit derinliğine’) sahiptir. Burada ‘bit depth ve ‘bit rate’ terimleri karıştırmamak gerekir. Bit depth, sesin dinamik alanı ile ilgilidir; bit depth ne kadar yüksek olursa sesin dinamik alanı da o kadar geniş olur. Bit rate ise saniyede kullanılan veri ile ilgili olup sample rate ve bit depth üzerinden hesaplanır. Apple’ın iTunes Plus için tercih ettiği AAC formatında bit rate, hedef olarak 256 kilobit/saniye oranındadır fakat bu oran sabit değil, değişkendir, VBR kısaltması da buradan gelmektedir: Variable Bit Rate – Değişken Bit Oranı. VBR’da basit işlemler için daha az, komplike işlemler için ise daha çok sayıda bit kullanılır, bu sayede dosya boyutu sabit bit oranı ile kodlanmış dosyalara göre daha küçük olur.

Apple’ın AAC encoding (‘kodlama’) işi iki adımdan oluşuyor. İlk adımda master dosyanın sample rate’i SRC (Sample Rate Conversion) ile 44.1 kHz’e çevriliyor veya düşürülüyor. Bu işlemin çıkışındaki dosyanın 32-bit floating-point olması olası bozulmaları engelliyor. İkinci adımda, bu çıkış encoder’a (AAC kodlayıcıya) gönderiliyor. Apple, kodlayıcıya gönderilen dosyanın 32-bit floating point olmasının hem kaliteli sonuçlar almak hem de 24-bit dinamik alan hacmini dithering işlemi uygulamadan korumak adına çok önemli olduğunu belirtiyor.

 

Apple’ın Mastering için Önerileri

Apple, mastering için bir takım önerilerde bulunuyor. Eskiden mastering ile ilgili teknik konular sadece mastering mühendislerinin alanıydı. Ben hala mastering’in farklı bir kulvar olduğunu ve bu işlemin mastering mühendisleri tarafından yapılması gerektiğini savunuyorum ancak hem ucuzlayan ve yaygınlaşan dijital teknoloji hem de iş tanımlarının birbirlerine girmesi sebebiyle artık bazı parça ve albümlerin mastering’lerinin kayıt ve/veya miks mühendisleri hatta müzisyenler tarafından yapıldığına şahit oluyoruz. Durum böyle olunca Apple’ın mastering önerileri sadece mastering mühendislerini ilgilendirmiyor.

 

Kodlama için Dosya Formatı

Apple, günümüzde ideal dosya formatının 24-bit 96 kHz olduğunu belirtiyor ancak Apple, iTunes için yapılacak kodlama için dosyanın en yüksek çözünürlülükteki versiyonunun kullanılmasını öneriyor. Örnek olarak master dosyanız 24 bit 192 kHz ise iTunes kodlaması için bu dosyayı kullanmalısınız. Apple, dosyanın olduğundan daha yüksek bir çözünürlüğe dönüştürülmesinin bir işe yaramayacağının özellikle altını çiziyor. Örnek olarak, orijinal dosyanız 24 bit 96 kHz ise, bunu 24 bit 192 kHz’e çevirmek çözünürlüğü arttırmayacaktır. Diğer yandan kodlama için CD’ye yazılmak üzere dither kullanılarak bit derinliği düşürülmüş dosyaların da kullanılmaması gerektiği özellikle vurgulanıyor.

 

Seviyeler

Master dosyaların seviyelerinin üst noktaları genelde -0.1 dBFS ile -0.2 dBFS (decibel full scale) arasında tutulur ancak Apple ve bazı mastering mühendisleri en az 1 dB’lik bir marj bırakmanın, diğer bir deyişle üst seviyeyi maksimum -1 dBFS’te tutmanın emniyet açısından daha doğru olduğunu söylüyor. Bazı dijital-analog çeviricilerin çıkışı yüksek olabilir, 1 veya 2 dB’lik bir marj sesin bozulmasını (“seste ‘distortion’ olmasını”) engeller. Bildiğiniz gibi dijitalde 0 dBFS en üst noktadır, bunun üzerinde çıkılabilecek bir alan yoktur.

 

Sound Check ve Diğer Seviye Kontrol Teknolojileri

Sound Check, iTunes programında ve tüm iOS cihazlarında bulunan, dinleyicilerin parçaları yaklaşık olarak eşit seviyelerde dinlemesini sağlayan bir özellik. Bu özellik sayesinde program, parçanın genel seviyesini (volümü) tespit ediyor ve bu bilgiyi saklıyor. Parçalar çalınırken bu bilgi doğrultusunda seviyeleri azaltılıyor veya çoğaltılıyor, böylelikle dinleyicinin sürekli olarak volüm düğmesi ile seviye ayarı yapmasına gerek kalmıyor. Sound Check, seviye ayarını parçalar üzerinde yapabildiği gibi albüm bazında da gerçekleştiriyor. Benzer özellikler diğer formatlar için de mevcut. Örnek olarak Replay Gain özelliği MP3 için aynı işlevi görüyor.

Bu özellik aslında mastering açısından çok kritik çünkü çok yüksek seviyelerde master edilmiş parçalar ve albümler (özellikle mastering sırasında kompresör ve limiter ile dinamik alanı çok daraltılmış olanlar) Sound Check özelliği olan oynatıcılarda diğer parçalara göre daha düşük volümle çalınıyor! Bu, belki de yıllardan beri süren ‘loudness war’ (kaba tabirle “arka arkaya çalındığında kimin parçasının daha yüksek volümde duyulacağını savaşı”) açısından en önemli noktalardan biri çünkü sırf bu yüzden bazı firma, yapımcı ve sanatçılar CD ve radyodan farklı olarak dijital dosyalar için ayrı mastering yapma kararı alıyorlar.

