Mikrofon ve Line Seviyeleri Arasındaki Fark

Mikrofon ve line bağlantıları bazen kafa karıştırıcı olabiliyor. Bazıları bu bağlantıların sadece konnektörlerle ilgili olduğunu sanıyor. XLR konnektörlerin sadece mikrofon, 1/4″ konnektörlerin ise sadece line bağlantılar için kullanıldığını düşünenleri, hatta mikrofon ve line arası bağlantılar için XLR-1/4″ çevirici kablo kullanmaya çalışanları bile gördüm. Öncelikle hemen belirteyim, “1/4″ ve XLR Konnektörler: Hangisi Ne İçin Kullanılır?” başlıklı yazımda da açıkladığım gibi 1/4″ TS, 1/4″ TRS ve XLR konnektörlerin farklı farklı kullanımları var. Diğer bir deyişle, XLR sadece mikrofon, 1/4″ ise sadece line için kullanılır diye bir kural yok.

Şimdi gelelim mikrofon ve line bağlantılarına…

Aslında bu ikisi arasındaki en önemli fark, sinyal seviyesi!

Açıklamaya line seviyesi ile başlayayım.

 

Line Seviyesi

Profesyonel cihazlarda sinyal seviyesi için birim olarak dBu kullanılıyor.

0 dBu = 0.775 Volt

Profesyonel cihazların seviyeleri genelde +4 dBu olarak kalibre ediliyor.

+4 dBU = 1.228 Volt

Yarı profesyonel ve ev tipi cihazlarda ise durum biraz farklı Bu tip cihazlarda sinyal yüksekliği için birim olarak dBV kulanılıyor.

0 dBV = 1 Volt

Kural olmasa da yarı profesyonel ve ev tipi cihazlarda referans seviyesi olarak genelde -10 dBV kullanılıyor.

-10 dBV = 0.316 Volt

Buna göre profesyonel ile yarı-profesyonel/ev tipi cihazların referans seviyeleri arasında 11.79 dB fark bulunuyor. Bu iki farklı tipteki cihazlar birbirlerine bağlandığı zaman referans seviyelerinin arasındaki voltaj farklılıklarından dolayı seviyelerde tutarsızlıklar oluyor.

Şimdi bu bilgiyi aklımızda tutalım ve mikrofon seviyelerine bakalım.

 

Mikrofon Seviyesi

Mikrofon seviyeleri genelde -60 dBu ile -40 dBu arasında değişiyor. Ortalama olarak -50 dBu olduğunu varsayalım. Buna göre profesyonel bir cihazın line girişi ile mikrofon çıkışı arasında 55 dB bir fark oluyor. Bu, çok büyük bir fark.

Mikrofonun çıkışını bir cihazın line girişine bağlarsanız aradaki bu 55 dB’lik farktan dolayı ses alamazsınız. Bu sebepten dolayı mikser, ses kartı, kamera ve benzeri ekipman üzerindeki mikrofon girişleri için bu cihazlar içine mikrofon pre-amplifikatörü bulunur. Kısaca ‘mic pre’ olarak tabir edilen bu amplifikatörler mikrofon seviyesini line seviyesine yükseltirler.

Diğer yandan, eğer bir cihazın line çıkışını başka bir cihazın mikrofon girişine bağlarsanız, bu sefer de 55 dB’lik farktan dolayı mikrofon girişi aşırı yükleme ile karşılaşıp sinyalde bozulma olur.

Her ne kadar yarı-profesyonel ve ev tipi cihazların line seviyeleri profesyonel cihazlara göre biraz daha düşük olsa da yukarıdaki her iki senaryo ve her iki sonuç bu cihazlar için de geçerli olacaktır.

Dolayısıyla yazının başında bahsettiğim çevirici kablolar ile yapılan mikrofon-line arası bağlantıların sağlıklı bir sonuç vermesi mümkün değil!

 

Radial Engineering J48 Active Direct Box (DI Box)

 

Mikrofon ve Line Seviyeleri Arasında Bağlantı

Yukarıda da belirttiğim gibi mikrofon seviyesini line seviyesine yükseltmek için bir mikrofon pre-amplifikatörü gerekiyor.

Line seviyesini mikrofon seviyesine düşürmek için ise DI box veya bir attenuator kullanılabilir. Piyasada farklı firmalar tarafından üretilen birçok DI box ve attenuator bulmak mümkün.

Shure A15LA (50 dB attenuator)

 

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Daniel Chekalov | Unsplash

Radial Engineering J48 Active Direct Box fotoğrafı Radial Engineering web sitesinden alınmıştır | Türkiye distribütörü: Elit Işık / Ses Teknolojileri

Shure A15LA fotoğrafı Shure web sitesinden alınmıştır | Türkiye distrübütörü: Atempo

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses ve Müzik Teknolojileri | 1 Comment

DAW İçindeki Çok Kanallı Projelerinizi Arşivlemek İçin Yöntemler

DAW içindeki çok kanallı projelerinizi arşivlemek farklı yöntemler mevcut. Benim kullandığım metotları kısaca başlıklar halinde listeleyecek olursam:

  1. Session dosyası ve klasörü olarak
  2. İşlenmemiş kanallar olarak
  3. İşlenmiş, otomasyon uygulanmış ve efekt eklenmiş kanallar olarak

Şimdi bu üç yöntemi biraz daha detaylı bir şekilde sizlere aktarayım.

 

1- Session Dosyası ve Klasörü

Projeyi session dosyası olarak saklamak için aslında çok fazla bir şey yapmaya gerek yok. Burada en önemli nokta tüm ses dosyalarının aynı (tercih olarak session dosyasının olduğu) klasörde olduğundan emin olmak. Eğer tüm dosyalar (session dosyası + ses dosyaları) aynı klasörde ise yapmanız gereken tek şey bu klasörü arşiv için kullandığınız diske kopyalamak.

Eğer disk alanından tasarruf etmek isterseniz kaydedilmiş veya session içine alınmış fakat parça içinde kullanmadığınız ses dosyalarını temizleyebilirsiniz. Birçok parçanın kaydı sırasında vokaller ve diğer enstrümanlar defalarca kaydediliyor, sonra bunların içinden seçim yapılıyor. Parçada kullanılmayan bu kayıtların sonradan da kullanılmayacağından eminseniz bu durumda bunları silebilir, böylelikle arşivinizin disklerde kapladığı alanı küçültebilirsiniz.

Pro Tools üzerinden örnek vereyim (görsellerin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz)…

 

Select > “Unused” komutu ile session ses klasöründe olan ancak parçada kullanılmayan ses dosyalarını seçebilir sonra “Clear” komutu ile bunları silebilirsiniz.

 

 

Pro Tools, “Clear” komutunu verdiğinizde size üç seçenek sunuyor: “Remove”, dosyaları session içindeki listeden siliyor ancak bu dosyalar session ses klasörü içinde kalıyor. Biz arşivin diskte kapladığı alanı küçültmeye çalıştığımız için bu seçenek bizim işimize yaramıyor. “Move to Trash” kullanılmayan ses dosyalarını çöp kutusuna taşıyor, “Delete” ise dosyaları anında siliyor.

 

Benzer yöntemler diğer programlarda da bulunuyor. Örnek olarak Logic Pro X içinde “Show Advanced Tools” seçeneği işaretliyken File > Project Management > “Clean Up” komutu ile kullanılmayan ses dosyalarını temizlemek mümkün.

 

2- İşlenmemiş Kanallar

Projeyi session dosyası ve klasörü olarak saklarsanız, sonradan dönüp parçayı açtığınızda her şey bıraktığınız şekilde önünüze gelir. Teorik olarak bu doğru. Tabii pratikte durum böyle değil!

Öncelikle, sürümler arası farklılıklar sebebi ile projeniz sizin en son kaydettiğiniz ve açılmasını beklediğiniz şekilde açılmayabilir. Örnek olarak, eski sürüm ile kaydetmiş olduğunuz bir proje, programı yeni sürüme yükselttikten sonra aynı şekilde karşınıza gelmeyebilir. Belki peş peşe sürümler arasında bu çok problem olmayabilir ancak arada birkaç sürüm farkı varsa, az veya çok mutlaka bir takım farklılıklar olacaktır.

Bir de plug-in’leri düşünmek lazım. Projede kullanılan plug-in’lerin sürümleri değişmiş olabilir ya da artık o plug-in’leri kullanmıyor olabilirsiniz. Böyle bir durumda da projeniz en son kaydettiğiniz ve açılmasını beklediğiniz şekilde açılmayabilir.

