Müzik Prodüksiyonu

Mono Kanalları Geniş Duyurmak İçin Bir Yöntem

Yıllardan beri tanıtım filmi, belgesel, radyo programı ve podcast gibi görüntülü ve görüntüsüz medya için ses tasarımı ve ses miksi yapıyorum. Üzerinde çalışmam için proje paketini gönderirken prodüksiyon sırasında kaydetmiş ya da projede kullanmak üzere çeşitli kaynaklardan edinmiş oldukları ses dosyalarını da gönderiyorlar. Tahmin edebileceğiniz gibi, bu ses dosyalarının formatları ve kayıt kaliteleri birbirlerinden çok farklı olabiliyor. Projede tüm bu ses dosyalarını bir araya getirip, birbirleriyle uyumlu çalışacak bir şekle sokmak için bayağı ciddi bir çalışma yapmak ve bolca emek harcamak gerekiyor. Bu, başlı başına bir konu. Bir gün bununla ilgili bir yazı yazabilirim. Şimdi gelelim bu yazının esas konusuna…

Mono / Stereo Karmaşası

Format ve kalite karışıklığına ek olarak, gelen ses dosyalarında bir de mono/stereo karmaşası oluyor. Videocuların birçoğu her durumda (tek bir mikrofon ile yapılmış kayıtlar için bile) stereo dosya kullanıyorlar. Hatta siz bir mikrofon ile kayıt yapıp mono bir ses dosyası verdiğinizde, “bu dosyanın bir tarafı eksik” diyerek mono dosyayı stereo bir kanalın bir tarafına yerleştirip, diğer tarafına da aynı dosyayı kopyalıyorlar. O yaptıkları sözde stereo kanalın aslında mono (ya da double-mono) olduğunu anlatmak pek mümkün olmuyor.

Gönderdikleri paketin içinden projede kullanmak üzere müzik dosyaları da çıkıyor. Eğer bunlar çekim sırasında kamera ile kaydedilmiş ses dosyaları ise çok büyük olasılıkla mono oluyorlar (her ne kadar “stereo görünümlü” olsalar da).

Mono Dosyaları Geniş Duyurmak İçin Kullandığım Yöntem

Mono müzik dosyalarını mikste biraz daha geniş duyurabilmek için eskiden beri kullandığım bir yöntem var. Bunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ben bu yöntemi genellikle medya için ses tasarımı ve miks sırasında kullanıyorum ama müzik projelerindeki enstrümanlar için de kullanmak mümkün.

Öncelikle, eğer müzik dosyası stereo formatta ise dosyayı sol ve sağ kanal olarak iki ayrı dosyaya bölüyorum ve birini siliyorum. Dosya, double-mono (yani “stereo görünümlü mono” olduğu için) hangi kanalı sildiğiniz fark etmez.

Bu bölme işini Pro Tools içinde kanalın ismine sağ tuşla tıklayıp “Split into Mono”; Studio One içinde ise View menüsünden Browser penceresini aktif hale getirip, Files sekmesi altında dosyayı bulup, dosya ismine sağ tuşla tıklayıp “Split to Mono Files” komutu ile gerçekleştirebilirsiniz. Bu işlemi diğer DAW’lar içinde de benzer şekillerde yapabiliyor olmanız lazım.

Sol menü: Pro Tools | Sağ menü: Studio One

Daha sonra stereo bir aux kanalı (Pro Tools: “Aux Input” / Studio One: “FX Channel”) açıyorum ve bu kanala basit bir stereo delay plug-in’i insert ediyorum. Pro Tools ile çalışıyorsanız seçeceğiniz plug-in “multi mono plug-in” olmalı (sebebini aşağıda açıklayacağım).

Delay üzerinde hem sol hem de sağ kanal için gecikmeyi 5-15 milisaniye arasında olacak şekilde ayarlıyorum (delay time hem sol hem de sağ kanal için aynı oluyor).

Şimdi geldik işin kritik kısmına… Delay plug-in’i üzerinde kanallardan birinin fazını ters çeviriyorum (sol veya sağ kanal fark etmez).

Bunu Pro Tools içinde yapmak için plug-in üzerindeki “Master Link” butonuna basıp sol ve sağ kanal arasındaki bağlantıyı kırıyorum. Bu sayede plug-in üzerindeki sol ve sağ kanallar birbirlerinden bağımsız olarak çalışabiliyor (yukarıda plug-in açarken “multi mono” seçmemizin sebebi buydu). Ben bu örneğimiz için sol kanalın fazını ters çevirdim.

Studio One içinde stereo plug-in üzerindeki sadece bir kanalın fazını ters çevirmek isterseniz, delay plug-in’inden sonra Mixtool plug-in’ini açıp “Invert Left” veya “Invert Right” seçeneğini işaretlemeniz yeterli. Ben bu örneğimiz için sol kanalın fazını ters çevirdim.

Bu yöntem ile elde ettiğim sonucu aşağıdaki videoda dinleyebilirsiniz. Mono ve stereo simülasyon arasındaki farkı stereo bir sistemde ya da bir kulaklıkla çok rahat duyabilirsiniz!

Mono Uyumluluğu

Bu stereo genişletme tekniğinin en cazip tarafı, sinyal eğer tekrar monoya dönerse faz kaybı ya da faz çakışması gibi sorunların ortaya çıkmaması. Mono uyumluluğu hala çok önemli! Üzerinde çalıştığımız video veya podcast’in mono olarak dinlenme ihtimali hala yüksek!

İlgili yazılar:

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook, Instagram ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

© 2020 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu, Ses Tasarımı | Leave a comment

Alışılmadık Yerlerde ve Şekillerde Kaydedilmiş Ünlü Albümler (2. Bölüm)

İki bölümlük bu yazı dizimde alışılmadık yerlerde ve şekillerde kaydedilmiş ünlü albümlerden gözüme takılanları sizlerle paylaşmak istedim. Birinci bölümü okumak için buraya tıklayınız.