 

iTunes Kodlamaları için Programlar

Apple, mastering konusunda sadece öneriler vermekle yetinmeyip iTunes Store’da satılacak parçaların kodlanmasına yardımcı olmak için küçük programlardan oluşan bir de paket hazırlamış. Paketin içindekilere hızlıca bakalım:

 Master for iTunes Droplet parçalarınızı iTunes Plus formatında kodlayan bir program. AIFF veya WAVE dosyalarınızı tek tek (veya bu dosyalarınızı içeren klasörün tamamını) basitçe programın üzerine sürükleyerek parçalarınızı AAC formatında kodlayabilirsiniz.

afconvert de parçalarınızı AAC formatına çeviriyor ancak bu araç Mac OS X’te bulunan Terminal programı altında çalışıyor ve kullanmak için kod dizeleri yazmanız gerekiyor.

afclip ses dosyalarınızda ‘clip’ (yüksek seviyeden kaynaklanan bozulma) olup olmadığı kontrol eden, Terminal programı altında çalışan ve kod dizeleri ile çalışan bir araç.

AURoundTripAAC Audio Unit ise kodlanan iTunes Plus dosyasını orijinal dosya ile karşılaştıran küçük bir program.

Programları Apple’ın sitesinden ücretsiz olarak indirebilirsiniz.

masteredituneslogo20120217

 

 

@UfukOnen (Twitter)

Ses ve müzik teknolojileri, müzik prodüksiyonu, ses tasarımı ve benzeri alanlar ile ilgili haberler, düşünceler ve paylaşımlar için beni Twitter’da takip edebilirsiniz: https://twitter.com/UfukOnen

Sound_2012_04_NisanBu yazı Sound dergisinin Nisan 2012 sayısında yayınlanmıştır. © 2012 Ufuk Önen. Bu yazının tüm hakları saklıdır. İzinsiz olarak kullanılamaz, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntı yapılamaz.

 

Posted in Müzik Prodüksiyonu, Ses ve Müzik Teknolojileri | Leave a comment

Monitör Sistemine Subwoofer Eklerken Nelere Dikkat Etmeliyiz?

JBL LSR4312SP

JBL LSR4312SP

Referans Monitörleri ve Subwoofer” başlıklı yazımda monitör sistemimize subwoofer ekleme kararı almadan önce dikkat etmemiz gereken iki önemli nokta olduğundan bahsetmiştim. Bunlardan birincisi, kullanılan yakın alan monitörlerin frekans üretme aralıklarıydı. Kullandığımız referans monitörler bas sesleri, diğer bir deyişle alt frekansları, yeterince üretebiliyor mu, üretemiyor mu? “Yeterince”, aslında, dinleme seviyemize (volüm yüksekliğine) ve çalıştığımız müzik türüne veya müziğin yapısına bağlı olarak değişiklik gösterebilen göreceli bir ölçü. Göz önünde bulundurulması gereken ikinci noktanın ise oda akustiği ile monitörlerin konumu ve mevcut yapıyı düşünerek bunların üzerinde ne kadar oynama yapabileceğimiz olduğunu söylemiştim. Bu yazıda her iki noktayı da ele aldıktan sonra monitör sistemimize subwoofer eklemeye karar verirsek nelere dikkat etmemiz gerektiğini inceleyeceğiz.

 

Subwoofer… Tek mi Çift mi…?

Subwoofer ekleme kararını aldıktan sonra sormamız gereken ilk soru: “tek mi çift mi?” Tek bir subwoofer mı kullanacağız yoksa her monitörün altında birer tane olmak üzere iki adet mi? Birçok kişi nedenini fazla düşünmeden “tek” diyecektir. Modern konfigürasyonun hemen hemen tamamında tek subwoofer bulunuyor: 2.1 (iki monitör/hoparlör + bir subwoofer), 5.1 (beş monitör/hoparlör + bir subwoofer) gibi… Ben de 2.1 sistemin uygun ve yeterli olduğu görüşündeyim ancak neden tek subwoofer kullanıldığının bilinmesi gerektiğine inanıyorum.

Herhangi bir ses kaynağının yönünü tayin ederken, diğer bir deyişle sesin geldiği yönü belirlerken, duyum sistemimiz iki farklı analiz yapar: Zaman farkı ve seviye farkı. Örnek olarak, ses kaynağı sağ taraftaysa bu kaynaktan yayılan ses dalgaları ilk önce sağ kulağa ardından da belirli bir zaman sonra sol kulağa ulaşır. Bu, zaman farkından dolayı faz farklılıkları oluşur. Diğer yandan, yine örnek olarak sağ taraftaki bir ses kaynağını ele alacak olursak, bu kaynaktan yayılan ses dalgaları sağ kulağa, sol kulağa göre, daha yüksek seviyede ulaşır, bunun sebebi ise kafanın bir bariyer görevi görmesidir. Bu, İngilizcede ‘acoustic shadow’ (akustik gölge) olarak tanımlanır. Yön tayini, 700-850 Hz altındaki frekanslar için zaman farkı (faz farkı), 1400-1700 Hz üzerindeki frekanslar için ise seviye farkı ile yapılır. 700 Hz sınırı kalemle çizilmiş gibi net bir sınır değildir ancak bu frekansın altında seviye farklılıkları ile yön tayini yapmak gittikçe (frekans daha da düştükçe) zorlaşmaktadır. Neden 700-850 Hz diye soracak olursanız, iki kulak arasındaki mesafe 20-25 cm arasındadır; 700 Hz ve 850 Hz’in dalga boylarının yarısı da, sırasıyla, yaklaşık olarak 25 cm ve 20 cm’dir. 700-850 Hz ve 1400-1700 Hz arasında kalan alan ise bu iki yöntemin (faz ve seviye farklılıkları analiz yöntemlerinin) karıştığı “gri alan”dır.

