Müzik

Slayer “Raining Blood” Davul Kanalları

Slayer’ın üçüncü albümü Reign in Blood (1986), bir yandan grubun kariyerinde adeta bir dönüm noktası olması, diğer yandan da Amerikan thrash metal akımını şekillendiren albümler arasında yer alması açısından büyük bir öneme sahiptir. Reign in Blood‘ı 1986’da ilk dinlediğimde gerçekten çok etkilenmiştim çünkü albüm bir yandan çok karanlık, diğer yandan da ‘çiğ’ ya da ‘vahşi’ olarak tabir edebileceğim bir enerji ile doluydu (bu ikisi kolay kolay bir araya gelmiyor). Aradan otuz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen albümün üzerimde yarattığı etki ve albüm hakkındaki düşüncelerim hiç değişmedi!

Albümde dikkatimi çeken diğer bir şey daha olmuştu. O zamanlar da prodüksiyon konusuna çok ilgili olduğum için plak kapaklarının arkalarında ve içlerinde yer alan tüm isimlere bakar, albüm nerede kaydedilmiş, prodüktörü kim, kayıt ve miksi kim yapmış, mutlaka okurdum. Reign in Blood‘ın prodüktörünün Beastie Boys ve Run DMC’den tanıdığımız, metal müzikle ilgisi bulunmayan bir isim, Rick Rubin, olduğunu görünce bayağı şaşırmıştım. Tek bir kişinin hem rap ve hip hop, hem de metal müzik üzerine çalışıyor olması o dönemlerde pek görülen bir durum değildi. O günden bu yana Rick Rubin’i hep takip ettim. Red Hot Chili Peppers, Tom Petty and the Heartbreakers, Johhny Cash, Jay Z, Lana Del Ray, Black Sabbath, Metallica, Kanye West ve daha birçokları… Rubin’in çalıştığı sanatçı ve grupların bu kadar geniş bir yelpazeye dağılmış olması benim için gerçekten hep hayret ve hayranlık uyandıran bir durum olmuştur.

Reign in Blood’a dönecek olursak… Yukarıda bahsettiğim o ‘çiğ’ ve ‘vahşi’ enerjide davulun gerçekten çok büyük bir rolü olduğunu düşünüyorum. Reign in Blood ve onu takip eden South of Heaven (1988) albümlerine baktığımızda Dave Lomboardo’nun metal müzikte efsane davulcular arasında yer almasının ne kadar normal bir durum olduğunu kabul etmemek elde değil.

Aşağıdaki videoda albümün kapanış parçası “Raining Blood”ın davul kanallarını dinleyebilirsiniz.

Davulda EQ kullanımı minimum düzeyde. Kick günümüzün metal sound’undan çok uzak, eski rock sound’una daha yakın. Alt frekanslara fazla yüklenilmemiş ama tok bir sesi var. Üst-orta frekanslar açılmamış. Oldukça doğal duyuluyor. Aynı şeyi trampet ve davulun diğer parçaları için de söyleyebiliriz. Hi-hat ve zillerde de herhangi bir abartılı müdahale yok.

00:11-00:35 ile 02:15-02:20 arasındaki özel efekt olarak eklenmiş reverb’ü saymazsak davul genel olarak oldukça ‘kuru’. Bu oldukça isabetli bir karar çünkü bu kadar hızlı bir müzikte uzun ve yoğun reverb, sound’un çamurlu hale gelmesine yol açabilirdi.

Davulu genel olarak ele aldığımızda en çok dikkat çeken özelliklerinden biri davulun her parçasının ve Lombardo’nun her vuruşunun çok net bir şekilde ve tane tane duyulması.

İşin teknik tarafı bir yana, dinlediğimiz bu parçada davul ile ilgili olan en müthiş olan şey bence Lombardo’nun performansı! Unutmayalım ki bu kayıt, editing imkanlarının çok kısıtlı olduğu analog bant dönemlerine ait bir kayıt!

 

Dave Lombardo fotoğraf: Krousky Peutebatre

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

© 2017 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik, Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Nirvana “Smells Like Teen Spirit”… Sadece Kurt Cobain’in Sesi ile…

“Smells Like Teen Spirit”, Eylül 1991’de, Nevermind albümünün çıkışından hemen önce, albümün ilk single’ı olarak yayınlanmıştı. Alternatif rock ve grunge’ın büyük kitlelere ulaşmasında büyük rolü olan Nevermind, o dönem çıkmış olan albümlere göre (istemli olarak) daha az işlenmiş ve daha “çiğ” bir sound’a sahipti. Albüm, Los Angeles’ta, Fleetwood Mac, Tom Petty and the Heartbreakers, Red Hot Chili Peppers, Dio, Foreigner gibi birçok önemli sanatçı ve gruba ev sahipliği yapmış Sound City Studios’ta kaydedilmişti.

Yıllar sonra Nirvana’nın davulcusu Dave Grohl, Sound City (2013) adında, Sound City Studios ve stüdyodaki Neve 8028 kayıt mikseri ile ilgili bir belgesel yaptı. Sayfanın sonuna belgeselin fragmanını ekliyorum, bir göz atın bence.

Yukarıdaki videoda Kurt Cobain’in “Smells Like Teen Spirit” parçasının vokal kanallarını dinleyebilirsiniz.

Vokallerin üst frekansları EQ ile biraz desteklenmiş. Reverb olarak genelde tercih edilen hall ya da plate yerine delay/ambiance karışımı kullanılmış.