Black Sabbath – Sabbath Bloody Sabbath (1973)

Kaydedildiği yer: Clearwell Kalesi (Gloucestershire, İngiltere)

1970’lerin başı ve Black Sabbath… Grubun en karanlık dönemi… Yeni albümlerini kaydetmek için stüdyo dışında bir yer arıyorlar. Hayaletli olduğu söylenen Clearwell Kalesi’nden daha iyi bir yer olabilir mi?

Sadece kayıt değil, albüm için ön çalışmalar da burada gerçekleştirilmiş. Provaları kalenin zindanında yapmışlar. Tomy Iommi albüme adını veren parça “Sabbath Bloody Sabbath”ın riff’ini zindandaki çalışmalar sırasında yazmış.

“Metal” ve “riff”… Bu iki kelime yan yana gelince ilk aklıma gelen isim her zaman Tomy Iommi olmuştur.

Radiohead – OK Computer (1997)

Kaydedildiği yer: St. Catherine’s Court (Bath yakınları, İngiltere)

Radiohead, OK Computer albümünün büyük bir kısmını 15. yüzyılda inşa edilmiş olan ve Bath şehri yakınlarındaki kırsal kesimde bulunan St. Catherine’s Court adlı bir köşkte kaydetmiş. Vokal ve enstrüman kayıtlarını köşkte bulunan farklı boyutlardaki oda ve salonlarda yapmışlar. Bu oda ve salonların akustiklerini de kaydın bir parçası olarak kullanmışlar.

Köşkte hayaletler olduğu şeklinde rivayetler var. Hatta Thom Yorke verdiği bir röportajda hayaletlerin kendisiyle konuştuğunu söylemişti. Zaten İngiltere’deki hemen hemen bütün eski binalar hayaletli değil mi? 🙂

Red Hot Chili Peppers – Blood Sugar Sex Magik (1991)

Kaydedildiği yer: Laurel Canyon’da bir ev (Los Angeles, ABD)

Hayaletli yerlerde kayıt yapmak sadece İngilizlere özgü bir şey değil. Red Hot Chili Peppers’ın Blood Sugar Sex Magik albümü de hayaletli olduğu söylenen bir evde kaydedilmiş. Bahsi geçen ev, 1960 ve 1970’li yıllarda ünlü film oyuncuları ve müzisyenlerin oturduğu, doğal dokusuna fazla dokunulmamış Laurel Canyon bölgesindeymiş. Evin eski sahibi dünyaca ünlü illüzyonist Harry Houdini’ymiş. Albüm kayıtlarını bu evde kaydetme fikri albümün prodüktörü Rick Rubin’den çıkmış.

Kayıtlar için davulcu Chad Smith hariç tüm grup elemanları bu eve taşınmış. Söylentiye göre Smith hayaletlerden korktuğu için evde kalmayı kabul etmemiş. Gitarist Frusciante evde hayaletlerin olduğunu ama çok arkadaş canlısı olduklarını söylüyor!

Kayıtlar 30 gün sürmüş. Kayıt sürecini merak ediyorsanız Funky Monks (1991) adlı belgeseli seyredebilirsiniz.

Beach Boys – Smiley Smile (1967)

Kaydedildiği yer: Brian Wilson’ın evi (Los Angeles, ABD)

Standart bir stüdyo yerine ev ortamında kaydedilmiş diğer bir ünlü albüm de Smiley Smile. Söz konusu ev Beach Boys’un beyni Brian Wilson’ın evi.

Kayıtları altı hafta süren albüm daha çok radyo prodüksiyonlarında kullanılan bir konfigürasyon ile kaydedilmiş. Cihazlarla ilgili fazla detay bulamadım maalesef. Genellikle parti havasında geçen kayıt sürecinde şarkılar kısa bölümler halinde bantlara kaydedilmiş. Bu kısa bölümler daha sonra birbirlerine eklenerek şarkılar oluşturulmuş. Vokallerin bazıları duş kabininde kaydedilmiş. Reverb için echo chamber olarak boş yüzme havuzu kullanılmış.

Bunlar her ne kadar kulağa deneysel işler olarak gelse de Wilson’ın evinde stüdyo kurmasının iki sebebi olduğu söyleniyor: Birincisi, başka stüdyoların saatlerine bağlı kalmamak, istediği zaman istediği gibi çalışabilmek; ikincisi ise kayıtların stüdyo dışına sızdırılmasını önlemek.

Deep Purple – Machine Head (1972)

Kaydedildiği yer: Grand Hotel (Montrö, İsviçre)

1971 yılında Deep Purple (daha sonra Machine Head adını verecekleri) bir sonraki albümlerini Montrö Caz Festivali’ne de ev sahipliği yapan Montreux Casino’da kaydetme kararı almış. Rezervasyonlar yapılmış, kayıt için Rolling Stones mobil kayıt stüdyosu (kamyonu) ayarlanmış. Kayıttan bir gün önce Montreux Casino’da, Frank Zappa konseri sırasında, Deep Purple’ın “Smoke on the Water” adlı parçasına konu olan yangın çıkmış ve mekan kullanılamaz hale gelmiş.

Bunun üzerine Deep Purple planlarını değiştirmek zorunda kalmış. Kayıtlar için boş duran yakındaki bir otele (Grand Hotel) gitmişler. Mobil kayıt kamyonunu otelin girişine çekmişler. Enstrümanları ve mikrofonları lobiye bağlanan bir koridora kurmuşlar.

Koridorun dış kapıya bağlanan kısmı kayıt ekipmanları ve seslerin yansımasını engellemek için kullandıkları malzemeler yüzünden geçişe kapanmış. Yaptıkları kayıtları binanın dışındaki kamyona gidip dinlemeleri için grup üyelerinin odalardan geçip, balkonlardan dışarı çıkmaları gerekiyormuş. Bu durum sıkıcı bir hal aldığı için grup üyeleri kayıtları dinlemekten vazgeçmiş. İyi çaldıklarına kanaat getirene kadar parçaları üst üste kaydetmişler.