Frekans düştükçe (dolayısıyla dalga boyları arttıkça), iki kulak arasındaki mesafe faz farkını algılayabilmek için yeterli olmamaya başlar. Genelde 80-100 Hz altındaki frekanslar, özellikle kapalı alanlarda, “yönsüz” olarak ya da farklı bir şekilde ifade edecek olursak her yönden geliyormuş (‘omnidirectional’) gibi algılanır. Bu sebeple, teorik olarak, tek bir subwoofer yeterlidir, iki taneye gerek yoktur demek mümkündür. 2.1 sistemlerde, sisteme bağlı olarak, genelde 70-100 Hz arasındaki frekans alanı monoya çevrilerek subwoofer’a gönderilir, diğer (üst) frekanslar da monitörlerden stereo olarak üretilir.

 

Subwoofer İçin Marka Seçimi

Referans monitörü, hoparlör ve subwoofer üreten birçok marka var. Bugün artık hemen hemen her bütçeye göre monitör ve subwoofer bulmak mümkün. Yukarıdaki alt başlığı “Subwoofer İçin Marka Seçimi” diye attım ancak burada size marka veya model tavsiyesinde bulunmayacağım. Tek bir şey önereceğim, eğer mümkünse seçeceğiniz monitörler ve subwoofer aynı marka ve aynı model (aynı seri) olsun. Bunu önermemin en önemli nedeni sistemin basitçe bağlanıp, yine basitçe ve aynı zamanda düzgün bir şekilde ayarlanabilmesidir. Bu, üst düzey teknik bilgiye ve donanıma sahip profesyoneller tarafından kurulan ve bakımı yapılan stüdyolar için fazla önemli olmasa da özellikle başlangıç ve orta seviyelerdeki ev kullanıcıları açısından oldukça büyük önem taşımaktadır.

Burada üzerinde durmamız gereken en önemli konu ‘crossover’ noktası. Sinyali frekans aralıklarına bölüp dağıtan cihaz ya da devrelere ‘crossover’ adı verilir. Pasif crossover sisteminde amplifikatörden gelen yükseltilmiş sinyal alt ve üst (iki yollu) ya da alt, orta, üst (üç yollu) olarak frekans gruplarına bölünür. Aktif crossover sisteminde ise sinyal, ‘line’ (hat) seviyesinde, amplifikatöre girmeden önce frekans gruplarına bölünür. Frekans gruplarının bölündüğü noktalara, ‘crossover frequency point’ (crossover frekans noktası) adı verilir. İki yollu sistemlerde bir, üç yollu sistemlerde iki, dört yollu sistemlerde ise üç crossover noktası bulunur.

Aynı marka ve aynı seri hoparlör ve subwoofer’dan oluşan bir monitör sistemi kullanmanın en büyük avantajı, crossover noktasının fabrika tarafından hem monitörlerin hem de subwoofer’ın üretebilecekleri frekans aralıklarına göre uygun bir şekilde ayarlanmış olması ve yukarıda da belirttiğim gibi kolayca bağlanabilmesidir. Bu sistemlerde, genel olarak, mikser veya ses kartının çıkışından gelen sinyal stereo olarak ilk önce subwoofer’a gelir. Subwoofer üzerinde crossover noktası, diğer bir deyişle bas sesler (alt frekanslar) ile diğer frekansların ayrıldığı nokta, belirlenir. Bu nokta, genelde, 80-100 Hz civarındadır. Örnek olarak 100 Hz’i seçtiğimizi düşünelim. 100 Hz’in altında kalan frekanslar mono olarak subwoofer tarafından üretilir; 100 Hz’in üzerinde kalan aralık ise stereo olarak (genelde Left ve Right olarak iki çıkış halinde) ‘line’ (hat) seviyesinde sinyal olarak üst hoparlörlere taşınır. Bu bağlantı şekli ancak aktif (kendinden amplifikatöre sahip) subwoofer ve hoparlörler için geçerlidir; günümüzde çoğu hoparlör sistemi aktiftir.

 

Kalibrasyon

Büyük stüdyolardaki monitör sistemlerinin kalibrasyonları test cihazları kullanılarak bu konuda uzman kişiler tarafından yapılmaktadır. Ev kullanıcıları için bu cihazlara ulaşmak, ulaşsalar bile bunları kullanmak çok uzak bir ihtimaldir. İdeal ve çok hassas bir yöntem olmamakla beraber monitör sisteminizin kalibrasyonunu basit bir ses şiddeti ölçer cihazla (laptop veya telefon üzerinde çalışan uygulamalar bile olur) yapabilirsiniz.

Subwoofer ve sağ üst monitörü kapatıp sadece sol monitöre ‘pink noise’ sinyali gönderin. Hoparlörün seviyesini ses şiddeti 90 dB SPL olacak şekilde ayarlayın. Daha sonra sol monitörü kapatıp sağ monitöre aynı sinyali gönderin ve bu monitörün de seviyesini (monitörün üzerindeki seviye ayarını kullanarak) 90 dB SPL olacak şekilde ayarlayın. Ölçümleri yaparken ölçüm yaptığınız cihaz sizin normal dinleme konumunda bulunmalı. Daha sonra sağ monitörü kapatıp aynı sinyali bu sefer subwoofer’a gönderin. Subwoofer’ın seviyesini de üst hoparlörlerden 6 dB SPL az (üst hoparlörleri 90 dB SPL’e ayarladığımız için 84 dB SPL) olacak şekilde subwoofer’ın üzerindeki seviye ayarı aracılığı ile ayarlayın. Yukarıda da vurguladığım gibi bu, ideal ve hassas bir yöntem olmasa da monitör sisteminizi gelişigüzel ayarlamaktan veya hiç ayarlamamktan daha etkili bir çözümdür.

İlgili yazılar: “Yakın-Uzak Alan Referans Monitörleri ve Hi-Fi Hoparlörler” – “Referans Monitörleri ve Subwoofer

 

@UfukOnen (Twitter)

Ses ve müzik teknolojileri, müzik prodüksiyonu, ses tasarımı ve benzeri alanlar ile ilgili haberler, düşünceler ve paylaşımlar için beni Twitter’da takip edebilirsiniz: https://twitter.com/UfukOnen

 

Sound_2012_03_MartBu yazı Sound dergisinin Mart 2012 sayısında yayınlanmıştır. © 2012 Ufuk Önen. Bu yazının tüm hakları saklıdır. İzinsiz olarak kullanılamaz, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntı yapılamaz.