Vokaller tek başına çok cazip sound etmese de parçada miksin içine çok başarılı bir şekilde oturuyor. Miks Üzerine: Müzik Prodüksiyonlarında Miks Teknikleri ve Çeşitli Yaklaşımlar adlı kitabımda ve “Miks Tamamlandıktan Sonra” başlıklı blog yazımda da belirttiğim gibi, miksin bir bütün olduğunu, içindeki seslerin tek başlarına değil, bu bütün içinde nasıl duyulduklarının önemli olduğunu ve bu bütününün de parçaya, diğer bir deyişle müziğe hizmet etmesi gerektiğini hiçbir zaman unutmamalıyız.

 

Sound City (belgesel fragman)

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

© 2017 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik, Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Queen & Bowie “Under Pressure” Vokal Kanalları

Queen, 1981 yazında Hot Space albümünün kaydı için İsviçre’de Mountain stüdyolarındayken, David Bowie de aynı stüdyoda Cat People filminin müziklerini kaydediyormuş. Bir gece Bowie, Queen’in “Cool Cat” parçasına geri vokal yapmak için Queen’in kaydına uğramış, bu sırada hep birlikte yeni bir parça yazmaya karar vermişler.

John Deacon’ın bas gitar partisyonu üzerine kurulan parçanın ismi ilk olarak “People on Streets” olarak düşünülmüş ama Bowie’nin önerisiyle “Under Pressure” olarak değiştirilmiş. Parça, kayıtları dahil (miks hariç) 24 saat içinde tamamlanmış.

Aşağıdaki videoda parçanın vokal kanallarını dinleyebilirsiniz.

Kulağımıza ilk çarpan uzun bir reverb oluyor. Süresi uzun olsa da reverb, parçanın miksinin içine çok iyi oturuyor. Burada en önemli etkenlerden biri reverb’ün alt frekanslarının low cut filtre ile kesilmiş, üst frekansların da azaltılmış olması. Vokalleri tek başına dinlediğimizde reverb her ne kadar biraz fazla orta-frekans ağırlıklı (mid) gelse de miksin içinde her şey yerli yerinde duyuluyor. Bu da bize kanalları tek tek değil de her zaman bir bütün içinde değerlendirmemizi bir defa daha hatırlatıyor.

01:43’te “turned away from it all like a blind man” sözleriyle başlayan bölümde reverb kullanılmamış, bunun sebebi de vokalleri bize mümkün olduğunca yakın duyurmak. Çeşitli yerlerde delay efekti duyuyoruz. Bunlara ek olarak vokalleri biraz geniş duyurmak için modülasyon efektleri kullanılmış.

Parçanın vokal düzenlemelerinin ne kadar büyük ustalıkla yapıldığını söylemeye gerek yok sanırım.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

 

© 2017 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik, Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Dio “Holy Diver” Vokal Kanalları

Dio_Holy_Diver

Ronnie James Dio (1942-2010), bana ve daha birçoklarına göre, hard rock ve heavy metal dünyasının gelmiş geçmiş en önemli solistlerinden biridir. Rainbow ile Ritchie Blackmore’s Rainbow, Rising, Long Live Rock’n’Roll; Black Sabbath ile Heaven and Hell, Mob Rules; soyadını taşıyan Dio adlı grubu ile Holy Diver, The Last in Line ve Sacred Heart gibi kendi müzik türünde klasik olarak kabul edilen birçok albüme imzasını atmıştır.

Dio’nun en bilinen parçalarından biri Holy Diver (1983) albümüne ismini veren “Holy Diver”dır. Aşağıdaki video, “Holy Diver” parçasının vokal kanallarından oluşuyor.

Vokalleri dinlerken bence ilk olarak dikkat çeken nokta, Dio’nun vokallerinin entonasyon açısından ne kadar düzgün olduğu… Bugün entonasyon eskisi kadar büyük bir sorun değil. Vokalistin performansı genel olarak iyiyse, kaydı Auto-Tune veya Melodyne gibi bir “pitch correction” plug-in’i sayesinde mükemmele yaklaştırmak mümkün. Ancak Dio’nun Holy Diver albümünü kaydettiği yıllarda böyle bir teknoloji yoktu. Bu parçadaki vokaller sadece ve gerçekten kabiliyetin ve müzisyenliğin ürünü; teknolojinin değil.

Kompresör bayağı iddialı bir şekilde kullanılmış ancak vokalin ve müziğin yapısı ile iyi uyuşuyor.

Uzun bir reverb kullanılmış. Miksin tamamını dinlediğinizde reverb tonlamasının miks ile iyi bir şekilde uyuştuğunu duyuyoruz.

Analog bant döneminde en büyük problemlerden biri kanal sayısıydı. 80’li yıllarda Batı ülkelerindeki stüdyolarda standart olarak 24 kanal makara bant kayıt cihazları kullnılıyordu. 1:59-2:43 arasında giren ritm gitardan anladığım kadarıyla kanal sayısı zar zor yetmiş ve solonun altındaki ritm gitarı vokal kanallarından birine kayıt etmişler (ya da vokallerin en son kaydedildiğini varsayarsak vokal kanallarından birini gitar kanalına kaydetmiş de olabilirler).

R.I.P. Ronnie James Dio. Bize bıraktğın müzikler için sana ne kadar teşekkür etsek azdır.

Dio_Heaven-N-Hell_2009-06-11_Chicago_Photoby_Adam-Bielawski_horizontal

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Yazı: Ufuk Önen 2017

Fotoğraf: Photobra | Adam Bielawski (Own work) [CC BY-SA 3.0 or GFDL], via Wikimedia Commons

Posted in Müzik, Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Tanerman EP (Produced by Ufuk Önen)

Tanerman_EP_2015_cover_600x600

Tanerman, genç bir DJ ve beatmaker, aynı zamanda da MIT ödüllü bir girişimci. Ağırlıklı olarak rap ve hip hop üzerine çalışıyor. Tanerman’in Anıl Piyancı, Grogi, Sansar Salvo, Aga B, Evre, Xir ve No. 1’in de yer aldığı bir EP projesi var; ben de bu EP’nin prodüktörlüğünü yaptım. EP’nin kayıtlarını Seshouse stüdyosunda, miks ve mastering’ini de Pieter Snapper ile birlikte Babajim İstanbul stüdyosunda tamamladık. Tanerman EP, 15 Ekim 2015’te iTunes Store’da yayınlandı, satın almak için tıklayınız.