Machine Head, ticari açıdan grubun en başarılı albümüdür. Müzikal olarak da benim favori Deep Purple albümlerimdendir.

Pink Floyd: Live at Pompeii (1972)

Kaydedildiği yer: Pompei (İtalya)

Pink Floyd: Live at Pompeii aslında bir müzik albümü değil; yönetmenliğini Adrian Maben’in yaptığı seyircisiz bir konser filmi. Filmin görüntü ve ses kayıtları antik kalıntıları ile ünlü Pompei’de gerçekleştirilmiş.

Pink Floyd playback yapmak istememiş, canlı çalma konusunda ısrar etmiş. Durum böyle olunca Londra’dan 8 kanallı bir bant kayıt cihazı ve çeşitli ses kayıt ekipmanları getirtilmiş. Bunları çalıştırmak için yeterli enerji olmadığı anlaşılınca başka bir yerden elektrik çekilmiş.

Seyircisiz olarak gerçekleştirilen bu konser filminin kayıtları dört gün sürmüş. Amfi tiyatronun akustiği ve tiyatroyu çevreleyen doğal ortam sesleri kayıtların bir parçası haline gelmiş.

Orijinali 4-Track Stereo (CinemaScope) formatında olan Pink Floyd: Live at Pompeii, 2016 yılında The Early Years 1965–1972 ve 1972: Obfusc/ation box setlerinin bir parçası olarak 5.1 surround sound formatında yayınlanmıştı.

İki bölümlük bu yazı dizimde alışılmadık yerlerde ve şekillerde kaydedilmiş ünlü albümlerden gözüme takılanları sizlerle paylaşmak istedim. Birinci bölümü okumak için buraya tıklayınız.

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook, Instagram ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

© 2020 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 1 Comment

Alışılmadık Yerlerde ve Şekillerde Kaydedilmiş Ünlü Albümler (1. Bölüm)

İki bölümlük bu yazı dizimde alışılmadık yerlerde ve şekillerde kaydedilmiş ünlü albümlerden gözüme takılanları sizlerle paylaşmak istedim. İkinci bölüm için buraya tıklayınız.

Led Zeppelin – Led Zeppelin IV (1971)

Kayıt yeri: Headley Grange (Hampshire, İngiltere)

Headley Grange 1795 yılında inşa edilmiş eski bir düşkünler yurdu. 1870 yılında Thomas Kemp adlı bir kişi tarafından satın alınmış ve özel mülke çevrilmiş. Headley Grange 1960 ve 1970’li yıllarda birçok sanatçı ve gruba ev sahipliği yapmış. Efsane grup Led Zeppelin, Led Zeppelin III, Led Zeppelin IV, Houses of the Holy ve Physical Graffiti albümlerindeki parçaların bir kısmını burada kaydetmiş. “Stairway to Heaven”ın sözleri grubun Headley Grange’da yaptığı provalar sırasında yazılmış.

Jimmy Page, Led Zeppelin’den önce stüdyo müzisyenliği yapmış bir gitarist. Uzun zaman geçiren müzisyen ve mühendisler bilir, kayıt stüdyoları bazen gerçekten çok sıkıcı, hatta iç karartıcı olabiliyor. Muhtemelen Page de tipik stüdyo ortamında kurtulmak istediği için böyle bir yeri tercih etti.

Ben de kayıt stüdyolarında yıllarımı geçirmiş biri olarak artık yer altındaki stüdyolardan hiç ama hiç hoşlanmıyorum. Stüdyo bence üst katlarda ve mümkünse manzaralı olmalı, bir de mutlaka doğal ışık almalı! En azında kontrol odası! 🙂

Nine Inch Nails – The Downward Spiral (1994)

Kayıt yeri: 10050 Cielo Drive, Beverly Hills (California, ABD)

Trent Reznor Nine Inch Nails’ın en önemli albümlerinden The Downward Spiral‘ın büyük bir kısmını kiraladığı bu evde yazmış ve kaydetmiş. Hikayenin ilginç olan tarafı Sharon Tate ve misafirlerinin Charles Manson’ın “aile üyeleri” tarafından 1969 yılında bu evde öldürülmüş olması. Reznor, evde kurduğu stüdyoya “Le pig” adını vermiş. Bu isim cinayetin olduğu gece evin girişine kanla yazılmış olan “pig” (domuz) kelimesinden geliyor.

Bu hikayeyi ilk defa 90’larda duymuştum. Albümü ne zaman dinlesem bu hikaye aklıma gelir. Bence oldukça ürkütücü!

Tarantino, 2019 filmi Once Upon a Time in Hollywood‘un hikayesinde Sharon Tate ve Manson Ailesi’ne de yer vermişti.

Johnny Cash – At Folsom Prison (1968)

Kayıt yeri: Folsom Eyalet Hapishanesi (California, ABD)

At Folsom Prison, Cash’in 13 Ocak 1968’de Folsom Eyalet Hapishanesi’nde art arda gerçekleştirdiği iki canlı performanstan derlenmiş bir konser albümü. Folsom Eyalet Hapishanesi’nde kayıt yapma fikri Cash’in aklına burayla ilgili bir belgesel seyrettikten sonra gelmiş ama bu fikri hayata geçirmesi biraz zaman almış. Aslında bu gecikme iyi olmuş çünkü bu proje Cash için çok doğru bir zamanda gerçeklemiş. At Folsom Prison, 1960’lı yılların sonunda problemli bir dönem geçirmekte olan Johnny Cash’in kariyerini tekrar canlandıran albüm olmuş.

Bence o yıllar için oldukça orijinal bir fikir!

Albüm tutunca devamı gelmiş, Cash hapishane konser albümlerine devam etmiş.