 

 

 

Posted in Ses ve Müzik Teknolojileri | 2 Comments

Referans Monitörleri ve Subwoofer

SpeakerCloseUp2Yakın/Uzak Alan Referans Monitörleri ve Hi-Fi Hoparlörler” başlıklı yazımda yakın ve uzak alan monitörler ile referans monitörleri ve hi-fi hoparlörler konularına değindim. Bu yazıda subwoofer kullanımı ile devam ediyorum…

Referans Monitörleri ve Subwoofer

Son 10-15 yıl içinde İngilizcede ‘home theater’ adı verilen ev sinema sistemleri ve bunun yanı sıra, yine ev kullanıcılarına yönelik, günümüzde genellikle bilgisayara bağlanan ve içinde amplifikatör bulunan (aktif) kompakt hoparlör setleri, fiyatlarının da ucuzlamasıyla birlikte, iyice yaygınlaştı. ‘5.1’ ve ‘2.1’ olarak adlandırılan bu sistem ve setlerin birçoğunda subwoofer da bulunuyor: beş uydu (‘satellite’) hoparlör + subwoofer ve iki hoparlör + subwoofer. Subwoofer’a sahip bu sistem ve setlerin evlere girmesi ile birlikte insanlar, müzik dinlerken ve film seyrederken alt frekansları, diğer bir deyişle bas sesleri, daha fazla duymaya başladı. Farklı kalitelerde, farklı teknik özelliklere sahip, farklı fiyatlara satılan birçok marka ve model var. İyi veya kötü, bu sistem ve setlerle birlikte müzikte bas gitar, ‘kick’ ve alt frekans aralığında ses üreten diğer enstrümanlar, filmlerde ise patlamalar, çarpışmalar ve benzeri “büyük sesler” evlerde artık gümbür gümbür duyulmaya başladı. Durum böyle olunca ses prodüksiyonu ve müzik üretiminin içinde olan hemen hemen herkes alt frekanslara, kısaca “baslara”, daha fazla dikkat eder oldu. Bunun sonucunda evlerde ve küçük proje stüdyolarında dinleyiciye veya dinleme noktasına yakın mesafede yerleştirilen ve yakın alan monitör (‘near-field monitor’) olarak adlandırılan küçük boyutlu hoparlörleri kullanarak kayıt ve miks yapanlar, müzik üretenler ve ses tasarımı ile uğraşanlar bas sesleri daha iyi duyabilmek için sistemlerine ister istemez subwoofer eklemeye başladılar.

 

Subwoofer Gerçekten Gerekli mi?

Bir önceki cümlede “ister istemez” ifadesini kullandım çünkü ‘subwoofer’ kelimesini duyunca müzik prodüksiyonu ile uğraşanların bazılarının aklına gereksizce “gümbürdeyen” (hatta her zaman değil de sadece bazı alt oktav notalarda gümbürdeyen), üst hoparlörler ile subwoofer arasında frekans aralığı olarak boşluk bulunan, bas seslerin adeta bağımsız olarak hareket ettiği sistemler geliyor. Bir yandan alt frekanslara önem verdiği ve bu aralığı daha iyi duymak, kayıtlarında daha iyi sonuçlar almak için monitör sistemlerine subwoofer eklemek isteyen, diğer yandan da az önce saydığım olumsuz düşünceler yüzünden çekinen ve sonuç olarak iki arada kararsız bir şekilde kalanlar var.

Peki, subwoofer gerçekten gerekli mi? Doğru seçilmiş bir subwoofer ve iyi kalibre edilmiş bir sistem, duyumunuz ve buna bağlı olarak olarak kayıt ve mikslerinizin daha iyi olması açısından büyük avantaj sağlar. Bu sebepten dolayı “subwoofer gerçekten gerekli mi?” sorusuna, özellikle sadece küçük boyutlu yakın alan monitörlerle çalışanlar için “evet” cevabını vermek istiyorum ama yine de cevap vermeden önce gözönünde bulundurmamız gereken iki nokta var.

 

Yakın Alan Monitörlerin Frekans Üretme Aralıkları

Birincisi, kullanılan yakın alan monitörlerin frekans üretme aralıkları. Bu hoparlörlerden alt frekansları tam anlamıyla üretmelerini bekleyemeyiz ama eğer bir yakın monitör hoparlör sesi normal dinleme seviyesinin daha üstünde olacak şekilde açtığınızda bile 70-100 Hz arasını üretemiyorsa ya da çok düşük üretiyorsa bu durumda subwoofer’a ihtiyacınız var demektir çünkü bir çok müzikte temeli oluşturan bas gitar ve ‘kick’ bu aralıkta çok önemli bir rol üstlenir. Bu tip ölçümler aslında ‘spectrum analyzer’ adı verilen cihazlarla yapılmalı ama siz bunu gerilla tarzında da çözebilirsiniz. Herhangi bir ses programı kullanarak 70 Hz, 100 Hz, 250 Hz, 1 kHz ve 5 kHz test tonları hazırlayın, daha sonra bu dosyaları (monitörlerinizin sesini normal dinleme seviyesinin biraz üstünde tutarak) tek tek okutun ve basit bir SPL ölçüm cihazı ile (dizüstü bilgisayarlarda ya da hatta telefonlarda çalışan programlarla bile olur) ses şiddetini ölçün. 250 Hz ve 1 kHz ile 70 Hz ve 100 Hz arasında 10 dB’e varan farklılıklar tespit ederseniz sisteminiz bas sesleri yeterince üretemiyor demektir. Örnek olarak 1 kHz’in şiddetini 86 dB SPL, volüm ayarlarını değiştirmeden 70 Hz’i ise 74 dB SPL ölçtüyseniz, düşük volüm ayarlarında bas dengesinin iyice azalacağını da düşünerek, sisteminizin subwoofer’a ihtiyacı olduğunu söyleyebiliriz.