Tanerman, Pieter Snapper, Ufuk Önen (Babajim İstanbul)

Tanerman, Pieter Snapper, Ufuk Önen (Babajim İstanbul)

EP’de yer alan parçalar:
Tanerman feat. Aga B & Evre – “Tak Kapşonu”
Tanerman feat. Anıl Piyancı & Grogi – “Kanımda Pes Etmek Yoktur”
Tanerman feat. Xir & No 1 – “Bitmeyen Mücadele”
Tanerman feat. Sansar Salvo- “Sokağa Döner”

EP’den çıkan ilk single “Bitmeyen Mücadele” için hemen hemen tamamı Bilkent Üniversitesi mezun ve öğrencilerinden oluşan bir prodüksiyon ekibi tarafından video klip çekildi. Yönetmenliğini Buğra Alkıroğlu, prodüksiyonunu Berk Mertel’in yaptığı klip, 25 Ağustos’ta YouTube’da yayınladı ve ilk 36 saat içinde izlenme sayısı 10 bini geçti. Klibi aşağıda bulabilirsiniz. Ek olarak, yine aşağıda EP’deki tüm parçaları dinlemek için de bir playlist var.

 

Bitmeyen Mücadele (official video):

 

Parçaları Youtube üzerinden dinlemek için:

 

Proje için Burak Koç tarafından hazırlanan “teaser”:

 

Aslında bu proje Tanerman ile ilk ortak projemiz değil. Daha önce Girl in a Box adlı proje kapsamında ‘No Turning Back” adlı bir parça yapmıştık. Parçanın “lyric video”su hemen aşağıda:

Proje ile ilgili gelişmeleri duyurmaya devam edeceğiz; beni Twitter’da takip edin! @ufukonen

Tanerman_and_UfukOnen

Tanerman ve Ufuk Önen

Ufuk Önen (Babajim İstanbul)

Ufuk Önen (Babajim İstanbul)

 

 

Posted in Müzik | 1 Comment

“Beat It” Demo…. Sadece Michael Jackson’ın Sesi ile…

Quincy Jones ve Michael Jackson

Micheal Jackson ve Thriller (1982) albümünün prodüktörü Quincy Jones

 

Michael Jackson genellikle solistliği ve dansçılığı ile bilinir ancak Jackson’ın diğer bir yeteneği de şarkı yazarlığıydı. Müzik tarihinin en çok satılan albümlerden biri olan Thriller‘da bulunan dokuz parçadan dördü Michael Jackson’ın imzasını taşır: “Wanna Be Startin’ Something”, “The Girl Is Mine”, “Billie Jean” ve “Beat It”. Bunun yanı sıra Bad (1987) ve Dangerous (1991) albümlerindeki parçaların hemen hemen hepsinde Michael Jackson’ın imzası vardır.

Michael Jackson ‘okullu’ bir müzisyen değildi. Çaldığı enstrümanlar vardı ancak hiçbir enstrümanı eğitimli bir müzisyenin çaldığı gibi çalamıyordu. Müzik teorisi veya kompozisyon eğitimi de almamıştı. Ses ve müzik teknolojilerinin çok kısıtlı olduğu o yıllarda, enstrüman ve kompozisyon konusunda fazla donanımlı olmayan bir müzisyen stüdyoya gidip “ben bir parça yaptım” dediğinde aslında gerçekten söylemek istediğinin “kafamda bir melodi dolanıyor, mırıldanayım, bakalım bir şeyler yapabilir miyiz?” olduğunu düşünürüz… Michael Jackson için bu geçerli değildi!

Michael Jackson yazdığı parçayı düzenlemesi ile birlikte kafasının içinde “duyabiliyor” ve bunu sadece sesini kullanarak aktarabiliyordu!

Eğer bu yazdığımı abartılı buluyorsanız “Beat It”in aşağıdaki demosunu dinleyin. Demo sadece Michael Jackson’ın sesinden oluşuyor. Kafasında duyduğu düzenlemeyi kanal kanal banta aktarmış! O kadar başarılı ki, hadi düzenlemeyi bir yana bırakın, davul veya ritm enstrümanı olmamasına karşın ‘groove’u tam anlamıyla hissediyoruz!

 

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

© 2015 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik, Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Tanerman & Ufuk Önen Mono Synths

Tanerman ve Ufuk Önen: Mono synth ücretsiz ses bankası

Tanerman ile birlikte hazırladığımız mono synth seslerini hediye ediyoruz! Ses bankası için hazırlanan duyuru metnini aşağıda bulabilirsiniz. Bankayı indirmek için e-mail listemize kayıt olmanız yeterlidir. Konfirmasyon için gelen mesajı onayladıktan sonra verilen linkten bankayı indirebilirsiniz.

Tanerman ile birlikte üzerinde çalışmakta olduğumuz proje ile ilgili bilgi almak için tıklayınız.

Tanerman, şu ana kadar çalıştığı hip hop/trap projelerinde altyapılarını üretirken kullandığı ve yazdığı synth seslerini Türkiye’nin en önemli ses mühendislerinden Ufuk Önen ile bir araya gelerek TANERMAN & UFUK ÖNEN MONO SYNTHS ismiyle müzik yapımcı, beatmaker ve DJ’lerin kullanımına sunuyor.