Düşünülmesi gereken diğer bir konu da projeyi ihtiyaç halinde başka bir DAW içinde açmak… Belli bir zaman sonra projenin yapıldığı DAW artık kullanılmıyor olabilir. Uzun yıllardan beri bilgisayar programları ile çalışan biri olarak buna birçok defa şahit oldum. Böyle bir durumu düşünerek en azından “ham maddeyi” elde tutmak bence çok iyi bir fikir.

Eğer bir metinden bahsediyorsak bu ham madde bir .TXT dosyası olabilir. Yıllar sonra bile bir şekilde .TXT dosyalarını açabileceğimizi düşünüyorum. Metnin formatlanmış haline ulaşamasak da en azından ham maddeye ulaşmış oluruz.

Aynı şey ses dosyaları için de geçerli. Bence yıllar geçse de .WAV ve .AIFF dosyalarını açabiliyor olacağız. Buradan yola çıkarsak parçamızdaki kanalları tek tek .WAV ya da .AIFF dosyası olarak arşivlemek bence isabetli bir seçim olacaktır.

Bu yöntemin uygulaması için yine Pro Tools üzerinden örnek vereyim. Benzer işlemleri diğer programlarda da yapmak mümkün.

Pro Tools session içinde seslerimiz ‘region’ olarak duruyor. Bir kanalı parçanın en başından en sonunda kadar, içindeki tüm ‘region’ları içine alacak şekilde seçelim ve “Consolidate Clip” komutunu verelim.

 

Bu sayede kanaldaki tüm sesler (parçanın en başından en sonuna kadar” tek bir ses dosyası haline gelecek.

 

Bu işlemi tüm kanallara uyguladıktan sonra tüm kanalları seçip Clip List menüsünden “Export Clips as Files” komutu ile ses dosyalarını istediğimiz formatta kaydedebiliriz.

 

 

Bu ham kanalları daha sonra istediğimiz herhangi bir DAW içine alabiliriz.

 

3- İşlenmiş, Otomasyon Uygulanmış ve Efekt Eklenmiş Kanallar

Bir önceki yöntemde ses kanallarını ham halleriyle tek tek kaydedip daha sonra herhangi bir DAW içine almak mümkün. Tabii bu yöntemde yaptığınız tüm otomasyon ayarlarını ve kullandığımız tüm efektleri kaybetmiş oluyorsunuz.

Bir diğer yöntem ise kanalları tek tek solo konumuna alıp ‘export’ ya da Pro Tools terminolojisi ile ‘bounce’ etmek. Bu sayede saklayacağınız ses dosyalarına hem insert üzerinden yapmış olduğunuz EQ, kompresör ve benzeri işlemleri, hem de yazmış olduğunuz otomasyonu da eklemiş olursunuz. Send yoluyla aux üzerinden kullandığınız efektler varsa bunları da ayrıca almayı unutmamalısınız.

Pro Tools’ta, alternatif olarak, ‘commit’ özelliğini kullanabilir ve bu özellik ile oluşturulan dosyaları “Export Clips as Files” komutu ile istediğiniz formatta kaydedebilirsiniz. Bu yöntemde de yine send yoluyla aux üzerinden kullandığınız reverb, delay gibi efektleri unutmamak gerekiyor. Bunları da aux kanalını ‘commit’ ederek ses dosyalarına çevirebilir ve “Export Clips as Files” komutu ile istediğiniz formatta kaydedebilirsiniz.

 

Bu işlem bazı DAW’larda daha kolay yapılabiliyor. Örnek olarak Logic Pro X’teki Export > “Export All Tracks as Audio Files” komutu ile bu işi kolayca halletmek mümkün (açılan penceredeki ayarlara dikkat etmeyi unutmayın)!

 

Sonuç

Bunlardan hangisi en iyi yöntem diye soracak olursanız vereceğim cevap “hepsi” olur. Birinci seçenek (session dosyası ve klasörü) tek başına asla yeterli değil. Kısa bir zaman için işe yarayacak bir yöntem ama yıllar sonra bir parçaya geri dönmek istediğinizde (ki bu gerçekten herkesin başına gelen bir şey) birçok sorunla karşılaşacağınız neredeyse garanti.

Üçüncü yöntem ile arşivlediğiniz işlenmiş, otomasyon uygulanmış ve efekt eklenmiş kanalları hangi DAW içine alırsanız alın, play tuşuna bastığınızda tamamlanmış miksi duyuyor olacaksınız. Bu açıdan bu yöntem çok cazip!

Diğer yandan, eğer miks içinde bir takım değişiklikler yapmayı planlıyorsanız kanalların ham haline ihtiyacınız olacak. İşte burada da ikinci yöntem ile arşivlenmiş kanallar devreye giriyor.

Tüm bu sebeplerden dolayı benim tavsiyem, çalıştığınız projeleri bu üç yöntemi de kullanarak arşivlemeniz.

Tabii arşivlerinizin yedeklerini de almayı unutmayın!

 

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Samuel Zeller | Unsplash

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses ve Müzik Teknolojileri | Leave a comment

Vokal Kaydı: Birkaç Tavsiye

Bu yazımda vokal kaydı ile ilgili birkaç tavsiyede bulunmak istiyorum. Ses Kayıt ve Müzik Teknolojileri (SKMT) adlı kitabımda vokal kaydı ile daha detaylı bilgiler bulabilirsiniz. Yine konu ile ilgili olarak, “Bruce Swedien ile Vokal Kaydı Üzerine” başlıklı blog yazımı okuyabilirsiniz.

 

Mikrofon Seçimi

Vokal kayıtları için mikrofon seçerken ilk tercih genelde stüdyodaki en pahalı mikrofon olur. Bu mikrofon çok büyük ihtimalle iyi bir mikrofondur ama iyi bir mikrofon olması, her solistte iyi sonuç vereceği anlamına gelmez.

Vokalistin önüne mikrofonu koymadan önce bence ilk olarak yapılması gereken, vokalistin sesini mikrofonsuz dinleyip, daha sonra en azından iki veya üç mikrofon açıp bunlarla kısa kısa kayıtlar yapıp, bu kayıtları dinleyerek hangi mikrofonun kullanılacağına karar vermektir.

Mikrofon seçiminde tercihi otomatik olarak en pahalı ya da klasikleşmiş mikrofonlardan yana kullanmaktansa, vokalistin sesine uygun olacak mikrofonu bulmak için biraz deneme yapmak bana çok daha mantıklı geliyor.

 

Mikrofon ve Solist Arasındaki Mesafe

Mikrofon ve solist arasındaki mesafe için belirli bir standart ya da formül yok. Stüdyolarda, vokal kayıtlarında mikrofon, genelde solist ile arasında 20-45 santim olacak şekilde yerleştiriliyor.

Benim tavsiyem 20-25 santim bir mesafe ile başlayıp deneme yapmak. Bunu önermemin sebebi ise 20-25 santimin yaklaşık bir karış olması. Bu, uzun kayıtlar sırasında solistin mikrofona aynı mesafede kalmasını kolaylaştırıyor. Talkback üzerinden ara sıra “bir karış mesafedeyiz, değil mi?” diye sorduğunuzda, bir süre sonra solist sürekli olarak kendi kendine mesafeyi “bir karış” hesabı ile takip etmeye başlıyor.

Mikrofona olan mesafe demişken… Cardioid mikrofonlar ve proximity effect ile ilgili olarak bir blog yazı yazmıştım, ilgilenirseniz okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

 

Mikrofonun Açısı

Mikrofon ve solist arasındaki mesafede olduğu gibi mikrofon açısı için de belirli bir standart ya da formül yok.

Benim tavsiyem şu şekilde: Mikrofonu, diyafram solistin ağız hizasında değil de, yaklaşık 10 cm yukarıda olacak ve solistin ağzına bakacak şekilde yerleştirmek. Mikrofonu böyle yerleştirdiğinizde PI ve BI gibi seslerden kaynaklanan patlamaları aza indirmiş olursunuz. 2-3 kHz civarının ağızdan yaklaşık 30° yukarıya çıktığını düşünürsek, mikrofonu be şekilde konumlandırdığınızda anlaşılabilirlik olarak da bir kaybınız olmaz. Patlamalara karşı pop-filtre de kullanabilirsiniz.

 

Kulaklık Miksi

Vokal kaydında en önemli noktalardan biri de kulaklık miksidir. Kulaklık miksi her ne kadar tüm kayıtlar için önemli olsa da özellikle vokal kayıtlarında daha belirgin bir öneme sahiptir. Deneyimlerime dayanarak kulaklık miksinin solistin kayıttaki performansı üzerinde ciddi bir etkisi olduğunu söyleyebilirim.