 

Oda Akustiği ve Monitörlerin Konumu

Gözönünde bulundurulması gereken ikinci nokta oda akustiği ve monitörlerin konumudur. Monitörlerin duvarlara ve köşelere yakın yerleştirilmemesi gerektiği sanırım artık hemen hemen herkes tarafından biliniyor. Duvar dipleri ve özellikle köşeler, monitörler tarafından üretilen alt frekansları istenmeyen (genelde problemli) bir şekilde güçlendiriyor. Her ne kadar iyi bilinse de bunu uygulamak, özellikle ev şartlarında, her zaman mümkün olamıyor. Monitörler bilgisayar ekranının ik tarafına yerleştiriliyor ve oda içinde masayı koyacak başka yer yoksa mecburen monitörler masa ile birlikte duvarın önünde, duvara çok yakın bir şekilde yerini alıyor.

 

İşin bir de yansıma tarafı var: Oda içindeki yansımalar sonucu bazı frekanslar artabiliyor, diğerleri ise azalabiliyor. Genel olarak sorunlar paralel yüzeyler (örneğin iki paralel duvar) arasındaki yansımalarda ortaya çıkıyor. Dalga boyları paralel yüzeyler arasındaki mesafenin tam sayı katları (örnek olarak iki, dört vb.) olan frekanslarda güçlenme ve artma, diğer yandan dalga boyları paralel yüzeyler arasındaki mesafenin tam sayı katları olmayan (örnek olarak 1.5, 2.75, 3.30 vb.) frekanslarda faz problemleri ve buna bağlı olarak azalma ve kaybolmalar meydana geliyor. İdeal olan, odanın içinde paralel duvar bulunmaması ve tavanın açılı olmasıdır ancak evlerde kurulan stüdyolarda bu pek mümkün değildir. Sisteme subwoofer eklemeden ya da eklemeye karar vermeden önce oda, mümkün olduğunca akustik olarak uygun hale getirilmeli, en azından yansımalardan dolayı öne çıkan akustik problemler giderilmeli ve monitörler yine mümkün olduğunca “doğru” yerlere yerleştirilmedir. Eğer bunları yapmazsak ve mevcut olan problemli dinleme ortamımıza bir de subwoofer eklersek bu, yarar sağlamaktan çok muhtemelen zarar verecektir.

Bu iki noktayı geride bıraktıktan sonra sisteme subwoofer ekleyip eklememeye karar verilebilir. Peki, subwoofer eklemeye karar verirsek nelere dikkat etmeliyiz?

 

 

@UfukOnen (Twitter)

Ses ve müzik teknolojileri, müzik prodüksiyonu, ses tasarımı ve benzeri alanlar ile ilgili haberler, düşünceler ve paylaşımlar için beni Twitter’da takip edebilirsiniz: https://twitter.com/UfukOnen

 
Sound_2012_02_SubatBu yazı Sound dergisinin Şubat 2012 sayısında yayınlanmıştır. © 2012 Ufuk Önen. Bu yazının tüm hakları saklıdır. İzinsiz olarak kullanılamaz, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntı yapılamaz.

 

 

 

Posted in Ses ve Müzik Teknolojileri | 2 Comments

Yakın/Uzak Alan Referans Monitörleri ve Hi-Fi Hoparlörler

JBL 4310, 4311, L100 ve L100A

JBL 4310, 4311, L100 ve L100A

Hemen hemen her gün Facebook üzerinden veya e-mail yoluyla ses kayıt ve müzik teknolojileri ile ilgili sorular içeren mesajlar alıyorum. Zaman buldukça ve elimden geldiğince cevap yazmaya çalışıyorum. Bu mesajlar içinde hakkında en çok soru sorulan konu ve alanlardan biri referans monitörleri. Monitörlerin kayıt ve miks üzerinde çok büyük etkisi olduğunu artık sanırım herkes biliyor ve kabul ediyor. Monitör seçiminin ne kadar zor olduğu da iyi biliniyor. Teknik verilere bakmak monitör seçimi için yeterli değil. Saygın bir firmanın pahalı bir modelini almak da her zaman çözüm değil. Monitör seçimi ile ilgili birçok soru soruluyor, marka-model tavsiyesi isteniyor. Marka tavsiyesinde bulunmadan mümkün olduğunca yardımcı olmaya çalışıyorum, bunlar zaten internet üzerinde çeşitli forumlarda da tartışılıyor. Burada, en azından bu yazımda, o konuya girmek istemiyorum. Monitörlerle ilgili olarak gelen sorular doğrultusunda burada sizlerle paylaşmak istediğim noktalar yakın ve uzak alan monitörlerin arasındaki fark.

JBL 4310 ve 4320

JBL 4310 ve 4320

 

Yakın Alan Monitörler

Yakın monitörlere İngilizcede ‘near-field monitors’ adı verilir. İsminden de anlaşılabileceği gibi bunlar dinleyiciye veya dinleme noktasına yakın mesafede yerleştirilen monitörlerdir. Küçük boyutludurlar. Günümüzde kullanımı çok yaygın olduğu için ses kayıt dünyasında stüdyo ya da referans monitörü denildiğinde genelde yakın alan monitörler anlaşılır. Bu, büyük ve orta ölçekli stüdyolar için olmasa da küçük ölçekli ev ve proje stüdyoları için kabul edilebilir bir yaklaşımdır çünkü küçük stüdyolarda sadece yakın alan monitörler bulunur. Bu monitörler hi-fi dünyasında küçük boyutlarından dolayı ‘kitaplık hoparlörü’ (‘bookshelf speaker’) olarak anılır. Hi-fi sistemlerindeki hoparlörlerin boyutlarını göz önüne aldığımızda bu benzetmenin aslında uygunsuz olmadığını düşünebiliriz.