Ek bilgi olarak, Metallica,”St. Anger” (2003) adlı parçasının video klibini San Quentin Eyalet Hapishanesi’nde çekmişti.

Bruce Springsteen – Nebraska (1982)

Kayıt yeri: Bruce Springsteen’in evi (New Jersey, ABD)

Evde kayıt yapmak bugün artık sıradan bir işlem haline geldi. Eskiden evde kayıt yapabilmek için büyük bir yatırım gerekiyordu. Analog bant kayıt cihazları, mikserler, efekt cihazları… Evinde stüdyoya sahip olan çok az müzisyen vardı.

Bruce Springsteen büyük bir isim. 1980’lerin başında da büyük bir isimdi. Şimdi diyeceksiniz ki, “Springsteen evinde bir stüdyo kurmuş, iyi ses mühendisleri bulmuş ve Nebraska‘yı kaydetmiştir, neresi ilginç bunun?”

İlginç olan Springsteen’in Nebraska‘yı evde kaydetmiş olması değil. İlginç olan, Springsteen’in Nebraska‘yı evde, kendi kendine, 4 kanallı bir kaset kayıt cihazına kaydetmiş olması.

Springsteen bu kayıtlar için sadece Tascam Portastudio ve Echoplex (tape delay efekt cihazı) kullanmış. Kayıtlara daha sonra başka bir stüdyoda dokunulmamış, orijinal halleri ile albüme konulmuş.

Bence Springsteen gibi büyük bir sanatçının o yıllarda böyle bir şey yapması çok cesur bir hareket!

Bir de bu iş tam benim sevdiğim minimal konfigürasyon ile DIY (Do-It-Yourself) kafası!

Nebraska, Rolling Stone dergisinin 2012 yılında yaptığı bir okuyucu anketinde Springsteen’in en beğenilen 5 albümü içinde seçilmişti.

Gorillaz – The Fall (2010)

Kayıt yeri: Çeşitli şehirler (ABD)

Gorillaz grubunun kurucularından Damon Albarn, The Fall albümünün tamamını 32 gün gibi bir sürede turne sırasında, yani yolda ve çeşitli şehirlerdeki otel odalaarında yazmış ve kaydetmiş. Burada esas ilginç olan, Albarn’ın bu işi 2010 yılında iPad ile yapmış olması!

Bence bu da Springsteen’in Nebraska albümü gibi oldukça cesurca yapılmış bir albüm!

Minimal konfigürasyon ve DIY kafası, üstelik de bir mobil cihaz ile!

The Black Keys – Rubber Factory (2004)

Kayıt yeri: Eski bir araba lastiği fabrikası (Akron, Ohio, ABD)

İlk iki albümlerini kaydettikleri ev satılınca yeni albümlerini kaydedebilecekleri bir yer arayan The Black Keys, kullanılmayan bir lastik fabrikasının ikinci katını kiralamış ve Rubber Factory adını verdikleri üçüncü albümlerinin prodüksiyonunu orada yapmış. Tahmin edebileceğiniz gibi Rubber Factory ismi albümün lastik fabrikasında kaydedilmiş olmasından geliyor.

Albümü fabrikada kaydetmeleri bence gayet “cool” bir hareket olmuş ama çok zorluk çekmişler… Fabrika aşırı sıcak oluyormuş, camları açamıyorlarmış ve akustik çok kötüymüş. Bir de eBay’den aldıkları ikinci el kayıt ekipmanı sürekli bozuluyormuş. Beş ay boyunca hem mekanla hem de cihazlarla adeta boğuşmuşlar.

Lastik fabrikası 2010 yılında yıkılmış ama en azından albüm kapağındaki çizimi ile popüler müzik tarihinde yerini almış.

İkinci bölüm için buraya tıklayınız.

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook, Instagram ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

© 2020 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 1 Comment

Kompresör Teknikleri – 3. Bölüm: Sidechain Kompresör Kullanımı

Bu yazı dizisi üç bölümden oluşmaktadır. Şu anda okumakta olduğunuz üçüncü bölüm sidechain kompresör kullanımı üzerine. Diğer iki bölüme aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

Bu teknikleri DAW içinde nasıl uygulayacağınızı Pro Tools ve Studio One ekran görüntüleri ile açıkladım. Uygulamaları Logic Pro, Cubase gibi diğer DAW’larda da benzer şekillerde gerçekleştirebilirsiniz.

Sidechain Kompresör Kullanımı

Sidechain, kompresörün üzerinde bulunan bir kontrol devresidir. Bu devre, sidechain girişindeki sinyale göre kompresörün ne zaman hangi kapasitede çalışacağını kontrol eder. Sidechain, ilk önceleri, ducking tekniği olarak adlandırılan, radyo istasyonlarında anons ve konuşmalar sırasında müziği otomatik olarak kısma işlemi için kullanılmaya başlanmıştı. DJ konuşurken müzik otomatik olarak kısılır, konuşması bittiğinde de müzik normal seviyesine geri dönerdi. Ducking radyolarda hala kullanılan bir teknik.

Tabii sidechain kullanımı sadece radyo programlarındaki anons/müzik dengesini ayarlamakla kısıtlı değil. Müzik prodüksiyonlarında da sıklıkla kullanılıyor.

Müzik prodüksiyonlarında sidechain kompresör tekniği genelde kick gibi vurmalı bir enstrümanın miks içinde kendine yer açabilmesine yardımcı olmak amacıyla kullanılıyor. Sidechain için en klasik örneklerden biri kick ve bas. Kick, bas gitar veya basları çalan synthesizer tarafından maskeleniyorsa, sidechain yöntemi ile bası kısmadan kick’i öne çıkartmak mümkün olabiliyor. Bunu yapmak için bas kanalına bir kompresör insert ediliyor. Kick kanalındaki sinyalin bir kopyası send aracılığı ile bas kanalındaki kompresörün sidechain kapısına gönderiliyor. Bu sayede kick her vurduğunda kompresör bas gitarın sesini çok hızlı bir şekilde kısıyor, kick sinyali kesildiğinde ise kompresör devreden çıkıyor. Kompresör devreden çıkınca bas gitarın sesi yükseliyor ve normal seviyesine geri dönüyor. Bu sayede kick mikste kendine yer açmış oluyor.