Native Instruments – Massive için üretilen bu ses bankasında kullanıma hazır 23 adet mono synth bulunuyor. İlhamını hip hop’un günümüzde beslendiği kaynaklardan belki de en önemlisi olan elektronik müzikten alan bu synth ses bankası Tanerman’ın da prodüksiyon şifrelerini taşıyor.

Aynı anda sadece tek bir nota üretebilien synthesizler’lar monofonik (monophonic), aynı anda birden fazla nota üretebilenler ise polifonik (polyphonic) olarak adlandırılmaktadır. Polifonik synthesizer’lar akor gibi aynı anda birden fazla nota gerektiren uygulamalar, monofonik synthesizer’lar ise temel olarak solo/lead ve bas türü sesler için kullanılmaktadır.

ÜCRETSİZ olarak indirebileceğiniz TANERMAN & UFUK ÖNEN MONO SYNTHS bankasının seslerine kulak vermek için kendi sesleriyle oluşturulmuş demosunu dinleyebilirsiniz.

Tanerman & Ufuk Önen Mono Synth ses bankasını indirmek için lütfen mesaj istemize üye olun.


**

Posted in Müzik, Ses ve Müzik Teknolojileri | Leave a comment

Geçmişe Yolculuk: 70’ler, 80’ler, 90’lar… Ankara ve Stüdyolar…

Alper Yarangümeli (Dr. Skull)

Alper Yarangümeli (Dr. Skull)

 

“Şimdiki gençler çok şanslı.” “Bizim zamanımızda hiçbir şey yoktu, ne zorluklar çektik.” “Bugün sizin sahip olduğunuz imkanlar bizde olsaydı neler yapardık neler!” Her jenerasyon, bir önceki jenerasyondan bu veya buna benzer sözler duymuştur. Aslında bir bakıma doğrudur da… Son gelen jenerasyon daha önce gelenlerin inşa etmiş olduğu altyapı ve yarattığı imkanlar üzerinden gittiği için kendisinden öncekilerin karşılaştığı zorlukları otomatik olarak aşmış oluyor. Ama tabii bu demek değil ki son yani mevcut jenerasyon için her şey toz pembe ya da her yer güllük gülistanlık. Her zamanın, her devrin, her neslin kendine göre problemleri ve zorlukları var. Bu, her alanda olduğu gibi müzik için de geçerli.

Ben sizi bu yazıda geçmişe doğru ufak bir yolculuğa çıkartmak istiyorum ama hemen belirteyim, amacım kesinlikle “biz zamanında çok zorluklar çektik, şimdiki gençler çok şanslı, çok rahat” gibi bir mesaj vermek değil. Yukarıda da yazdım, tekrar ediyorum, her dönemin kendine göre zorlukları var. Önemli olan sizden öncekilerin açtığı yolda yürüyüp, yolun bittiği yerde işi devralıp sizden sonra gelenler için yeni yollar açmak.

Bu arada, şunu da belirtmeden geçemeyeceğim… Elimden geldiğince yeni yapılan müzikleri takip ediyorum, çevremde ya da Türkiye genelinde yeni kurulan, genç elemanlardan oluşan gruplara bakıyorum, hatta lise gruplarına yönelik yarışmalarda jüri üyeliği yapıyorum. Çok iyi müzisyenler ve gruplar görüyorum ve bu beni gerçekten çok mutlu ediyor. Peki, teknoloji ve imkanlar sayesinde mi yetişiyor bu iyi müzisyenler? Hayır! Ancak şöyle bir şey var, teknoloji ve eldeki imkanlar sayesinde kabiliyetli müzisyenler, eğer çalışkanlarsa ve ellerindeki imkanları değerlendirmeyi de biliyorlarsa çok hızlı yol alıyorlar. Sonuç olarak yine kabiliyet, çalışkanlık ve bu işe tutkuyla bağlanmak şart ancak bugünün teknolojisi ve imkanları genç müzisyenlerin basamakları daha hızlı çıkmasına yardımcı oluyor. Yarışmalarda bakıyorum, bazı liseli gruplar, 80’lerde veya 90’lardaki üniversiteli iyi grupların seviyesinde müzik yapıyor. Bu, bence, harika bir şey!

Sadık Sağlam

Sadık Sağlam

 

2009’un yazında üç arkadaşımla beraber Ankara ve rock müzik üzerine bir belgesel yapma fikri ortaya attık. Çalışma başlığı olarak da şunu seçtik: Gri Değil, Siyah! Ankara Rocks! Araştırma ve planlama sürecinden sonra 2010 yılında röportajlara başladık. Proje hala devam ediyor. Sadece müzik yapımı konuşmuyoruz ama ben burada Ankara Rocks için yaptığımız röportajlarda, müzik yapımı ile ilgili konuştuklarımızdan küçük bir kesit vermek istiyorum sizlere.

Benim jenerasyonum, yani 80’lerde müzik yapmaya başlayan jenerasyon, o yıllarda müziğe, müzik aletlerine, prova ve kayıt imkanlarına çok zor ulaşırdı. Her şey için savaşmamız, hep kendimize yol açmamız gerekirdi. Geçenlerde çok eskilerden arkadaşım Buğra Karabey (Lychgate, Tayga) ile sohbet ediyorduk, şöyle biz benzetme yaptı: “Biz kuzey denizindeki buzkıran gemiler gibiydik.” Bence çok doğru… Buzları kıra kıra kendimize yol açmaya çalışıyorduk.