Yakın alan monitörler, 1970’lerin başında JBL’in dönemin diğer stüdyo monitörlerine göre boyutu çok küçük olan 4310 modeli ile popülerlik kazanmaya başladı. Yakın alan monitörlerinin arkasındaki mantık, boyutlarının küçük olması sayesinde mikserin üzerine yerleştirilip yakın mesafeden dinleme yapılabilmesi, dolayısıyla odanın akustiğinin duyum üzerindeki etkisinin azaltılmasıdır. 1970’lerde kayıt stüdyoları “gerçekten” kayıt stüdyolarıydı. Bu stüdyolar akustik olarak profesyoneller ve mühendisler tarafından tasarlanır ve inşa edilirdi. Zaman içinde, özellikle dijital teknolojinin yaygınlaşması ve ucuzlamasıyla birlikte, evlerdeki odalarımız dahil her yer stüdyo olmaya başladı. Bugün ‘stüdyo’ ya da ‘kontrol odası’ veya ‘monitör odası’ olarak adlandırılan birçok mekan aslında kayıt ve miks yapmak için akustik olarak hiç uygun yerler değildir. Yakın alan monitörlerin bu kadar popüler olmasının, hatta referans monitörü denilince yakın alan monitörlerinin anlaşılmasını sebebi bu mekanlardır. Bu mekanlar için, hem alan darlığından hem de akustik problemlerden dolayı, en uygun monitör tipi yakın alan monitörlerdir. Bu hoparlörler mikserin üzerine (ya da artık günümüzde bilgisayarın iki yanına) dinleme noktasından 1-2 metre uzağa yerleştirilir. Hoparlörler mesafe olarak bize çok yakın olduğu için ağırlıklı olarak direkt gelen sesleri duyarız. Odanın veya mekanın akustiğinin duyumumuz üzerindeki etkisi tamamen yok olmaz ama önemli ölçüde azalır.

UREI 813

UREI 813

 

Uzak Alan Monitörler

Diğer yandan uzak alan hoparlörler (‘far-field monitors’ veya ‘far-field speakers’), mikserin arkasında bir alana standlar üzerine konularak veya duvara gömülerek yerleştirilir. Uzak alan hoparlörleri boyut olarak yakın alan hoparlörlerine göre daha büyüktür. Kontrol odasının genişliğine ve konumuna bağlı olarak hoparlörler ve dinleme noktası arasında 3-6 metre mesafe bulunur. Bu mesafeden yapılan dinlemelerde odanın akustiğinin duyum üzerinde büyük etkisi olur. Boyut olarak dar ve akustik olarak uygun olmayan oda ve alanların stüdyo olarak kabul görmesi yaygınlaştıkça uzak alan monitörler de yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Unutulmayan monitörler arasında Altec 604, JBL 4310, Westlake BBSM-15 ve UREI 813’ü sayabiliriz.

Altec 604

Altec 604

 

Referans Monitörleri ve Hi-Fi Hoparlörler

Stüdyo tipi referans monitörleri ile hi-fi hoparlörler arasındaki sınırlar ya da farklılıklar bazen bulanıklaşabiliyor. Stüdyo monitörleri, hi-fi hoparlörlere göre daha dayanıklı olmak zorundadır çünkü stüdyo monitörleri daha uzun sürelerde ve daha çok yük altında çalışır. Bir de ani sinyal ataklarını göz ardı etmemek gerekir. Hi-fi hoparlörlerde prodüksiyonu tamamlanmış ve mastering yapılmış albümler dinlendiği için bu risk yoktur. İlk yakın alan monitörlerden olan JBL 4310 ve 4311’in hi-fi karşılıkları da (L100 ve L100A) mevcuttu. Stüdyo dünyasının en bilinen yakın alan monitörlerinden Yamaha NS10, 1970’lerin sonunda hi-fi hoparlör olarak pazarlanmaya başlamıştı.

Referans monitörlerinde aranan en önemli özellik sesi ‘flat’ (frekansların seviye dengesi üzerinde değişiklik yapmadan) üretebilmesidir. Bu, pratikte hiçbir hoparlör için tam anlamıyla mümkün değildir ama genel olarak stüdyo monitörleri, sesi bas ve tiz gibi bazı frekans aralıklarını fazla vurgulayan ve “renkli” olarak nitelendirilen hi-fi hoparlörlere göre daha ‘flat’ üretirler.

 

Günümüzde Referans Monitörleri

Günümüzde referans monitörü denilince akla aktif (amplifikatörü içinde bulunan, dolayısıyla dış bir amplifikatöre ihtiyaç duymayan), küçük boyutlu, yakın alan referans monitörleri gelir. Orta ve büyük ölçekteki stüdyolarda yakın alan monitörleri ile birlikte halen uzak alan monitörleri de kullanılmaktadır. Bu stüdyolarda işin çoğu yakın alan monitörlerde yapılır, uzak alan monitörler belli aralıklarla kaydı kontrol etmek ve yüksek volümde dinlemek için kullanılır. Küçük ölçekli stüdyolarda ve ev stüdyolarında, yer darlığı ve bütçe ile ilgili sebeplerden dolayı, genelde sadece yakın alan monitörler bulunur.

Konu ile ilgili olarak Referans Monitörleri ve Subwoofer ile Monitör Sistemine Subwoofer Eklerken Nelere Dikkat Etmeliyiz? başlıklı yazılarımı okuyabilirsiniz.

 

 

@UfukOnen (Twitter)Ses ve müzik teknolojileri, müzik prodüksiyonu, ses tasarımı ve benzeri alanlar ile ilgili haberler, düşünceler ve paylaşımlar için beni Twitter’da takip edebilirsiniz: https://twitter.com/UfukOnen

 

Sound_2012_01_OcakBu yazı Sound dergisinin Ocak 2012 sayısında yayınlanmıştır. © 2012 Ufuk Önen. Bu yazının tüm hakları saklıdır. İzinsiz olarak kullanılamaz, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntı yapılamaz.