Kaydın başında biraz zaman harcayarak solisti memnun edecek bir kulaklık miksi oluşturmak kaydın geri kalanında işleri biraz daha kolaylaştıracaktır. Tabii çoğumuzun bildiği gibi “mükemmel kulaklık miksi” diye bir şey yok. Her zaman bir şekilde biraz memnuniyetsizlik oluyor.

Bazen de kaydın başındayken beğenilen bir kulaklık miksi, iş ilerledikçe, yorgunluk arttıkça veya bir şeyler ters gittiğinde (siz hiçbir ayarı değiştirmemiş olsanız bile), birdenbire solist için sorunlu olmaya başlayabiliyor. Böyle bir durumda gerginlik yaratmak ya da gerginlik varsa daha da artırmak yerine solistin kulaklık ile olan sorununu mikse “ufak dokunuşlarla” müdahale ederek (veya müdahale edermiş gibi yaparak) çözmeye çalışabilirsiniz.

 

Solistin Kendini Rahat Hissetmesi

Solistin kendini rahat hissetmesi iyi bir vokal kaydı için muhtemelen en çok gereken şey. Solist kendini rahat hissetmezse, stüdyodaki koşullardan memnun olmazsa, ondan iyi bir performans beklemek pek gerçekçi olmaz açıkçası. Siz ne kadar doğru bir mikrofon seçip, doğru bir şekilde doğru bir noktaya yerleştirseniz de, eğer iyi bir performans yoksa iyi bir vokal kaydı da olmaz.

Işıklandırma, oda sıcaklığı ve havalandırma, koltuklar, ikramlar… Tüm bunlar kayıt seansı boyunca solistin rahat açısından önemli ama bence çok önemli iki nokta var. Bunlardan biri, yukarıda da belirttiğim gibi, kulaklık miksi, diğeri ise solist ile kayıt mühendisi ve/veya prodüktör arasındaki diyalog. Tecrübeli kayıt mühendisleri ve prodüktörler solistlerle ne zaman nasıl konuşması ve onlara nasıl davranması gerektiğini çok iyi bilirler. Bu sayede kayıtta solistten iyi bir performans alabilirler. Ben vokal kaydı yapmayı her zaman teknik bir işten çok insan psikolojisine dayanan bir iş olarak görmüşümdür.

 

Umarım bu birkaç tavsiye yapacağınız vokal kayıtları için faydalı olur.

 

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Pixabay

Mikrofon fotoğrafı: Pixabay

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 1 Comment

Stüdyo Monitörleri Nasıl Kalibre Edilir?

Bu yazımda stüdyo monitörlerinizin kalibrasyonunu kolayca nasıl yapabileceğinizi anlatmak istiyorum. Uygulamaya geçmeden önce teorik bilgilere ve ihtiyaç duyacağınız donanım ve yazılımlara bir göz atalım.

 

Çalışma seviyesi

Analog cihazlar zamanlarında normal çalışma seviyesi 0 VU idi. Tabii profesyonel cihazlardaki 0 VU ile yarı-profesyonel ve ev tipi cihazlardaki 0 VU voltaj olarak farklılıklar gösteriyordu. Örnek olarak genelde profesyonel cihazlarda 0 VU = +4 dBu (1.228 Volt), yarı-profesyonel cihazlarda ise 0 VU = -10 dBV (0.316 Volt) idi.

Dijital sistemlerde 0 VU’nun dBFS (decibel full scale) skalası üzerinde bir karşılığı, daha doğrusu bir referans noktası olması gerekiyordu. Maalesef standart bir referans noktası üzerinde anlaşmak mümkün olmadı. 0 VU için dijitalde -20, -18, -14 ve -12 dBFS gibi farklı seviyeler referans olarak alındı.

Film endüstrisi -20 dBFS, Avrupa’daki radyo ve televizyon yayıncıları ise -18 dBFS üzerinde karar kıldı. Müzik endüstrisi maalesef tek bir seviye üzerinde ortak karara varamadı; -20, -18 ve -14 dBFS gibi farklı seviyeler kullanılıyor.

Monitörlerinizi kalibre edecekseniz ilk önce bir normal çalışma seviyesi belirlemeniz gerekecek. Yukarıda da belirttiğim gibi müzik endüstrisinde bir standart olmadığı için bu karar size kalıyor. Ben hem video için ses hem de müzik alanlarında çalıştığım için referans olarak 0 VU = -20 dBFS tercih ediyorum.

 

Test Sinyali

İkinci adım olarak bir test sinyali seçmeniz gerekiyor. Hem film hem de müzik endüstrisinde genel kabul olarak pink noise kullanılıyor.

Burada dikkat edilmesi gereken iki nokta var! Birincisi, pink noise sinyalinin seviyesi RMS değerinde ölçülmüş olmalı. Örnek olarak, -20 dBFS seviyesinde pink noise kullanıyorsanız bu mutlaka -20 dBFS RMS olmalı.

İkinci dikkat edilmesi gereken nokta ise pink noise sinyalinin frekans aralığı. 20 Hz – 20 kHz aralığında pink noise sinyali kullanmak mümkün ancak orta kalite sistemler ve ortalama akustiğe sahip odalar için 500 Hz – 2 kHz arası kısıtlanmış pink noise kullanmak genelde daha sağlıklı sonuçlar veriyor.

 

Ses Basınç Seviyesi

Tıpkı normal çalışma seviyesinde olduğu gibi bir seçim de ses basınç seviyesi için yapmak durumundasınız. Müzik endüstrisi için yine bu konuda da maalesef herhangi bir standart bulunmuyor. Yaygın olarak 79, 82, 83 ve 85 dB SPL kullanılıyor. Bu seviyelerin tamamı C-Weighting ve slow response ile ölçülen seviyeler.

A ve C Weighting dengeleri ile ilgili bilgi için “Ses Basınç Seviyesi Ölçümleri: A-Weighting ve C-Weighting Dengeleri” başlıklı yazımı okuyabilirsiniz.

Benim tavsiyem çok küçük oda ve stüdyolar için 76 dB SPL, küçük oda ve stüdyolar için 79 dB SPL, büyük kontrol odaları için ise 85 dB SPL (hepsi C-Weighting, slow response).

 

Monitör Seviye Kontrolü

Monitörlerinizin seviyesini kontrol etmek için bir volüm kontrol ünitesine ihtiyaç duyacaksınız. Ses kartlarının bazıları üzerinde volüm kontrol düğmeleri bulunuyor, bunları kullanabilirsiniz. Eğer bu düğme üzerinde seviye ayarları numaralarla işaretlenmemişse bu durumda kalibrasyon sonunda ideal ayarı yakaladığınızda bu noktayı kalem, bant vb. kullanarak işaretlemeniz gerekecek.

Daha iyi bir çözüm olarak pasif bir monitör kontrol ünitesi kullanabilirsiniz. JBL, Mackie, Swissonic, Palmer, ESI, Behringer gibi markaların uygun fiyatlı pasif monitör kontrol üniteleri bulunuyor.

JBL Nano Patch+

 

 

Ölçüm Cihazı

Monitörlerin ses basınç seviyelerini ölçmek için İngilizcede ‘dB SPL meter’ ya da ‘sound level meter’ olarak adlandırılan bir ölçüm cihazına ihtiyacınız olacak.

NTi XL2 (fotoğraf NTi Audio web sitesinden alınmıştır)

 

iPhone üzerinde çalışan ses basınç seviyesi ölçme programları, profesyonel cihazlar ile yapılan ölçümlere yakın sonuçlar verebilmektedir. Ben profesyonel işler için NTi firmasının XL2 kodlu cihazını (Türkiye distribütörü SF Ses ve Işık Sistemleri), telefonum ile yaptığım ölçümler için de  Decibel X adlı uygulamayı tercih ediyorum. Decibel X’i ücretsiz olarak indirmek için buraya tıklayınız.

Decibel X

 

Uygulama

Sıra geldi uygulamaya! Yukarıda da belirttiğim gibi hem normal çalışma seviyesi hem de ses basınç seviyesi için standart bulunmadığından dolayı bunlara kendiniz karar vermeniz gerekiyor. Ben -20 dBFS ve çok küçük odalar için 76 dBC, küçük odalar için 79 dBC, büyük kontrol odaları için de 85 dBC tavsiye etmiştim.

Aşağıdaki uygulama için örnek olarak -20 dBFS ve 79 dBC kullanacağım.