1980’lerde bizim imkanlarımız çok kısıtlıydı ancak bizden öncekilerin işi daha da zormuş. Ankara Rocks için yaptığımız röportajlarda Ankara’nın duayen isimlerinden Sadık Sağlam (Axe, King Bees, Nightlife vb.) 70’lerde nasıl prova yaptıklarını anlattı bize: “[Ankara] Ulus’ta Yiba Çarşısının altında, araba tamir edilen yerlerde biz provalar yapardık. Kiralardık orayı. Tabii oranın da pencereleri filan kırık, kışın biz atkılarla, eldivenleri kesip, soğukta üşüye üşüye provalarımızı yapardık.” Araba tamirhaneleri, depoşar, Cebeci Stadı’nın kalorifer dairesi, diğer benzeri yerler, kısaca gürültünün problem olmayacağı her yer onlar için prova stüdyosuymuş. Buna düğün salonları da dahil. Ankara’nın köklü rock bas gitaristlerinden Mehmet Öztürk anlatıyor: “O zaman çalışacak yer yoktu, biz de düğün salonlarına gidip sizin orkestranız olalım, düğün olmadığı zamanlar burada prova yapalım diye işe başlıyorduk . . . Tabii herifler ‘çok gürültü yapıyorsunuz kardeşim’ falan diyorlardı.”

Mehmet Öztürk

Mehmet Öztürk

 

Biz 1980’lerde bizden öncekilere göre daha iyi durumdaydık. İyi durumdaydık diyorum çünkü saat ücreti karşılığında kiralayabileceğimiz prova stüdyoları vardı. Vardı ama bu stüdyoların ve içindeki müzik aletleri ile diğer cihazların durumları gerçekten içler acısıydı. Ankara Rocks için yaptığımız röportajların birinde Mete Kuteş (Hazy Hill, Kara Kedi) bu stüdyoların durumunu o kadar iyi aktardı ki, dokunmadan aynen buraya ekliyorum: “O dönemki stüdyolar, hakikaten felaketti diyebilirim. Şu andakilerle karşılaştırılmaz bile. Mesela şimdi bütün stüdyolarda klima var ki bundan 20 sene önce hayal bile edemezdiniz böyle bir şey. Her şeyi geçin, bunlar ya depo olarak düşünülen yerlerdi, yerin altına girerdiniz, böyle acayip yangın merdiveni gibi bir şeyi döne dolaşa inerdiniz, ya da kömürlük olarak düşünülmüş mekanlardı. Rutubetli, iğrenç sigara kokuları altında… Hiçbirinde amfi bulunmaz, enstrüman bulunmaz. Davul denilen şey, uzaktan davula benzer ama başına oturduğunuz zaman deri namına bir şey taşımayan, üstünde kat kat bant, ziller kırık, ayaklar yalama, sound yok, vokal gelmez, gitar gelmez, o gelmez, bu gitmez, felaket…”

Zaman içinde bazı üniversiteler, özellikle Hacettepe ve ODTÜ, öğrencilerinin kurduğu gruplara destek vermeye başladı. 80’lerde Ankara’nın en sıkı gruplarından Dr. Skull, Hacettepe Tıp’ta okuyan dört öğrenciden oluşuyordu. Skull’ın başındaki “Dr.” ünvanı da buradan gelmektedir. Dr. Skull’ın Hacettepe Üniversitesi’nde bir müzik çalışma odası vardı. Diğer gruplar kiralık stüdyolarda saat sınırlamalarına bağlı kalırdı; hem zaten sayısı az olan stüdyolarda yer bulmak zordu, hem de saat başına ücret ödenirdi, bu da öğrenciler için çok da kolay bir şey değildi. Dr. Skull, Hacettepe Üniversitesi’nin kendilerine verdiği çalışma odası sayesinde bu zorluğu aşmıştı. Dr. Skull’ın davulcusu Alper Yarangümeli o dönemlerin imkanları göz önüne alındığında çok şanslı bir grup olduklarını belirtiyor… “Hacettepe de bir çalışma odamız oldu bir şekilde. Biz çok şanslıyız o açıdan. Ve çok çalışıyorduk. Yani mesela album öncesinde günde 8 saat çalıştığımız zamanları hatırlıyorum ben . . . Bu, bizim için şanstı ama diğer gruplar bu kadar şanslı değildi. Herkesin böyle istediği zaman gidip çalışabileceği [yer yoktu], stüdyolara gidiliyordu, oradaki aletler tabii yüzlerce kişi üzerinden geçtiği için çok iyi durumda olmuyordu.” Daha sonra gülerek bazı çalışma odalarında davulların bahçeden toplanan dallarla çalındığını hatırladığını söylüyor ve ekliyor, “acayip bir şey tabii… Şimdi insan düşünemiyor da…”

Mete Kuteş (Hazy Hill, KaraKedi)

Mete Kuteş (Hazy Hill, KaraKedi)

 

Bugün bir dizüstü bilgisayar, bir ses kartı, bir program (yazılım) ve birkaç mikrofonla grubunuza bir “demo” kaydedebilirsiniz. Kayıt muhteşem olmasa da en azından grubunuzun parçalarını dinletebileceğiniz bir “demo” yapabilirsiniz. 70’lerde, 80’lerde ve 90’ların ortalarına kadar kayıt yapmak için ya profesyonel bir stüdyoya gitmek gerekiyordu ki bunların ücretleri öğrencilerden oluşan bir grup için oldukça yüksekti (o zamanlar orta fiyatlı stüdyolar yoktu), ya da tamamen “ev çözümleri” ile bir şeyler yapmak zorundaydınız. Tolga Ergin, Dark Phase’in ilk demosunu birlikte nasıl kaydettiğimizi anlatıyor: “90 yılında yaptığımız demo, aslına bakarsanız dünyadaki örnekleriyle kıyaslandığında, evet, bir kanallı kayıttı. Ama, gülümsüyorum çünkü ilkel şartlarda gerçekleştirilmiş, çok enteresan bir kanallı kayıttı. Prova stüdyosuna gidip ilkel bir kaydediciyle iki üç enstrüman kaydettik . . . Ufuk [Önen] bizim kaydımızı gerçekleştiriyordu. Daha sonra, bir arkadaşımızın evine gidip teybinin üzerine bir mikrofon bağlayıp vokalleri kaydetmiştik. Sonra, yine o teybe solo gitarları kaydetmiştik.”