Sidechain kullanımını sadece kick ve bas için düşünmek doğru olmaz. Örnek olarak gitarların çok yoğun olduğu bir parçada trampet veya vokale açmak için gitarları gruplayıp, gitar grubunu trampetin vurduğu veya vokalin olduğu yerlerde sidechain tekniği ile biraz aşağıya çekmek mümkün.

Şimdi bu tekniği DAW içinde nasıl uygulayacağımıza bir bakalım.

Pro Tools içinde ilk önce bas kanalına bir kompresör insert ediyoruz [a]. Daha sonra kick kanalındaki sinyali send yoluyla bir bus’a gönderiyoruz. Bu örneğimiz için ben Bus 3’ü seçtim [b]. Bas kanalındaki kompresör üzerinde key input olarak Bus 3’ü seçip sidechain devresini aktif hale getiriyoruz ve kompresörün ayarlarını yapıyoruz [c]. Sidechain tekniğini uygulamış olduk.

Pro Tools içinde sidechain kompresör kullanımı (ekran görüntüsünü büyütmek için üzerine tıklayınız)

Bu uygulamayı Studio One’da gerçekleştirmek için Pro Tools’ta yaptığımız gibi ilk önce bas kanalına bir kompresör insert ediyoruz [a]. Daha sonra kick kanalındaki sinyali send yoluyla doğrudan bas gitar kanalına insert ettiğimiz kompresörün sidechain kapısına gönderiyoruz [b]. Kompresör üzerinde sidechain devresini aktif hale getiriyoruz ve kompresörün ayarlarını yapıyoruz [c]. Sidechain tekniğini uygulamış olduk.

Studio One içinde sidechain kompresör kullanımı (ekran görüntüsünü büyütmek için üzerine tıklayınız)

Üç bölümlük bu yazı dizisinin diğer iki bölümüne aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

İlgili yazılar:

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook, Instagram ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Mac Morrison [CC BY]

© 2020 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 2 Comments

Kompresör Teknikleri – 1. Bölüm: Paralel Kompresör Kullanımı

Üç bölümlük bu yazı dizisinde sizlerle sıklıkla kullanılan üç kompresör tekniğini paylaşmak istiyorum: Paralel, seri ve sidechain. Şu anda okumakta olduğunuz ilk bölüm paralel kompresör kullanımı üzerine. Diğer iki bölüme aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

Bu teknikleri DAW içinde nasıl uygulayacağınızı Pro Tools ve Studio One ekran görüntüleri ile açıkladım. Uygulamaları Logic Pro, Cubase gibi diğer DAW’larda da benzer şekillerde gerçekleştirebilirsiniz.

Paralel Kompresör Kullanımı

Paralel kompresör kullanımını bir bakıma efekt gibi düşünebiliriz. Nasıl bir sinyali reverb’e gönderip sonra sinyalin kendisini (dry olarak adlandırılan kuru halini) reverb verilmiş (wet olarak adlandırılan efektli) hali ile karıştırıyorsak, paralel kompresör kullanımında da sinyalin kuru halini, bir kompresör kullanarak aşırı bir şekilde sıkıştırılmış haliyle karıştırıyoruz.

“Parallel compression” teriminin isim babası Bob Katz paralel kompresör kullanımını “yukarı doğru sıkıştırma” işlemi olarak tanımlıyor. Bu tanımlamanın sebebi, bu tekniği uyguladığımızda sinyaldeki düşük seviyeli seslerin duyulabilirliklerinin artıyor olması. Bu teknik New York’taki stüdyolarda çok kullanıldığı için “New York compression” olarak da biliniyor.

Paralel sinyale kompresör uygularken genelde çok hızlı (çok kısa) attack ve release süreleri kullanılıyor. Threshold ve ratio parametreleri sinyalde en az 10 dB, çoğunlukla da 12-18 dB kazanç düşüşü (gain reduction) olacak şekilde ayarlanıyor.

Paralel sinyal kanalında EQ da kullanılıyor. Bazıları orta frekanslarda yığılmayı önlemek için high shelf ve low shelf EQ kullanarak 100 Hz ve 10 kHz civarını 10 dB kadar boost ediyor. EQ kullanırken faz kaymalarına dikkat etmekte ve her zaman kulak ile kontrol yapmakta fayda olduğunu hemen not düşeyim.

Kompresör ile sıkıştırılmış paralel sinyalin seviyesi kuru sinyale göre genelde daha düşük tutuluyor. Aralarındaki oranı belirlemek için herhangi bir formül yok. En iyi yöntem, paralel sinyalin seviyesini tamamen kısıp, sonra yavaş yavaş açarak tatmin edici bir yerde bırakmak.

Paralel kompresör tekniği sadece davul için kullanılan bir teknik değil. Vokal, bas gitar ve bir takım diğer enstrümanlar için de tercih ediliyor.

Şimdi bu tekniği DAW içinde nasıl uygulayacağımıza bir bakalım.

Örneğimizi davul üzerinden kurguladım. İlk önce Pro Tools içinde “Davul Grup” ve “Davul Grup Paralel” adında iki aux kanalı açıyoruz [a]. Girişlerini bu örneğimiz için Bus 1-2 olarak ayarlıyoruz [b]. Davulda ne kadar kanal varsa çıkışlarını Bus 1-2’ye yönlendiriyoruz [c]. Bu şekilde davul kanalları aynı anda hem “Davul Grup” hem de “Davul Grup Paralel” adlı aux kanallarına geliyor. “Davul Grup Paralel” adlı kanala bir kompresör insert ediyoruz ve ayarlarını yapıyoruz [d]. “Davul Grup Paralel” adlı kanalın seviyesini fader’ı kullanarak istediğimiz kadar açıyoruz [e]. Paralel kompresör tekniğini uygulamış olduk.