 

 

Posted in Ses ve Müzik Teknolojileri | 2 Comments

Elektronik Müziğin Öncüleri ve Ses Kültürü

1334271835-cage-jungcurrents

John Cage

1940’ların sonunda, Avrupa’da, hem müzik hem de ses kültürü açısından büyük önem taşıyan iki akım gelişti: Paris’te Pierre Schaeffer’ın önderliğini yaptığı musique concrète ve Köln’de Werner Meyer-Eppler, Robert Beyer ve Herbert Eimert tarafından ortak bir çalışma ile geliştirilen elektronische musik. Bu iki akım modern elektronik müziğin temelini oluşturmaktadır, bu yüzden müzik açısından önemli bir yere sahiptirler. Bu iki akımın ses kültürü açısından taşıdığı değer ise geleneksel enstrümanları ve müzikal formları kullanmak yerine doğada bulunan ya da elektronik olarak üretilen sesleri, müzik entrümanları ile birleştirerek veya birleştirmeden, çeşitli teknikler icat ederek, bant kayıt ve diğer elektronik cihazları adeta enstrüman gibi kullananarak kompozisyon haline getirmesidir.

Musique concrète, “gerçek müzik” anlamına gelmektedir. Pierre Schaeffer (1910-1995) önderliğinde gelişen bu akımda doğada bulunan ya da hayatta duyabileceğimiz, karşılaşabileceğimiz tüm sesler (dalga sesleri, gökgürültüsü, tren veya araç gereç sesleri vb.) müziğin bir parçası olarak kompozisyonda yer alır. Schaeffer, musique concrète ile, belli bir armoni, ton, ritm veya forma bağlı kalmadan ve “gerçek” sesler kullanarak yepyeni bir müzikal yapı ortaya çıkartmayı amaçlamıştır. Schaeffer, çalışmalarında bant kayıt cihazları kullanmış ve cihazlar ile farklı teknikler denemiştir. İngilizce’de bunlara “tape manipulation techniques” adı verilmektedir. Müzikal kompozisyonlarını gerçekleştirirken makara bantlar ile “loop”lar yapmış ve bunun yanı sıra bantları keserek ve kesilmiş bölümlerin yerlerini değiştirip birbirlerine ekleyerek farklı düzenlemeler ortaya çıkarmıştır. O tarihlerde makaralı bant kayıt cihazları ile yapılan “loop”lar artık günümüzde bilgisayarlar ile yapılmakta ve bir çok farklı müzik türünde kullanılmaktadır. İngilizce’de “tape splicing” adı verilen bantı fiziki olarak kesme işi ise günümüzde bilgisayarlarda sayısal ses dosyaları üzerinde kolaylıkla gerçekleştirilmektedir. Bantı fiziki olarak kestikten sonra “undo” şansı yoktur ancak dijtal sistemlerde bir veya bir kaç adım geriye dönmek çok kolaydır. Bunun yanı sıra, analog sistemlerde bantları kesip, kesilmiş bölümlerin yerlerini değiştirmek mümkündür ancak bir bölüm birden fazla defa kullanılmak istenildiğinde, oluşacak jenerasyon kaybını göze alarak o bölümü bir başka banta veya bantlara kaydetmek gerekir. Dijital sistemlerde ise jenerasyon kaybı gibi bir problem olmadığı için herhangi bir bölüm istenilen sayıda çoğaltılabilir. Schaeffer, analog bantlarla, günümüzde bilgisayarla kolayca yaptığımız “copy-paste” işini başarmıştır. Bunlara ek olarak müzik enstrümanlarının seslerinden aldığı bazı parçaları diğer seslerle birleştirerek kompoziyonlarında kullanmış, bir bakıma “sampling” (örnekleme) işlemi gerçekleştirmiştir.

Musique concrète akımının diğer öncülerinden biri ise Fransız Radyo Televizyonu RTF’de (Radiodiffusion-Télévision Française) Pierre Schaeffer ile birlikte çalışan Pierre Henry’dir. Schaeffer ve Henry’e daha sonraları Edgard Varèse de (1883-1965) katılmış, birlikte çalışmalar yapmışlardır. RTF, Schaeffer’ın girişimleri sonucunda, 1951’de Paris’te bir elektronik müzik stüdyosu kurmuştur.

1953’te, Köln’de, Werner Meyer-Eppler, Robert Beyer ve Herbert Eimert önderliğinde ve NWDR (Nordwestdeutscher Rundfunk; Kuzey Doğu Alman Yayın Kuruluşu) desteği ile bir elektronik müzik stüdyosu kurulmuştur. Elektronische musik akımına ev sahipliği yapan Meyer-Eppler, Beyer ve Eimert’ın stüdyosu dünyanın en tanınmış elektronik müzik stüdyolarından biridir. 20. ve 21. yüzyılların en önemli ve sıradışı bestecilerinden biri olarak kabul edilen Karlheinz Stockhausen (1928-2007), Schaeffer’ın RTF’deki stüdyosundan sonra, burada da çalışmalar yapmıştır. Musique concrète ve elektronische musik akımlarında kullanılan teknikler (bant manipulasyon teknikleri vb.) hemen hemen aynıdır. Bu iki akım arasındaki en önemli fark, musique concrète akımında doğal, endüstriyel, kısaca günlük hayatta karşılaşabilinecek seslerin kullanılması, elektronische musik akımında ise osilatör, ton üreteci gibi çeşitli cihazlar aracılığıyla tamamen besteciler ve mühendisler tarafından elektronik olarak üretilmiş sinyal ve seslerin kullanılmasıdır.

Avrupa’da bu gelişmeler olurken New York’ta John Cage, Morton Feldman, Christian Wolff ve Earle Brown, Music for Magnetic Tape Project (Manyetik Bant için Müzik Projesi) adlı bir çalışma grubu kurmuştur. Bu grubun kullandığı bant manipulasyon ve diğer teknikler musique concrète ve elektronische musik akımlarında kullanılan teknikler ile aynıdır ancak grubun kompozisyon teknikleri bu diğer iki akımdan farklılık göstermektedir. İlk yaptıkları projede manyetik bant parçalarına kaydedilmiş 600 farklı ses kullanmışlar ve bu bant parçalarının sıralarını rastlantısal olarak belirlemişlerdir. John Cage, sonraları, yazımı veya icrası kısmen ya da tamamen şans ve rastlantısallığa dayalı eserler ortaya koymuştur.