Aslında batıda o dönemler kasete 4 kanal kayıt yapan cihazlar oldukça yaygındı ancak Türkiye’de pek bulunmuyordu. Tolga’nın bahsettiği cihaz, üzerinde mikrofon girişi olan çift kasetçalarlı bir “teyp”ti. Cihazın bizim için en değerli özelliği sol tarafta çalan kasetin çıkışı ile mikrofon girişinden alınan sinyali birleştirip sağ taraftaki kasete kaydedebilmesiydi. Biz de prova stüdyosunda kasete aldığımız kaydı (davul, gitar, bas gitar) cihazın sol tarafında okuturken aynı anda mikrofon girişinden bağladığımız bir mikrofonla vokalleri sağ tarafta başka bir kasete kaydettik. Böylece sağ taraftaki kasette, prova stüdyosunda kaydedilen davul, gitar ve bas gitar ile birlikte vokaller de oldu. Sonra o kaseti sol tarafa taktık, mikrofon girişinden solo gitarın sinyalini aldık, sol taraftaki kaseti “monitör ederken” üzerine solo gitarı çaldık ve bunları sağ tarafa kaydettik. Solo gitarların kaydı ile birlikte sağ taraftaki kasette, demo “kendinden miksli” bir şekilde hazır oldu.

Belki ileriki tarihlerde Ankara Rocks için yaptığımız röportajlardan müzik teknolojisi ve müzik yapımı ile ilgili bazı kesitler paylaşırım yine sizlerle. Yazının başında da belirttiğim gibi amacım kesinlikle “biz zamanında çok zorluklar çektik, şimdiki gençler çok şanslı, çok rahat” gibi bir mesaj vermek değildi. Sadece o dönemleri yaşamamış olanlar için o zaman bu işler nasıldı, biraz bilgi vermek istedim. Anlatması zevkli… Nostalji arada bir çok güzel geliyor… Ama o kadar! Ben bugünün ses ve müzik teknolojisi imkanlarından çok memnunum.

Selim Eralp, Tolga Erkin, Erkin Şahin (Dark Phase)

Selim Eralp, Tolga Erkin, Erkin Şahin (Dark Phase)

 

 

 

@UfukOnen (Twitter)Ses ve müzik teknolojileri, müzik prodüksiyonu, ses tasarımı ve benzeri alanlar ile ilgili haberler, düşünceler ve paylaşımlar için beni Twitter’da takip edebilirsiniz: https://twitter.com/UfukOnen


Sound_2012_06_Haziran
Bu yazı Sound dergisinin Haziran 2012 sayısında yayınlanmıştır. © 2012 Ufuk Önen. Bu yazının tüm hakları saklıdır. İzinsiz olarak kullanılamaz, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntı yapılamaz.

Posted in Müzik, Müzik Endüstrisi, Müzik Prodüksiyonu | 1 Comment

2011’de Çıkan Albümlerden Beğendiklerim

Biraz geç oldu ama 2011’de çıkan albümler içinde en beğendiklerimi liste haline getireyim dedim. Liste, albümlerin kapakları ile birlikte aşağıda. Listenin sıralamasını grup ve sanatçı isimlerine göre alfabetik olarak yaptım.

Joss Stone’un LP1 ve Sixx: A.M.’in This Is Gonna Hurt albümlerine özellikle dikkat çekmek istiyorum.

Jane’s Addiction’ın The Great Escape Artist grubun eski çizgisiden biraz daha farklı ama iyi bir albüm.

Normalde Foo Fighters’ın benim hazırladığım bir listede bulunması pek olası değil ama Wasting Light gerçekten iyi bir albüm, eklemeden edemedim.

Beast, The Hunter ve TH1RT3EN, üçü de sıkı metal albümler (2012’de olduğumuzu düşünrsek) ama sanırım bunların içinde en öne çıkan The Hunter.

The World Is Yours tartışmasız çok iyi Motörhead albümü, tavsiye ederim. Lemmy’nin proje grubu The Head Cat’in Walk the Walk… Talk the Talk… albümü hem Motörhead hem de klasik rock’n’roll sevenler için çok eğlenceli.

Endgame ve Let’s Cheer to This‘i dinlemediyseniz mutlaka dinleyin.

I’m With You bence oldukça samimi olmuş.

Listemde country tadında da dört albüm var: Paper Airplane, Hell on Heels, Stronger ve Concrete

 

2011_-_Paper_AirplaneAlison Krauss & Union Station – Paper Airplane 2011_-_BeastDevilDriver – Beast 2011_-_Wasting_LightFoo Fighters – Wasting Love
2011_-_The_Great_Escape_ArtistJane’s Addiction – The Great Escape Artist 2011_-_LP1Joss Stone – LP1 2011_-_The_HunterMastodon – The Hunter
2011_-_TH1RT3ENMegadeth – TH1RT3EN 2011_-_The_World_Is_YoursMotörhead – The World Is Yours 2011_-_Hell_on_HellsPistol Annies – Hell on Heels
2011_-_Im_With_YouRed Hot Chili Peppers – I’m With You 2011_-_EndgameRise Against – Endgame 2011_-_StrongerSara Evans – Stronger
2011_-_This_Is_Gonna_HurtSixx: A.M. – This Is Gonna Hurt 2011_-_Lets_Cheers_to_ThisSleeping With Sirens – Let’s Cheer to This 2011_-_ConcreteSunny Sweeny – Concrete
 2011_-_Walk_the_Walk_Talk_the_TalkThe Head Cat – Walk the Walk… Talk the Talk…
Posted in Müzik | Leave a comment