Pro Tools içinde paralel kompresör kullanımı (ekran görüntüsünü büyütmek için üzerine tıklayınız)

Bu uygulamayı Studio One’da gerçekleştirmek için Pro Tools’ta yaptığımız gibi “Davul Grup” ve “Davul Grup Paralel” adında iki bus channel açıyoruz (console penceresi üzerine sağ tık) [a]. Davul kanallarının çıkışlarını “Davul Grup” adlı bus kanala yönlendiriyoruz [b]. Daha sonra “Davul Grup” bus kanalında send yoluyla “Davul Grup Paralel” adlı bus kanala sinyal gönderiyoruz [c]. “Davul Grup Paralel” adlı kanala bir kompresör insert ediyoruz ve ayarlarını yapıyoruz [d]. “Davul Grup Paralel” adlı kanalın seviyesini fader’ı kullanarak istediğimiz kadar açıyoruz [e]. Paralel kompresör tekniğini uygulamış olduk.

Studio One içinde paralel kompresör kullanımı (ekran görüntüsünü büyütmek için üzerine tıklayınız)

Fark ettiyseniz Pro Tools ve Studio One içindeki uygulama tekniği biraz farklı. Studio One, mikseri içindeki bus ve bus kanalını birlikte tutuyor. Bu sebepten dolayı bir kanalın çıkışını (output) aynı anda iki bus’a göndermek mümkün olmuyor. Durum böyle olunca biz de “Davul Grup Paralel” kanalına gidecek sinyali “Davul Grup” kanalından send aracılığı ile gönderdik. Bu aslında bir dezavantaj çünkü send noktası, insert noktasından sonra olduğu için “Davul Grup” kanalına bir plug-in (örneğin bir EQ) insert edip işlem yaptığımızda “Davul Grup Paralel” kanalına sinyalin bu EQ ile işlenmiş halini göndermiş oluyoruz. Alternatif olarak, “Davul Grup Paralel” kanalına sinyalleri davul kanalları üzerinden tek tek send yoluyla gönderebilirdik böylece “Davul Grup” üzerindeki EQ paralel kanal etki etmemiş olurdu ancak bu da çok pratik değil bence.

Artık bazı kompresör plug-in’lerinde dry ve wet dengesini sağlayan mix kontrolü bulunuyor. Böyle bir plug-in’i (örnek olarak davul grubuna) insert edip, doğrudan plug-in üzerinden paralel kompresör tekniğini elde etmek mümkün. Bu işleri kolaylaştıran bir şey ancak bu şekilde çalıştığınızda paralel sinyal üzerinde EQ gibi plug-in’ler kullanma imkanınız olmuyor.

Waves H Comp

Üç bölümlük bu yazı dizisinin diğer iki bölümüne aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

İlgili yazılar:

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook, Instagram ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Mac Morrison [CC BY]

© 2020 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 2 Comments

2019’u Kapatırken…

2019’u kapatırken bir yandan yıl içinde yaptığım işlerin bir özetini sizlerle paylaşmak, diğer yandan da yeni yılınızı kutlamak istedim.

Öncelikle, blog yazılarıma gösterdiğiniz ilgiden dolayı çok teşekkür ederim!

2012 yılında açtığım bu blogda 2017 Temmuz ayından bu yana her Pazartesi ses ve müzik teknolojileri üzerine yeni bir yazı paylaşıyorum.

Yazıların sayısı 200’ü, 2019 yılı içindeki sayfa görüntülenme sayısı ise 200 bini geçti!

Gelen mesajlardan ve yapılan yorumlardan anladığım kadarıyla yazıların birçok insana faydası dokunuyor. Bu da beni gerçekten çok mutlu ediyor! 2020’de yazılarıma yine aynı şekilde devam etmeyi planlıyorum!


Miks Üzerine-2: Müzik Prodüksiyonlarında Miks Teknikleri ve Çeşitli Yaklaşımlar

Bazılarınızın hatırlayacağı gibi 2016 yılında üçüncü kitabım Miks Üzerine: Müzik Prodüksiyonlarında Miks Teknikleri ve Çeşitli Yaklaşımlar‘ı yayımlamıştım. Kitap büyük beğeni topladı ve kısa süre içinde ilk baskısı tükendi. Şu anda da ikinci baskı tükenmek üzere.

Miks çok geniş bir konu. Böylesine geniş bir konu ile ilgili her şeyi tek bir kitaba sığdırmak elbette mümkün değil. Bu sebepten dolayı kolları sıvayıp ikinci kitap üzerine çalıştım. 20 yeni röportaj yaptım. İkinci kitap için röportaj yaptığım kişilerin uzmanlık alanlarının yelpazesini biraz daha geniş tuttum. Bu sefer röportajlarda beste ve düzenlemenin mikse olan etkisi, konser miksleri, eğitim, iş ilişkileri, film müzik prodüksiyonu, rap ve elektronik müzik gibi konulardan da konuştuk.

Miks Üzerine-2: Müzik Prodüksiyonlarında Miks Teknikleri ve Çeşitli Yaklaşımlar Nisan 2019’da çıktı! Çok iyi geri dönüşler aldım ve almaya da devam ediyorum.

Hem birinci hem de ikinci kitapta değerli bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaşan çok kıymetli 35 müzik insanımıza buradan tek tek teşekkür etmek istiyorum.

Kitabın içeriği ile ilgili detaylı bilgiye ve satış linklerine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.


Ses Kayıt ve Müzik Teknolojileri 11. Baskısını Yaptı!