John Cage (1912-1992) denilince akla gelen ilk eser muhtemelen 4’33” (1952) adlı parçadır. Dört dakika ve otuzüç saniyelik sessizlikten oluşan ve birçokları tarafından “sessiz parça” (“silent piece”) olarak adlandırılan, herhangi bir enstrüman veya enstrüman grubu için bestelenmiş bu parça, 1950’lerde yazıldığını düşünürsek, provakatif olarak tanımlanabilir. 4’33” ilk defa 29 Ağustos 1952 tarihinde piyanist David Tudor tarafından New York’ta yorumlanmıştır. Tudor, dört dakika otuzüç saniye boyunca tek bir nota bile çalmadan piyanonun başında oturmuştur. Parça süresince Tudor sadece bölümler arasında piyanonun kapağını açıp kapatmış, başka herhangi bir hareket yapmamıştır. 4’33” ile Cage, yorumcuyu susturup dinleyicinin ilgisini çevresindeki seslere (konser salonunda diğer dinleyicilerin çıkardığı fısıltı, öksürük ve benzeri seslere) çekmiş, bu seslerle ile rastlantısal bir kompozisyon yaratmış, aynı zamanda dinleyiciyi eserin bir parçası haline getirip etkileşimli (interaktif) bir ortam oluşturmuştur. Cage’in eserleri hem ses kültürü ve bu kültürün gelişimi açısından hem de interaktif ve multimedya teknolojilerinin askeri uygulamalar dışındaki alanlara taşınması ve uyarlanması adına temel oluşturması bakımından büyük önem taşımaktadır.

Cage’in “sessiz parçası”nı yazdığı yıl, New York’ta bulunan Columbia Üniversitesi’ne Ampex marka bir bant kayıt cihazı alınmıştı. Müzik fakültesi öğretim üyelerinden Vladimir Ussachevsky (1911-1990) bu cihazla denemeler yapmaya ve cihazı sadece kayıt için değil müzikal kompozisyonlar için bir entrüman olarak kullanmaya başlamıştı. Ussachevsky, 28 Ekim 1952’de Otto Luening (1900-1996) ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ilk tape music (bant müziği) konserini vermişlerdir.

20 Şubat 1959’da Columbia ve Princeton üniversitelerinin ortak çalışması ve Rockfeller’ın 175 bin dolar tutarındaki maddi yardımı ile Columbia-Princeton Electronic Music Center (Columbia-Princeton Elektronik Müzik Merkezi) kurulmuştur. 1960’larda dünya çapında ün ve saygınlık kazanan merkezin ilk yöneticileri Ussachevsky, Milton Babbitt (1916-) ve Luening’dir. Merkezde çalışmalar yapan ilk besteciler arasında Bülent Arel de bulunmaktadır. Arel (1919-1990), 1959’da Rockefeller bursuyla New York’a gitmiş ve Columbia-Princeton Elektronik Müzik Merkezi’nde çeşitli projelerde görev almıştır. 1962’de Edgard Varèse ile Varèse’nin “Desert” adlı eseri üzerinde çalışmıştır. Daha sonra Türkiye’te dönen Arel, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde bir elektronik müzik laboratuvarı açmak istemiş, bu gerçekleşmeyince Amerika’ya dönmüş ve Yale Üniversitesi’nde kendisinin tasarlamış olduğu bir elektronik müzik stüdyosu kurmuştur.

Avrupa’da musique concrète ve elektronische musik akımları altında ve Amerika’da John Cage ve arkadaşları ile Columbia-Princeton Elektronik müzik Merkezi’nde yapılan tüm bu çalışmalar günümüzdeki modern elektronik müziğin temelini oluşturmaktadır. Bir adım daha ileri giderek bu çalışmaların, içinde elektronik ve dijital unsurlar bulunan tüm müziklere, en azından kullanılan teknikler olarak, öncülük ettiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu çalışmalar sadece müzik olarak değil müzik ve ses teknolojileri açısından da büyük önem taşımaktadır. Bunun yanı sıra bu çalışmalar, geleneksel entrümanlar ve müzik formlarını kullanmak yerine doğal, endüstriyel ve elektronik olarak üretilmiş ses, sinyal ve gürültülerden müzikal kompozisyonlar oluşturmuş, bu sayede ses kültürü ve ses çalışmalarına da büyük katkıda bulunmuşlardır.

Bu yazı Sound dergisinin 2010 Mart sayısında yayınlanmıştır. © 2010 Ufuk Önen. Bu yazının tüm hakları saklıdır. İzinsiz olarak kullanılamaz, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntı yapılamaz.

 

Posted in Müzik | Leave a comment

COMD 2012 Yıl Sonu Sergisi

COMD-Exhibition-2011-2012125 Mayıs 2012 Cuma bölümümüzün (Bilkent, İletişim ve Tasarım – COMD) yıl sonu sergisi vardı. Rektörümüz, dekanımız, hocalarımız, mezunlarımız, öğrencilerimiz, arkadaşlarımız… Hep birlikte çok güzel zaman geçirdik.

Sound Design (Ses Tasarımı) dersimde Victor Almela Orero ve Javier Bautista Torres tarafından yapılan Paper City adlı ‘stop-motion’ + ‘sound design’ projesi serginin en çok ilgi çeken projelerinden biriydi. Aşağıya projeden birkaç tane fotoğraf ekliyorum.

2011-2012 akademik yılında Sound Design dersimde yapılan diğer işler ve fotoğraflar için buraya tıklayınız.

PaperCity_Image02

PaperCity_Image03

 

PaperCity_Image08 PaperCity_Image06

Posted in Ders & Workshop | Leave a comment