0 VU = -20 dBFS = 79 dBC

1. adım: Monitörleriniz aktif ise ve arkalarında seviye ayarları varsa bunları normal veya tercih ettiğiniz çalışma konumuna getirin (örnek olarak +4dBU ya da 0 dB gibi). Monitörleriniz pasif ise güç amplifikatörü üzerindeki çıkış seviyesini normal veya tercih ettiğiniz çalışma konumuna getirin.

2. adım: Monitör kontrol ünitesi üzerindeki volüm ayarını tamamen kapalı konuma getirin.

3. adım: Ölçüm cihazını C-Weighting ve slow response olarak ayarlayın.

4 adım: Ölçüm cihazını oturma konumunuza denk gelecek bir şekilde yerleştirin. Cihaz ile hoparlörler arasında bir engel olmamasına dikkat edin.

5. adım: DAW içine aldığınız pink noise sinyalini başlatın ve sol tarafa yatırın. Çıkış seviyesinin -20 dBFS olduğundan emin olun.

6. adım: Monitör kontrol ünitesi üzerindeki volüm ayarını yavaş yavaş açmaya başlayın.

7. adım: Ölçüm cihazını takip edin. Slow response ile ölçüm yaptığımız için vereceği tepkinin yavaş olacağını unutmayın. Ölçüm cihazı üzerinde 79 dBC’yi gördüğünüz an monitör kontrol ünitesi üzerindeki volüm ayarını o noktada bırakın.

8. adım: Pink noise sinyalini sağ hoparlöre yönlendirin ve ölçüm cihazını kontrol edin. Sağ hoparlörün seviyesi sol hoparlör ile aynı olmalı (örneğimiz için 79 dBC). 0. dB gibi farklılıklar göz ardı edilebilir.

9. adım: Son olarak, pink noise sinyalini her iki hoparlöre birden gönderin. Ölçüm cihazı 79 dBC’den 2-3 dB daha yüksek (81-82 dBC civarında) gösteriyor olmalı.

Monitör kontrol ünitesi üzerindeki o nokta artık sizin referans noktanız!

Eğer monitör kontrol ünitesi üzerinde işaret veya sayılar yoksa referans noktanızı işaretlemeyi unutmayın.

Alternatif olarak, referans noktanızı monitör kontrol ünitesi üzerinde bilinen bir noktaya ayarlamak istiyorsanız aktif monitörleriniz ya da pasif monitörlerinizin güç amplifikatörü üzerinde bulunan seviye ayarları ile bir denge kurabilirsiniz.

 

Konu ile ilgili olarak “Ses Basınç Seviyesi Ölçümleri: A-Weighting ve C-Weighting Dengeleri” ve “Monitör Kalibrasyon Seviyeleri…” başlıklı yazılarımı okuyabilirsiniz.

Ses Basınç Seviyesi Ölçümleri: A-Weighting ve C-Weighting Dengeleri

 

Monitör Kalibrasyon Seviyeleri Üzerine…

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Ingo Schulz | Unsplash

JBL Nano Patch+ fotoğrafı JBL Professional web sitesinden alınmıştır  | Türkiye distribütörü: SF Ses ve Işık Sistemleri

NTi XL2 fotoğrafı NTi Audio web sitesinden alınmıştır | Türkiye distribütörü: SF Ses ve Işık Sistemleri

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses ve Müzik Teknolojileri | 1 Comment

Ses Basınç Seviyesi Ölçümleri: A-Weighting ve C-Weighting Dengeleri

Ses ve ses cihazları ile ilgili ölçümler yapılırken alınan sonuçlar genelde insan kulağının hassasiyeti ve insanın algısı ile uyuşmaz. Bu sebepten dolayı, özellikle ses şiddeti ile ilgili ölçümlerde, farklı frekans dengesi içeren metotlar kullanılır. Bu dengeler ‘weighting’ olarak adlandırılır. Ses seviyesi (ya da daha doğru bir ifade ile ses basınç seviyesi) ölçümlerinde standart olarak kullanılan iki farklı denge vardır: A–weighting ve C–weighting.

 

A–Weighting Dengesi

A–weighting dengesi Fletcher-Munson equal loudness contours çizelgesindeki 1 kHz’de 30 dB SPL’e (ya da 30 phon’a) denk gelen eğrinin tam tersidir. A–weighting dengesi düşük seviyelerde insanın algıladığı ses seviyesine eş değerdir, bu sebepten dolayı A–weighting düşük seviyelerin ölçümü için idealdir.

Belediyeler ve benzeri kurumlarca yapılan gürültü ölçümlerinde A–weighting dengesi kullanılır. Yüksek ses seviyelerinde A–weighting ile yapılan ölçümler C–weighting ile yapılan ölçümlere göre daha düşük değerler verir.

A-Weighting Dengesi

 

C–Weighting Dengesi

Fletcher-Munson eğrilerini incelediğimizde ses şiddeti arttıkça farklı frekanslarda algılanan ses seviye değerlerinin birbirlerine yaklaştığını, diğer bir deyişle algılanan seviyelerin ‘flat’ hâle yakınlaştığını görüyoruz. Bu sebepten dolayı yüksek seviyelerdeki ses ölçümlerinde C–weighting dengesini kullanmak daha mantıklıdır. C–weighting dengesi flat bir dengeye sahiptir; 31.5 Hz ve 8 kHz noktalarında –3 dB değerinde düşüş gösterir. Sinema ses sistemleri ve stüdyo monitörlerinin kalibrasyonu için C–weighting dengesi kullanılmaktadır.

C-Weighting Dengesi

 

dB(A) ve dB(C)

A–weighting ile yapılan ölçümler “dB SPL (A–weighting)” ya da kısaca “dB(A)”; C–weighting ile yapılan ölçümler ise “dB SPL (C–weighting)” veya kısaca “dB(C)” olarak belirtilir.

 

Ses Basınç Seviyesi Ölçüm Cihazı

Ses seviyesi (dB SPL) ölçümleri İngilizcede ‘dB SPL meter’ ya da ‘sound level meter’ olarak adlandırılan cihazlar ile yapılır.

NTi XL2 (fotoğraf NTi Audio web sitesinden alınmıştır)

 

iPhone üzerinde çalışan ses basınç seviyesi ölçme programları, profesyonel cihazlar ile yapılan ölçümlere yakın sonuçlar verebilmektedir. Ben profesyonel işler için NTi firmasının XL2 kodlu cihazını (Türkiye distribütörü SF Ses ve Işık Sistemleri), telefonum ile yaptığım ölçümler için de  Decibel X adlı uygulamayı tercih ediyorum. Decibel X’i ücretsiz olarak indirmek için buraya tıklayınız.

Decibel X

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Sasint | Pixabay

NTi XL2 fotoğrafı NTi Audio web sitesinden alınmıştır | Türkiye distribütörü: SF Ses ve Işık Sistemleri

A-Weighting ve C-Weighting eğrilerinin çizimleri Ses Kayıt ve Müzik Teknolojileri adlı kitabımdan alınmıştır.

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses ve Müzik Teknolojileri | 4 Comments

DAW İçinde Video Dosyaları ile Çalışmak

Eskiden bilgisayarda sequencer ile görüntü için müzik üzerine çalışırken ya da bir ses programı kullanarak video veya film için ses tasarımı, audio editing’ ve benzeri bir iş yaparken görüntü ile eş zamanlı çalışmanın tek yolu, bilgisayarı time code ve synchronizer aracılığı ile video kayıt cihazına senkronize etmekti.

Ev ortamında çalışırken senkronizasyon için VHS bantların ses kanalına yazılan time code’u kullanırdık. VHS master cihaz olurdu. Synchronizer, VHS’den gelen time code’u bilgisayara gönderirdi ve bu sayede bilgisayarı videoya senkronize ederdik.

Stüdyolarda profesyonel video cihazları bulunurdu. Genel olarak sistemler daha karmaşıktı. Diğer yandan çalışma prensibi evde kullanılan sistemlerden çok da farklı değildi. Video kayıt cihazları üzerinden gelen time code, stüdyodaki tüm ses ve MIDI cihazlarına dağıtılır, sistemdeki tüm cihazlar videoya senkronize edilirdi. Alternatif olarak bazı stüdyolarda senkronizasyon için ‘black burst’ veya ‘house sync’ kullanılırdı. Bu sistemlerde tüm ses ve görüntü cihazları ‘house sync generator’ tarafından üretilen time code’a senkronize olurdu.