Ses Kayıt ve Müzik Teknolojileri‘ni yazarken Türkiye’nin böyle bir kitaba ihtiyacı olduğundan hiç şüphem yoktu. Büyük bir açığı kapatacağına inanıyordum. Kapısını çaldığım yayınevleri ise farklı düşünüyordu… Bazıları “satmaz” gerekçesiyle nazikçe geri çevirdi, diğerleri de “kim okusun böyle kitabı” dedi.

Daha sonra Çitlembik Yayınları’nın kapısını çaldım. Zarife Öztürk, “satmaz diyorlar ama satsa da satmasa da biz bunu basarız çünkü Türkiye’nin böyle bir kitaba ihtiyacı var” dedi!

Yıl 2007… SKMT’nin ilk baskısı yayımlandı.

Yıl 2017… SKMT’nin 10. baskısı yayımlandı.

Yıl 2019… SKMT’nin 11. baskısı yayımlandı.

12 yılda 11 baskı!

Aslında buradaki konu kitabın kaç baskı yaptığı, kaç tane sattığı değil. Buradaki konu, Türkiye’de böyle bir kitaba gerçekten ihtiyaç duyulduğu ve bu kitabın da bir açığı kapattığı ya da bir açığı kapatmakta önemli bir rol oynamış olduğu…

Tabii bir de bunun bana verdiği mutluluk var! Bu kitaptan birilerinin faydalandığını görmek gerçekten harika bir duygu!

Kitabın içeriği ile ilgili detaylı bilgiye ve satış linklerine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.


Waves ve Sonarworks

Dünyanın en büyük plug-in üreticilerinden olan Waves Audio’nun dünyada 100 civarında marka elçisi bulunuyor. 2017 yılında almış olduğum Waves Ambassador görevime 2019 yılında da devam ettim. Kim bilir… Belki 2020 içinde Waves ile farklı planlarımız da olabilir…

Bu arada, Sonarworks firması web sitesinde Sonarworks Reference 4 kalibrasyon seti ile ilgili görüşlerime yer verdi.

Sonarworks Reference 4 ile ilgili olarak yazmış olduğum blog yazıma buradan ulaşabilisiniz. Hemen hatırlatayım, Sonarworks öğrenci ve öğretmenlere %50’ye yakın indirim yapıyor!


Hazy Hill

Hazy Hill (1995)

1988 yılında kurmuş olduğumuz ama yaklaşık 20 yıldan beri tamamen sessizliğe bürünmüş olan grubumuz Hazy Hill ile ilgili olarak kulağınıza belki bir takım haberler geliyordur. Bazı planlarımız olduğu doğru! Burada bu planlardan değil de 2019 yılı içinde yaptıklarımızdan bahsetmek istiyorum.

Öncelikle, eskiden çıkarmış olduğumuz tüm albüm ve EP’lerimizi Spotify, Apple Music, Amazon ve YouTube gibi belli başlı tüm streaming platformlarına koyduk. Eğer isterseniz eski parçalarımızı artık bu platformda dinlemek mümkün!

Bununla birlikte parçalarımızın hikayelerini ve parçalarla ilgili anılarımızı paylaştığımız 17 videodan oluşan “Hazy Talks” adlı bir seri çektik. Videoları bu linke tıklayarak YouTube kanalımızdan izleyebilirsiniz.

2020’de Hazy Hill ile ilgili haberler için hazır olun!

Hazy Hill ile ilgili detaylı bilgi için buraya tıklayın.


Audio Engineering Society (AES)

Audio Engineering Society (AES), 1948 yılında New York’ta kurulmuş olan bir birlik. Şu anda dünyaya yayılmış 75 yerel şubesi ve toplamda 15 bin üyesi var. AES, biri Amerika diğeri ise Avrupa’da olmak üzere her yıl iki büyük kongre yapıyor. Bu kongreler içinde fuarlar da yer alıyor. Bunların yanı sıra yıl boyunca konferanslar ve yerel şubelerin düzenlediği çeşitli etkinlikler gerçekleştiriliyor.

Audio Engineering Society’nin 2017 yılı içinde yapılan seçimlerde 2017-2019 dönemi için aralarında Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkelerin de olduğu “Southern Europe, Middle East, Africa” bölgesinden sorumlu başkan yardımcısı (Vice President / VP) seçilmiştim. Görevim 31 Aralık 2019’da sona eriyor. Benim için inanılmaz bir deneyim oldu! Umarım görev sırasında gerçekleştirdiğim çalışmalarım AES için de faydalı olmuştur.

Bu arada, 10 Mayıs 2019’da Audio Engineering Society (AES) Türkiye şubesi olarak 10 yıl aradan sonra ilk defa bir etkinliğe imza attık. Yeni bir dönemin başlangıcının ilk adımı olarak gördüğümüz bu etkinlik, hepimiz için heyecan verici oldu! Detaylı bilgi için buraya tıklayın.


Metal Music Studies ve Resonance

2019, akademik dergiler açısından benim için heyecan verici bir yıl oldu! University of California Press tarafından yayımlanacak olan Resonance: The Journal of Sound and Culture adlı akademik derginin yazı işleri kuruluna (editorial board) üye olarak seçildim. İlk sayımız Mart 2020’de çıkıyor!

Akademik dergilerle ilgili diğer güzel haber de 2015 yılından bu yana Intellect Books tarafından yayımlanan Metal Music Studies adlı derginin yazı işleri danışma kurulu (editorial advisory board) üyeliğine seçilmiş olmam! Görevim 2020’de başlıyor!


Röportajlar

Son olarak, 2019 yılı içinde benimle yapılmış röportajlardan ikisini sizlerle paylaşmak istiyorum… Birincisi “İlham Verenler” adlı dizi için yapılmış olan röportaj (buraya tıklayarak okuyabilirsiniz).

İkincisi ise MESAM tarafından yayımlanan Vizyon adlı derginin 22. sayısı için yapılmış olan röportaj (buraya tıklayarak okuyabilirsiniz).