Elektronik Müziğin Öncüleri ve Ses Kültürü

1334271835-cage-jungcurrents

John Cage

1940’ların sonunda, Avrupa’da, hem müzik hem de ses kültürü açısından büyük önem taşıyan iki akım gelişti: Paris’te Pierre Schaeffer’ın önderliğini yaptığı musique concrète ve Köln’de Werner Meyer-Eppler, Robert Beyer ve Herbert Eimert tarafından ortak bir çalışma ile geliştirilen elektronische musik. Bu iki akım modern elektronik müziğin temelini oluşturmaktadır, bu yüzden müzik açısından önemli bir yere sahiptirler. Bu iki akımın ses kültürü açısından taşıdığı değer ise geleneksel enstrümanları ve müzikal formları kullanmak yerine doğada bulunan ya da elektronik olarak üretilen sesleri, müzik entrümanları ile birleştirerek veya birleştirmeden, çeşitli teknikler icat ederek, bant kayıt ve diğer elektronik cihazları adeta enstrüman gibi kullananarak kompozisyon haline getirmesidir.

Musique concrète, “gerçek müzik” anlamına gelmektedir. Pierre Schaeffer (1910-1995) önderliğinde gelişen bu akımda doğada bulunan ya da hayatta duyabileceğimiz, karşılaşabileceğimiz tüm sesler (dalga sesleri, gökgürültüsü, tren veya araç gereç sesleri vb.) müziğin bir parçası olarak kompozisyonda yer alır. Schaeffer, musique concrète ile, belli bir armoni, ton, ritm veya forma bağlı kalmadan ve “gerçek” sesler kullanarak yepyeni bir müzikal yapı ortaya çıkartmayı amaçlamıştır. Schaeffer, çalışmalarında bant kayıt cihazları kullanmış ve cihazlar ile farklı teknikler denemiştir. İngilizce’de bunlara “tape manipulation techniques” adı verilmektedir. Müzikal kompozisyonlarını gerçekleştirirken makara bantlar ile “loop”lar yapmış ve bunun yanı sıra bantları keserek ve kesilmiş bölümlerin yerlerini değiştirip birbirlerine ekleyerek farklı düzenlemeler ortaya çıkarmıştır. O tarihlerde makaralı bant kayıt cihazları ile yapılan “loop”lar artık günümüzde bilgisayarlar ile yapılmakta ve bir çok farklı müzik türünde kullanılmaktadır. İngilizce’de “tape splicing” adı verilen bantı fiziki olarak kesme işi ise günümüzde bilgisayarlarda sayısal ses dosyaları üzerinde kolaylıkla gerçekleştirilmektedir. Bantı fiziki olarak kestikten sonra “undo” şansı yoktur ancak dijtal sistemlerde bir veya bir kaç adım geriye dönmek çok kolaydır. Bunun yanı sıra, analog sistemlerde bantları kesip, kesilmiş bölümlerin yerlerini değiştirmek mümkündür ancak bir bölüm birden fazla defa kullanılmak istenildiğinde, oluşacak jenerasyon kaybını göze alarak o bölümü bir başka banta veya bantlara kaydetmek gerekir. Dijital sistemlerde ise jenerasyon kaybı gibi bir problem olmadığı için herhangi bir bölüm istenilen sayıda çoğaltılabilir. Schaeffer, analog bantlarla, günümüzde bilgisayarla kolayca yaptığımız “copy-paste” işini başarmıştır. Bunlara ek olarak müzik enstrümanlarının seslerinden aldığı bazı parçaları diğer seslerle birleştirerek kompoziyonlarında kullanmış, bir bakıma “sampling” (örnekleme) işlemi gerçekleştirmiştir.

Musique concrète akımının diğer öncülerinden biri ise Fransız Radyo Televizyonu RTF’de (Radiodiffusion-Télévision Française) Pierre Schaeffer ile birlikte çalışan Pierre Henry’dir. Schaeffer ve Henry’e daha sonraları Edgard Varèse de (1883-1965) katılmış, birlikte çalışmalar yapmışlardır. RTF, Schaeffer’ın girişimleri sonucunda, 1951’de Paris’te bir elektronik müzik stüdyosu kurmuştur.

1953’te, Köln’de, Werner Meyer-Eppler, Robert Beyer ve Herbert Eimert önderliğinde ve NWDR (Nordwestdeutscher Rundfunk; Kuzey Doğu Alman Yayın Kuruluşu) desteği ile bir elektronik müzik stüdyosu kurulmuştur. Elektronische musik akımına ev sahipliği yapan Meyer-Eppler, Beyer ve Eimert’ın stüdyosu dünyanın en tanınmış elektronik müzik stüdyolarından biridir. 20. ve 21. yüzyılların en önemli ve sıradışı bestecilerinden biri olarak kabul edilen Karlheinz Stockhausen (1928-2007), Schaeffer’ın RTF’deki stüdyosundan sonra, burada da çalışmalar yapmıştır. Musique concrète ve elektronische musik akımlarında kullanılan teknikler (bant manipulasyon teknikleri vb.) hemen hemen aynıdır. Bu iki akım arasındaki en önemli fark, musique concrète akımında doğal, endüstriyel, kısaca günlük hayatta karşılaşabilinecek seslerin kullanılması, elektronische musik akımında ise osilatör, ton üreteci gibi çeşitli cihazlar aracılığıyla tamamen besteciler ve mühendisler tarafından elektronik olarak üretilmiş sinyal ve seslerin kullanılmasıdır.