Böyle bir sistemle çalışmamış olanlar bunun ne kadar büyük bir azap olduğunu bilemezler! Bu sistemler müthiş derecede hantaldı çünkü çalışırken sürekli olarak video kaseti ileri geri sarmanız gerekiyordu. Bir bölümün başına dönmek istediğinizde, her seferinde kaseti durdurup, istediğiniz bölümün başına geri sarıp (bu arada eğer sistemde makara bant kayıt cihazları gibi başka bantlı cihazlar da varsa onların da o bölümün başına sarmasını bekleyip), daha sonra ‘play’ tuşuna basıp bu sefer de sistemdeki tüm cihazların master konumunda olan video cihazına ‘kilitlenmesini’ beklemeniz (ya da kötü sistemlerde ummanız) gerekiyordu.

Eğer yukarıdaki cümleyi okumak size sıkıntı verdiyse bir de bu işlemi gün içinde yüzlerce defa tekrarladığınızı düşünün!

Bilgisayarlarımızın işlemcileri ve donanımları video ve ses işlemek için yeterli hâle geldiğinde bu hantal sistemlerden kurtulduk. Görüntüleri video dosyası olarak kullandığımız ‘host’ programın (Pro Tools, Cubase, Logic vb.) içine alıp, görüntü/ses/MIDI ile tek bir platformda, tek bir bilgisayar içinde çalışmaya başladık. İleri geri sarma derdi olmadan ve cihazların master konumundaki video cihazına kilitlenmesini beklemeden, kısacası çile çekmeden çok hızlı bir şekilde çalışabilir duruma geldik. Tabii bu bir anda olmadı, bir süreçten geçtik ama özellikle 7-8 yıldan beri sorunsuz çalışabiliyoruz diyebilirim.

 

Neden Video?

Bazılarınızın “video benim ne işime yarayacak?” diye sorduğunu duyabiliyorum…

Müzik ve ses teknolojileri üzerine çalışanların video konusunda bilgi sahibi olmasını sürekli tavsiye etmişimdir. Görüntü için ses tasarımı, ses kurgusu ve müzik yazımı birçok profesyonelin farkında olmadığı ancak aslında maddi getirisi olan geniş bir alan. Filmler, televizyon dizileri, tanıtım videoları, reklamlar, eğitim videoları… Daha birçok şey saymak mümkün. Üzerine biraz eğilmekte fayda var.

 

DAW ve Video

Peki DAW içinde video ile ve video için neler yapabiliriz? Pro Tools ya da benzeri ‘host’ programlarda:

  • video dosyasını ve dosyadaki ses kanallarını ayrı ayrı olarak programın içine alabilir (‘import’ edebilir);
  • programın tüm özelliklerini kullanarak ses ve MIDI kanalları üzerinde görüntüyle eş zamanlı olarak çalışabilir;
  • otomasyon kullanarak ses miksini yapabilir;
  • miksin son halini video dosyası üzerine yazabilirsiniz veya ses dosyası olarak kaydedebiliriz.

 

Video Formatları, Boyutları ve Time Code

Host programlar birçok video dosya formatı ile çalışabilir. Günümüzde yaygın olarak QuickTime Movie (.MOV) ve MPEG-4 (.MP4) formatları kullanılmaktadır. Codec olarak da genelde H.264 tercih ediliyor. Dosya formatı ile codec’in farklı şeyler olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

Video boyutları her geçen gün artıyor. Şu anda en yaygın video boyutu HD (1920 x 1080) ama yavaş yavaş 4K Ultra-HD’ye (7680 x 4320) doğru gidiyoruz. Sonra onu 8K takip edecek. Boyutlar büyüyor ancak diğer yandan siz DAW içine alacağınız video dosyasını görsel referans amacıyla kullanacağınız için boyutunun fazla büyük olması gerekmez. Çoğu zaman 720p bile yeterli olacaktır.

DAW içinde oluşturacağınız session dosyasının time code ayarına dikkat etmeyi unutmayın. Bu ayar videonun ‘frame rate’i ile aynı olmak zorundadır. Aşağıda Pro Tools Session Setup ekranın görüntüsünü inceleyebilirsiniz. Diğer programlarda da buna benzer ayarlar ve pencereler bulunmaktadır.

Time code ve frame rate ile ilgili olarak “Görüntü için Ses ve Müzik ile Çalışırken Time Code’un Önemi” başlıklı yazımı okuyabilirsiniz.

 

Video Dosyalarının DAW İçine Alınması

Şimdi video dosyalarının program içine nasıl alındığına bakalım. Ben örnekleri Pro Tools üzerinden vereceğim ancak diğer programlarda da işleyiş hemen hemen aynı.

Pro Tools’ta video dosyasını program içine almanın en kısa yolu “File” menüsünden “Import” > “Video” komutunu kullanmaktır (aşağıdaki ekran görüntülerini üzerlerine tıklayarak büyütebilirsiniz)..

 

Videoyu seçtikten sonra Pro Tools size videoyu nereye yerleştirmek istediğinizi ve video dosyası içindeki ses kanallarını programa almak isteyip istemediğinizi soracaktır.

 

Pro Tools seçtiğiniz video dosyası için otomatik olarak bir video kanalı açacak ve dosyayı bu kanala yerleştirecektir. Video ayrıca üstte yüzen ekran olarak görüntülenecektir. Video ekranını istediğiniz gibi küçültüp büyütebilirsiniz.

 

Video dosyasındaki görüntüler küçük kareler halinde video kanalında gösterilmektedir. Bu kareleri video kanalı üzerinde “frames” yerine “blocks” seçeneğini kullanarak gizleyebilirsiniz. Bu kareleri gizlemek bilgisayara biraz daha az güç binmesini sağlayacaktır.

 

Son olarak…

Yukarıda da belirttiğim gibi görüntü için ses tasarımı, ses kurgusu ve müzik yazımı birçok profesyonelin farkında olmadığı ancak aslında maddi getirisi olan geniş bir alan. Ses ve müzik üzerine çalışanların üzerine eğilmesi gereken bir alan. Standart müzik prodüksiyonundan çok daha farklı bir işleyişe sahip. Ses ve müzik üzerine olduğu kadar görüntü üzerine de (hem teknik hem de teorik) bilgi gerekiyor.

Başlangıçta biraz zaman ve çaba istiyor ama sonuçta her iş öyle değil mi? Bugün kullandığınız programı açıp, programın içine bir video alıp ilk adımınızı atabilirsiniz.

 

Konu ile ilgili olarak “Film Sesleri (1. Bölüm)“, “Film Sesleri (2. Bölüm)” ve “Görüntü için Ses ve Müzik ile Çalışırken Time Code’un Önemi” başlıklı yazılarımı okuyabilirsiniz.

Film Sesleri (1. Bölüm)

 

Film Sesleri (2. Bölüm)

 

Görüntü için Ses ve Müzik ile Çalışırken Time Code’un Önemi

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Anthony | Pexels

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses Tasarımı | Leave a comment

VCA ile Subgroup Arasındaki Fark

 

VCA (Voltage Controlled Amplifier) ve subgroup çoğu zaman birbirleri ile karıştırılıyor. Hatta bazen ikisinin aynı şey olduğu düşünülüyor. Yaptıkları iş benzer ama çalışma prensipleri farklı ve bu farklılık bazen kullanım açısından önemli olabiliyor.

 

VCA

VCA, seçtiğiniz bir grup kanalın seviyesini tek bir fader ile azaltmak veya artırmak için kullanılır. Bu sırada kanalların kendi aralarındaki seviye dengesi değişmez.

Örnek olarak üç farklı synthesizer kanalını gruplayıp seviyelerini tek bir fader ile kontrol etmek istiyorsunuz. Synth 1 fader -12 dB; synth 2 fader -6 dB, synth 3 fader -9 dB konumunda olsun. VCA fader 0 dB konumundayken seviyelerde değişiklik olmaz. VCA fader’ını -3 dB konumuna çektiğinizde grupta bulunan kanalların seviyeleri de tek tek 3 dB azalır: Synth 1 fader -15 dB; synth 2 fader -9 dB; synth 3 fader -12 dB konumuna gelir.

VCA, dijital ortamda DCA (Digitally Controlled Amplifier) olarak da adlandırılıyor.

 

Subgroup

Subgroup da VCA gibi seçtiğiniz bir grup kanalın seviyesini topluca kontrol etmek için kullanılır. Subgroup fader (ya da submaster fader) ile azaltma veya artırma yapılırken (yine VCA’de olduğu gibi) kanalların kendi aralarındaki seviye dengesi değişmez.

 

VCA ile Subgroup Arasındaki Fark

Peki, diyeceksiniz ki VCA ile subgroup arasında ne fark var?

VCA ile “normal” subgroup arasındaki en önemli fark, ‘summing’ adı verilen sinyali birleştirme işlemidir.

VCA, sadece kanalların seviyelerini kontrol etmek için kullanılır. VCA üzerinde sinyal bulunmaz. Subgroup ise kanallardan gelen sinyalleri toplayıp birleştirir. Subgroup, sinyal taşıdığı için bir ‘buss’tır. VCA bir buss (ya da ‘bus’) değildir. VCA, üzerinden sinyal geçmediği için, ses seviyesini uzaktan kontrol eden bir kumanda gibi düşünülebilir.

Subgroup

 

Uygulamalardaki Farklılıklar

VCA ile subgroup arasındaki fark teknik olarak bu şekilde. Kullanım olarak ele alacak olursak, eğer yapmak istediğiniz iş bir grup kanalın seviyesini topluca kontrol etmekse, o zaman VCA ile subgroup arasında pratikte herhangi bir fark yok. İkisini de kullanabilirsiniz.

Diğer yandan eğer grupladığınız kanallar üzerinde topluca bir sinyal işleme yapacaksanız o zaman “normal” subgroup kullanmalısınız. Yukarıda da belirttiğim gibi VCA bir buss olmadığı ve summing yapmadığı için grupladığınız kanallar üzerinde topluca sinyal işleme yapamazsınız.

Örnek olarak yine elimizde üç synthesizer kanalı olduğunu düşünelim. Bu üç kanalı birleştirip grup halinde kompresör uygulamak istersek bunu ancak subgroup ile yapabiliriz.

Aynı örnek üzerinden devam ederek bu üç synthesizer için iki farklı reverb kullandığımızı düşünelim. Synth 1 ve 2 için send yolu ile reverb 1; synth 3 için de yine send yolu ile reverb 2 üzerinden efekt kullandığımızı varsayalım. Böyle bir durumda reverb 1 ve reverb 2’nin kanallarını da subgroup içine dahil etmek durumundayız. Aksi taktirde subgroup fader ile grubun seviyesini topluca azalttığımızda post fader konumunda send yolu ile reverb’e gönderdiğimiz sinyal seviyesi değişmez. Diğer bir deyişle gruptaki synthesizer kanallarının seviyelerinin toplamı azalır ancak reverb seviyesi azalmayacağı için reverb yüksek kalır.

VCA kullanarak yaptığımız gruplamada ise kanalların kendi seviyeleri azaldığı veya arttığı için post fader konumunda send yolu ile gönderilen sinyal seviyeleri de azalır veya artar. Örneğimizdeki üç synthesizer kanalını VCA ile kontrol ederseniz seviyeyi topluca azalttığınızda veya artırdığınızda reverb’e giden sinyal de (diğer deyişle reverb seviyesi de) artar veya azalır. Reverb kanallarını VCA grubuna dahil etmeye gerek kalmaz.

Sadece bu üç synthesizer değil de grup dışındaki başka enstrümanlarla da send yöntemi ile ortak kullanılan bir reverb veya efekt varsa VCA ve “normal” subgroup farkına dikkat etmek gerekir.

Konu ile ilgili olarak “Aux Send: Pre-Fader ve Post-Fader Konumu” ve “Plug-in’lerin ‘Insert’ ve ‘Send’ Olarak Kullanımları” başlıklı yazılarımı okuyabilirsiniz.

Aux Send: Pre-Fader ve Post-Fader Konumu

 

Plug-in’lerin ‘Insert’ ve ‘Send’ Olarak Kullanımları

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Başlık fotoğrafı: Dylan McLeod | Unsplash

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses ve Müzik Teknolojileri | Leave a comment

Film Sesleri (2. Bölüm)

Yazının birinci bölümünü okumak için tıklayınız.

 

Ses Efektleri (1. bölümden devam)

Ses efektleri bunlarla sınırlı değildir. İnsan ve eşyalara bağlı sesler, ses efektleri içinde ayrı bir grubu oluşturur. Bu gruba örnek olarak ayak sesleri, bardağı masaya koyduğumuzda çıkan ses ve elbise hışırtılarını gösterebiliriz.

İnsan ve eşyalara bağlı sesler stüdyoda ‘foley’ tekniği ile kayıt edilir. Bu tekniğin adı 1940’larda Hollywood’da bir editör olan Jack Foley’in soyadından gelmektedir. Bu teknikte foley sanatçısı, filmi ekranda seyrederken oyuncuların hareketlerini benzer eşyalarla tekrar ya da taklit ederek ses efektlerini oluşturur. Bir foley stüdyosunda çeşit çeşit eşyalar, ayakkabı ve giysiler, ayak sesleri için tahta, mermer, çakıl gibi farklı farklı yüzeyler, su efektleri için küvet veya çocuk havuzu ve daha bir çok eşya ve araç gereç bulunur.

Kayıt edilebilir bu efektlerin dışında bir de doğada ya da gerçek hayatta bulunmayan, dolayısı ile kayıt edilemeyen efektlerin oluşturduğu bir grup vardır. Bu gruba örnek olarak uzay gemilerini ya da canavarları gösterebiliriz. Bu tip araç, eşya ve yaratıklar için özel olarak sesler tasarlanması gerekmektedir. Bu tamamen yaratıcı bir işlemdir. Synthesizer ve sampler ile yeni sesler oluşturularak ve mevcut sesler üzerinde (tersine çevirme, pitch ve süre değiştirme gibi) işlemler yapılarak, daha sonra da birçok ses birleştirilerek doğada ve gerçek hayatta bulunmayan yeni sesler tasarlanır. Bu sesler ‘designed sound effects’ (tasarlanmış ses efektleri) olarak adlandırılır.

Bilkent Üniversitesi COMD-361 Sound Design I dersimden bir kare

 

Bilkent Üniversitesi COMD-361 Sound Design I dersimden bir kare

 

Bilkent Üniversitesi COMD-361 Sound Design I dersimden bir kare

 

Müzik

Film ve televizyon dizisi gibi prodüksiyonlarda müzik kullanımını üç grupta toplayabiliriz: score, soundtrack ve kaynak müzik (source music).

Score, sadece söz konusu film için özel olarak bestelenen, genelde vokal ve söz bulunmayan, görüntüyü destekleyen ve gerektiğinde tamamlayan müziktir. Bu müzikler bir besteci tarafından filme senkron olacak şekilde yazılır.

Bazı yönetmenlerin score için sürekli çalıştığı besteciler vardır. Bunun en popüler örneği Steven Spielberg ve John Williams ikilisidir — Spielberg’ün hemen hemen bütün sinema filmlerinin müzikleri Williams imzalıdır. Bazı yönetmenler ise farklı bestecilerle çalışırlar ancak yine de tercih ettikleri, başka bir deyişle dönüp dolaşıp kapılarını çaldıkları besteciler vardır. Örnek olarak ilk aklıma gelenler Alfred Hitchcock ve Bernard Herrmann (Psycho, Vertigo, North by Northwest, The Man Who Knew Too Much); Tim Burton ve Danny Elfman (Batman, Batman Returns, The Nightmare Before Christmas, Beetlejuice, Planet of the Apes, Edward Scissorhands, Alice in Wonderland); David Lynch ve Angelo Badalamenti (Blue Velvet, Twin Peaks [televizyon dizisi], Twin Peaks: Fire Walk With Me, Wild at Heart, Mulholland Drive, Lost Highway); Luc Besson ve Eric Serra (Léon,La Femme Nikita, Fifth Element, The Messenger: Story of Joan of Arc, Le Grand bleu).

Soundtrack, filmlerde kullanılan, genelde sözlü ve popüler türlerdeki müzik parçalarına verilen isimdir. Bu parçalar genelde albüm haline getirilir ve satışa sunulur.

Kaynak müzik (source music), filmde herhangi bir karakter tarafından çalınan ya da radyo, televizyon gibi bir cihazdan gelen müziktir. Örnek olarak, filmdeki bir sokak müzisyenin çaldığı ve bizim (seyircilerin) duyduğu bir parça, kaynak müzik olarak değerlendirilir.

Müzik hem görüntüyü destekleyici hem de insanları etkileyici bir unsur olduğu için bir filmde ya da televizyon dizisinde müzik, özellikle score, kullanmamak aslında çok iddialı bir karardır. Bu sebepten dolayı müzik olmayan film çok azdır.

Score olmayan filmlere örnek olarak Birds(Alfred Hitchcock), No Country for Old Man(Ethan Coen & Joel Coen) ve Cloverfield‘ı (Matt Reeves) verebiliriz. Diğer yandan Tarantino gibi bazı yönetmenler filmlerinde sadece soundtrack kullanmayı tercih ediyorlar.