Avrupa’da bu gelişmeler olurken New York’ta John Cage, Morton Feldman, Christian Wolff ve Earle Brown, Music for Magnetic Tape Project (Manyetik Bant için Müzik Projesi) adlı bir çalışma grubu kurmuştur. Bu grubun kullandığı bant manipulasyon ve diğer teknikler musique concrète ve elektronische musik akımlarında kullanılan teknikler ile aynıdır ancak grubun kompozisyon teknikleri bu diğer iki akımdan farklılık göstermektedir. İlk yaptıkları projede manyetik bant parçalarına kaydedilmiş 600 farklı ses kullanmışlar ve bu bant parçalarının sıralarını rastlantısal olarak belirlemişlerdir. John Cage, sonraları, yazımı veya icrası kısmen ya da tamamen şans ve rastlantısallığa dayalı eserler ortaya koymuştur.

John Cage (1912-1992) denilince akla gelen ilk eser muhtemelen 4’33” (1952) adlı parçadır. Dört dakika ve otuzüç saniyelik sessizlikten oluşan ve birçokları tarafından “sessiz parça” (“silent piece”) olarak adlandırılan, herhangi bir enstrüman veya enstrüman grubu için bestelenmiş bu parça, 1950’lerde yazıldığını düşünürsek, provakatif olarak tanımlanabilir. 4’33” ilk defa 29 Ağustos 1952 tarihinde piyanist David Tudor tarafından New York’ta yorumlanmıştır. Tudor, dört dakika otuzüç saniye boyunca tek bir nota bile çalmadan piyanonun başında oturmuştur. Parça süresince Tudor sadece bölümler arasında piyanonun kapağını açıp kapatmış, başka herhangi bir hareket yapmamıştır. 4’33” ile Cage, yorumcuyu susturup dinleyicinin ilgisini çevresindeki seslere (konser salonunda diğer dinleyicilerin çıkardığı fısıltı, öksürük ve benzeri seslere) çekmiş, bu seslerle ile rastlantısal bir kompozisyon yaratmış, aynı zamanda dinleyiciyi eserin bir parçası haline getirip etkileşimli (interaktif) bir ortam oluşturmuştur. Cage’in eserleri hem ses kültürü ve bu kültürün gelişimi açısından hem de interaktif ve multimedya teknolojilerinin askeri uygulamalar dışındaki alanlara taşınması ve uyarlanması adına temel oluşturması bakımından büyük önem taşımaktadır.

Cage’in “sessiz parçası”nı yazdığı yıl, New York’ta bulunan Columbia Üniversitesi’ne Ampex marka bir bant kayıt cihazı alınmıştı. Müzik fakültesi öğretim üyelerinden Vladimir Ussachevsky (1911-1990) bu cihazla denemeler yapmaya ve cihazı sadece kayıt için değil müzikal kompozisyonlar için bir entrüman olarak kullanmaya başlamıştı. Ussachevsky, 28 Ekim 1952’de Otto Luening (1900-1996) ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ilk tape music (bant müziği) konserini vermişlerdir.

20 Şubat 1959’da Columbia ve Princeton üniversitelerinin ortak çalışması ve Rockfeller’ın 175 bin dolar tutarındaki maddi yardımı ile Columbia-Princeton Electronic Music Center (Columbia-Princeton Elektronik Müzik Merkezi) kurulmuştur. 1960’larda dünya çapında ün ve saygınlık kazanan merkezin ilk yöneticileri Ussachevsky, Milton Babbitt (1916-) ve Luening’dir. Merkezde çalışmalar yapan ilk besteciler arasında Bülent Arel de bulunmaktadır. Arel (1919-1990), 1959’da Rockefeller bursuyla New York’a gitmiş ve Columbia-Princeton Elektronik Müzik Merkezi’nde çeşitli projelerde görev almıştır. 1962’de Edgard Varèse ile Varèse’nin “Desert” adlı eseri üzerinde çalışmıştır. Daha sonra Türkiye’te dönen Arel, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde bir elektronik müzik laboratuvarı açmak istemiş, bu gerçekleşmeyince Amerika’ya dönmüş ve Yale Üniversitesi’nde kendisinin tasarlamış olduğu bir elektronik müzik stüdyosu kurmuştur.

Avrupa’da musique concrète ve elektronische musik akımları altında ve Amerika’da John Cage ve arkadaşları ile Columbia-Princeton Elektronik müzik Merkezi’nde yapılan tüm bu çalışmalar günümüzdeki modern elektronik müziğin temelini oluşturmaktadır. Bir adım daha ileri giderek bu çalışmaların, içinde elektronik ve dijital unsurlar bulunan tüm müziklere, en azından kullanılan teknikler olarak, öncülük ettiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu çalışmalar sadece müzik olarak değil müzik ve ses teknolojileri açısından da büyük önem taşımaktadır. Bunun yanı sıra bu çalışmalar, geleneksel entrümanlar ve müzik formlarını kullanmak yerine doğal, endüstriyel ve elektronik olarak üretilmiş ses, sinyal ve gürültülerden müzikal kompozisyonlar oluşturmuş, bu sayede ses kültürü ve ses çalışmalarına da büyük katkıda bulunmuşlardır.

Bu yazı Sound dergisinin 2010 Mart sayısında yayınlanmıştır. © 2010 Ufuk Önen. Bu yazının tüm hakları saklıdır. İzinsiz olarak kullanılamaz, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntı yapılamaz.

 

Posted in Müzik | Leave a comment