 

Görüntü için Müzik: Önemli Bir Pazar

Yazımın başında da belirttiğim gibi son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de müzisyen ve besteciler tarafından film, video ve dizi müziklerine gösterilen ilgi oldukça arttı çünkü bu alan müzisyenler için önemli bir pazar haline geldi. Yine yazımın başında bahsettiğim gibi, görüntülü herhangi bir program için müzik yazarken tabloyu bir bütün olarak düşünmemiz ve müziğin bu tablo içinde bir parça olduğu iyice kavramamız gerektiğini, bunu yapabilmek için de “film sesleri” hakkında bilgi sahibi olmamız gerektiğini düşünüyorum. Umarım bu yazı bir giriş ve başlangıç olarak faydalı olmuştur.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Jeremy Yap | Unsplash

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses Tasarımı | 1 Comment

Dengeler Değişti, “Thriller” Artık En çok Satan Albüm Değil! | Gelmiş Geçmiş En Çok Satan Albümler

RIAA verilerine göre gelmiş geçmiş en çok satan albümler listesinde uzun yıllar boyunca bir numarada kalan Michael Jackson’ın Thriller albümü geçtiğimiz günlerde yerini bir başka albüme kaptırdı.

25 Eylül 2017’de bu konu ile ilgili bir blog yazısı yayımlamıştım. O yazıda güncel listeyi vermiş, liste ile birlikte RIAA’nın ne olduğunu ve satışları nasıl hesapladığını anlatmıştım.

Yazıyı okumamış olanlar için burada tekrar edeyim…

RIAA (Recording Industry Association of America), Amerika Birleşik Devletleri’nde Gold (altın), Platinum (platin) ve Diamond (elmas) plak sertifikalarını ve ödüllerini veren kuruluştur. Bu sertifikalar ve ödüller sadece ABD içindeki satışları yansıtır, diğer ülkelerdeki satışlar dahil edilmez.

  • Altın plak sertifikası için 500,000 ünite;
  • Platin plak sertifikası için 1,000,000 ünite;
  • Elmas plak sertifikası için de 10,000,000 ünite satış gerekmektedir.

Orijinal olarak 1 ünite, satılan her bir plak (LP) ya da CD’ye karşılık geliyordu (“physical sales”). Daha sonra, iTunes Store üzerinden yapılan dijital satışların (“downloads”) ve ardından Spotify, YouTube gibi servisler aracılığı ile internet üzerinden müzik dinleme (“streaming”) alışkanlıklarının artması üzerine RIAA yeni düzenlemeler getirdi.

RIAA’ın son düzenlemelerine göre 1 ünite,

  • satılan her bir fiziki albüm (LP ya da CD)
  • aynı albümden 10 adet download şarkı
  • aynı albümden 1500 adet audio/video streaming şarkı

olarak tanımlanıyor.

Physical sales, downloads ve streaming ünitelerinin toplam sonucunda altın, platin ve elmas plak ödülleri veriliyor.

 

Listenin Yeni Birincisi

 

RIAA’nın geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamaya göre listenin yeni birincisi Eagles’ın Their Greatest Hits 1971-1975 adlı ‘best-of’ albümü!

Bu, aslında bayağı büyük bir sürpriz oldu.  Olay şöyle gelişmiş…

Eagles’ın plak şirketi RIAA’ya başvuruda bulunmuş, Eagles’ın albüm satışlarını yıllardan beri güncellenmediğini söylemiş ve yeni platformlar da dikkate alınarak verilerin güncellenmesini istemiş. Bunun üzerine RIAA albüm satışlarını yukarıda açıklamış olduğum kriterler doğrultusunda tekrar hesaplayıp güncellemiş.

Son hesaplamalara göre Eagles’ın Their Greatest Hits 1971-1975 albümünün satış sayısı 29 milyondan 38 milyona çıkmış ve 33 milyon satışı bulunan Thriller‘ı geçerek listede birinci sıraya oturmuş.

Yani artık RIAA verilerine göre Amerika’da gelmiş geçmiş en çok satan albüm Eagles Their Greatest Hits 1971-1975.

 

Bir Sürpriz Daha!

 

Bir sürpriz daha var! Yeni hesaplamalar göre Eagles’ın Hotel California albümünün satış sayısı 16 milyondan 26 milyona çıkmış ve en çok satan albümler listesinde 18. sıradan üçüncü sıraya yükselmiş!

Bu gelişmeden sonra eski listeye göre üçüncü sırada bulunan Billy Joel’in Greatest Hits Volume I & Volume II, dördüncü sırada bulunan Led Zeppelin’in Led Zeppelin IV ve beşinci sırada Pink Floyd’un The Wall albümleri listede birer basamak gerilemiş.

 

En Çok Satan Albümler

 

RIAA verilerine göre gelmiş geçmiş en çok satan albümlerin güncel listesini aşağıda bulabilirsiniz. Listenin bir önceki hali için buraya tıklayınız.

1- EAGLES – Their Greatest Hits 1971-1975 (Rhino) [38 milyon]

2- MICHAEL JACKSON – Thriller (Epic) [33 milyon]

3- EAGLES – Hotel California (Rhino) [26 milyon]

4- BILLY JOEL – Greatest Hits Volume I & Volume II (Columbia) [23 milyon]

5- LED ZEPPELIN – Led Zeppelin IV (Atlantic) [23 milyon]

6- PINK FLOYD – The Wall (Columbia) [23 milyon]

7- AC/DC – Back in Black (Epic) [22 milyon]

8- GARTH BROOKS – Double Live (Capitol Nashville) [21 milyon]

9- HOOTIE & THE BLOWFISH – Cracked Rear View (Rhino) [21 milyon]

10- FLEETWOOD MAC – Rumours (Warner Bros) [20 milyon]

11- SHANIA TWAIN – Come on Over (Mercury Nashville) [20 milyon]

12- THE BEATLES – The Beatles (Apple) [19 milyon]

13- GUNS N’ROSES – Appetite for Destruction (Geffen) [18 milyon]

14- WHITNEY HOUSTON – The Bodyguard (Soundtrack) (Arista) [18 milyon]

15- BOSTON – Boston (Epic) [17 milyon]

16- ELTON JOHN – Greatest Hits (Island) [17 milyon]

17- GARTH BROOKS – No Fences (Capitol) [17 milyon]

18- THE BEATLES – The Beatles 1967-1970 (EMI) [17 milyon]

19- ALANIS MORISSETTE – Jagged Little Pill (Maverick) [16 milyon]

20- BEE GEES – Saturday Night Fever (Capitol) [16 milyon]

21- LED ZEPPELIN – Physical Graffiti (Swan Song) [16 milyon]

22- METALLICA – Metallica (Atlantic/Elektra) [16 milyon]

23- BOB MARLEY & THE WAILERS – Legend (Island) [15 milyon]

24- BRUCE SPRINGSTEEN – Born in the U.S.A. (Columbia) [15 milyon]

25- JOURNEY – Greatest Hits (Columbia) [15 milyon]

Satış sayılarına her ne kadar downloads ve streaming dahil edilmiş olsa da, yeni jenerasyon sanatçılar arasında listenin üst sıralarında yer alan henüz yok. Tepeye en yakın olarak Adele’in 21 albümünü görüyoruz (14 milyon satışla 29. sırada).

 

En Çok Satan Sanatçı ve Gruplar

 

RIAA’ın bir de tüm albümlerinin satış toplamları temel alınarak oluşturulan en çok satış yapan sanatçılar listesi var. Eagles’ın satış rakamlarının güncellenmesinden sonra bu listede de bazı değişiklikler oldu. En önemli değişiklik de önceden beşinci sırada olan Eagles ve dördüncü sırada olan Led Zeppelin’in yer değiştirmesi.

RIAA verilerine göre gelmiş geçmiş en çok satan sanatçı ve grupların güncel listesini aşağıda bulabilirsiniz. Listenin bir önceki hali için buraya tıklayınız.

1- The Beatles [178 milyon]

2- Garth Brooks [148 milyon]

3- Elvis Presley [146.5 milyon]

4- Eagles [120 milyon]

5- Led Zeppelin [111.5 milyon]

6- Michael Jackson [84 milyon]

7- Billy Joel [82.5 milyon]

8- Elton John [78 milyon]

9- Pink Floyd [75 milyon]

10- AC/DC [72 milyon]

11- George Strait [69 milyon]

12- Barbra Streisand [68.5 milyon]

13- The Rolling Stones [66.5 milyon]

14- Aerosmith [66.5 milyon]

15- Bruce Springsteen [65.5 milyon]

16- Madonna [64.5 milyon]

17- Mariah Carey [64 milyon]

18- Metallica [63 milyon]

19- Whitney Houston [58.5 milyon]

20- Van Halen [56.5 milyon]

21- U2 [52 milyon]

22- Celine Dion [50 milyon]

23- Fleetwood Mac [49.5 milyon]

24- Neil Diamon [49.5 milyon]

25- Journey [48 milyon]

Bu listeki sanatçı ve gruplar, en çok satan albümler listesindekilere göre değişiklik gösteriyor. Tek bir albümü rekor seviyede satmamış olsa da, kariyerleri boyunca başarılı albümlere imza atmış Elvis Presley, George Strait, The Rolling Stones, Aerosmith, Bruce Springsteen, Madonna, Mariah Carey, Metallica ve Van Halen gibi sanatçı ve grupları bu listede görebiliyoruz.

 

İlgili yazı: “Beat It” Demo…. Sadece Michael Jackson’ın Sesi ile…

 

İlgili yazı: “Müzik Endüstrisine Bakış”

1. bölüm | 2. bölüm | 3. bölüm | 4. bölüm | 5. bölüm | 6. bölüm

 

İlgili yazı: Bruce Swedien ile Vokal Kaydı Üzerine

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Fotoğraf: Pixabay

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Endüstrisi | Leave a comment

Film Sesleri (1. Bölüm)

Son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de müzisyen ve besteciler tarafından film, video ve dizi müziklerine gösterilen ilgi oldukça arttı. Günümüzün dijital teknolojisi sayesinde bir bestecinin bir film, video veya dizi müziğinin büyük bir bölümünü, hatta bazı durumlarda tamamını, evde kurduğu stüdyosunda çalışarak bitirmesi mümkün hâle geldi. Küçük bütçeli işlerde kendi ev stüdyosunda çalışan besteciler özellikle tercih ediliyor.

Önceleri, müzik yazım aşamasında, MIDI sequencer ve gerekli durumlarda ses kayıt cihazları timecode ile videoya senkronize ediliyor ve görüntü referans alınarak müzik besteleniyordu. Mevcut dijital teknoloji sayesinde işler daha kolay ve çabuk bir hale geldi. Video artık dijital olarak Pro Tools, Logic veya Cubase gibi bir ‘host program’ içine alınıyor ve bu program içinde MIDI, audio ve video birbirlerine senkronize olarak çalışabiliyor.

İşin teknik yönü üzerine uzun uzun yazmak mümkün ancak ben bu yazıda senkronizasyon veya diğer teknik konulara girmek yerine “film sesleri” üzerine genel bilgiler vereceğim. Sinema filmleri de dahil olmak üzere görüntülü herhangi bir program (televizyon dizisi, kısa film, belgesel, tanıtım videosu ve benzerleri) için müzik yazarken tabloyu bir bütün olarak düşünmemiz ve müziğin bu tablo içinde bir parça olduğu iyice kavramamız gerekir. Bu yapabilmek için de “film sesleri” hakkında bilgi sahibi olmamız ve bu seslerin bütün içindeki işlevlerini anlamamız gerektiğini düşünüyorum.

Ses tasarımını yaptığım Hunger adlı filmin Pro Tools ekranından bir kare

 

Görüntü ve Ses

Film ve diğer görüntülü programlarda ses, bazen ekranda gördüklerimizi destekleyen, bazen de görüntünün verilmek istenileni tam olarak veremediği durumlarda eksik kalan noktaları tamamlayan çok önemli bir unsurdur. Çoğu insan film seyrederken sesin öneminin farkında olmaz. Filmde sese dikkat çekmek için yapılacak en basit hareket filmi izlerken sesi kapatmaktadır. Sesin önemli bir unsur olduğu, ses olmayınca fark edilebiliyor!

Bunu yapmak gerekli midir? Bence değildir çünkü Francis Ford Coppola’nın da dediği gibi, ses, seyircilerin üzerinde fark ettirmeden bir etki oluşturuyor. Buradan yola çıkarak sesi yönetmenin “gizli silahı” olarak düşünebiliriz. Bunun bilincinde olan yönetmenler filmlerinde ses konusunda çok titiz davranırlar.

 

Soundtrack Nedir?

Bir film veya herhangi bir görüntülü prodüksiyonun ses kanalı İngilizcede ‘soundtrack’ olarak adlandırılır. Soundtrack terimi her ne kadar popüler olarak bir filmdeki müzik parçalarını ve bu parçalarla oluşturulan albümleri ifade etmek için kullanılsa da esas anlamı bu değildir. “Sound”, “ses”; “track” ise “kanal”dır. ‘Soundtrack’, filmin tüm seslerini barındıran “ses kanalı” anlamına gelmektedir.

 

Filmin Tüm Sesleri

‘Soundtrack’ filmin tüm seslerini barındırır dedik… Peki, “filmin tüm sesleri” ya da “film sesleri” nelerdir? Kategorilere bölebilir miyiz? Bu kategorilere hangi sesler dahildir?

Filmlerde veya diğer görüntülü prodüksiyonlardaki sesleri, diğer bir deyişle “film sesleri”ni üç ana gruba ayırabiliriz:

  • İnsan sesleri
  • Efektler
  • Müzik

 

İnsan Sesleri

Filmlerdeki insan sesleri denilince akla ilk gelen diyaloglar oluyor ama aslında insan sesleri altında üç farklı kategori bulunuyor: monologlar, diyaloglar ve voice-over.

Monolog, Yunancada “tek başına konuşma” anlamına gelen “monologos” kelimesinden gelmektedir. Monolog, filmde oyuncunun kendi kendine yaptığı konuşmadır.

Diyalog, iki ya da daha fazla oyuncunun tarafından yapılan karşılıklı konuşmadır. Diyaloglar genellikle film ve video çekimi sırasında sette kaydedilir. Sette kaydedilen diyaloglar daha sonra teknik veya diğer nedenlerden dolayı stüdyoda değiştirilebilir veya tekrar kaydedilebilir. Bu işleme İngilizcede ADR adı verilir. ADR’ın açılımı “Automatic Dialog Replacement”tır, “otomatik diyalog değiştirme” anlamına gelir. Oyuncular stüdyoda, ekranda filmi seyrederken repliklerini dudak hareketleri ile oturacak şekilde tekrar ederler. Dilimize ‘dublaj’ olarak yerleşilen bu işlemin İngilizcede ADR dışında kullanılan diğer iki adı da ‘looping’ ve ‘dubbing’dir.

İnsan sesleri kategorisinde monolog ve diyaloğun yanı sıra bir de ‘voice-over’ bulunmaktadır. Görüntünün üzerine eklenen ve dudak senkronizasyonu gerektirmeyen “dış ses” olarak verilen konuşmalar ‘voice-over’ olarak adlandırılır. Bunun akla gelen ilk örneği belgesellerdeki anlatıcılardır ama voice-over kurmaca filmlerde de kullanılmaktadır.

 

Efektler

Efektler için çok geniş bir tanım yapacak olursak, “filmde insan sesi ve müzik dışındaki diğer tüm sesler efekttir” desek yanlış olmaz sanırım. Efektler denilince genelde ilk olarak silah, patlama ya da araba çarpışma sesleri gibi gürültülü ve seyirciyi etkileyen sesler akla gelir. Bunlara İngilizcede ‘hard effects’ veya ‘principal effects’ adı verilir.

Öne çıkan bu efektlerin yanı sıra bir de herhangi bir ortamda bulunan arka plan (background) sesler vardır. Bu sesler ambiyans (ambient sounds) olarak da adlandırılır.  Bu gruba örnek olarak açık havada rüzgarın çıkarttığı sesleri veya görüntüde arkada bulunan dereden gelen su seslerini gösterebiliriz.

Tüm bu efektler sette film çekimi sırasında veya sonrasında ya da film çekiminden bağımsız olarak stüdyoda veya çeşitli iç ve dış mekanlarda kaydedilebilir. Alternatif olarak, ihtiyaç duyulan ses efektleri piyasada bulunan ticari efekt kütüphanelerinden satın alınabilir.

Yazının ikinci bölümü okumak için tıklayınız.

 

Bilkent Üniversitesi, İletişim ve Tasarım Bölümü’nde bir video çekimi

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Jeremy Yap | Unsplash

Çizim: 35 mm optik ses kanalı | Wikimedia Commons

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses Tasarımı | 1 Comment