Herkese mutlu bir yıl diliyorum…

2020 hepimiz için çok güzel bir sene olsun!

Ses teknolojisi ile ilgili terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Müzik ve ses teknolojileri ile ilgili paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı (Ufuk Önen): Melih Aydınat & Boran Aksoy

© 2019 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Endüstrisi, Müzik Prodüksiyonu, Ses ve Müzik Teknolojileri | Leave a comment

2019 İçinde En Çok Okunan Blog Yazılarım

2019’u kapatırken yıl içinde en çok okunan blog yazılarımı sizlerle paylaşmak istedim. İki liste hazırladım: Birincisi, en çok okunan 2019 tarihli yazılarım; ikincisi ise önceki yıllarda (2012-2018) yayınlanmış olan yazılardan 2019 içinde en çok okunanlar. Yazıları, başlıklarının ya da görsellerinin üzerine tıklayarak okuyabilirsiniz.

En Çok Okunan 2019 Tarihli Yazılarım

1- LKFS / LUFS Nedir ve Neden Önemlidir?

2- Profesyonel Bir Müzik İnsanının 10 Özelliği

3-Spotify, Apple Music, Youtube ve Diğerleri… Streaming Servisleri ve Seviyeler

4- iPhone ve iPad için 9 mikrofon

5- Faz Kayması / Çakışması Nedir ve Nasıl Duyulur?

6- Ters Reverb Efekti

7-Gitar Kayıtlarında Tellerden Çıkan Sürtünme Seslerinden Nasıl Kurtulabiliriz?

8- Günümüzde Elektrogitar Kaydetmenin 5 Yolu

9- Ücretsiz Plug-in’ler (17)

10- Zero Crossing Nedir ve Neden Önemlidir?

11- Kompresör Attack Süresinin Ses Etkisini Görselleştirecek Olursak…

12- Reverb ve Delay Efektlerini Birlikte Kulanırken..

13- Aktif ve Pasif DI Box Arasındaki Fark

14- Algoritmalara Göre En Hüzünlü Parçalar

15- İzolasyon ve Akustik Düzenleme Arasındaki Fark

16- Mikste Referans Parça Kullanımı

17- Otomasyon Modları

18- EQ Kullanımı: Birkaç Tavsiye (2. Bölüm)

19- Kompresör / Limiter Lookahead Özelliği

20- Ücretsiz Plug-in’ler (18)

2019 İçinde En Çok Okunan Önceki Yıllara Ait Yazılarım (2012-2018)

1- Frekans Aralıkları

2- iPhone için 10 Ücretsiz Ses Uygulaması

3- Müziğinizi iTunes, Apple Music, Spotify ve Benzeri Platformlara Nasıl Dağıtabilirsiniz?

4- Vokal Kaydı: Birkaç Tavsiye

5- EQ Kullanımı: Birkaç Tavsiye

6- True Peak Nedir ve Neden Önemlidir?

7- 1/4″ ve XLR Konnektörler: Hangisi Ne İçin Kullanılır?

8- Stüdyo Mikrofonları Neden Ters Asılır?

9- Formant Frekanslar ve Pitch Shifting

Formant frekanslar spektogram ile görüntülenebilir.

10- Headroom Nedir ve Neden Önemlidir?

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

 Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

© 2012-2019 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu, Ses ve Müzik Teknolojileri | Leave a comment

Riding the Fader ve Kompresör Kullanımı (3. Bölüm)

Bu yazı dizisi üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm için tıklayınız. İkinci bölüm için tıklayınız.

 

Aradaki Fark

Yaygın kullanım şekliyle kompresörü fader öncesine yerleştirdiğinizde aslında riding the fader ile yaptığınız işi daha kolaylaştırmış oluyorsunuz çünkü seviye ayarlamalarının bir kısmını, hatta belki büyük bir kısmını, kompresör yapıyor oluyor. Diğer yandan, bu şekilde çalıştığınızda, özellikle gain staging yapmamışsanız, kompresör sinyale daha fazla müdahale ediyor, diğer bir deyişle sinyalin yapısını daha çok değiştiriyor.

Eğer kompresörü sesleri birbirlerine yapıştırmak için (İngilizcedeki terimi ile “glue” amaçlı olarak) kullanıyorsanız, bu durumda fader’ı kompresörün önüne almak çok daha iyi sonuçlar verebiliyor. Böyle olunca kompresörün çalışması, diğer bir deyişle sinyale verdiği tepki daha stabil, daha istikrarlı bir hale geliyor. Tabii bunu gain staging ile elde etmek de mümkün. “2 kere 2 eşittir 4” gibi kesin bir yaklaşım yok. Duruma göre değerlendirmek gerekiyor.

Noise gate gibi dinamik işlemciler kullanırken bunları genelde fader öncesine yerleştiriyoruz. Burada da işlemcinin tutarlı tepki vermesi açısından yine gain staging önemli.

Saturation gibi bir sinyal işlemci kullanırken ise bu plug-in’i sinyal zincirinin hangi noktasına yerleştireceğinize elde etmek istediğiniz efekte göre karar vermeniz gerekiyor. Örnek olarak, saturation için kullandığınız plug-in fader’dan önce geliyorsa sinyaldeki uç noktalar (peak) daha fazla distort olacaktır. Sinyaldeki düşük seviyeli yerler ile yüksek seviyeli yerler (her ne kadar seviyeleri daha sonra fader hareketleri ile eşitlense bile) saturation açısından farklı duyulacaktır. Diğer yandan fader saturation plug-in’ininden önce geliyorsa, bu durumda sinyal saturation açısından daha istikrarlı duyulacaktır. Yine burada da “2 kere 2 eşittir 4” gibi kesin bir doğru yok. Seçim sizin. Duruma göre değerlendirmek gerekiyor.

Waves | Kramer Master Tape

 

Bu İşi Bilgisayara Yaptırabilir miyim?

Riding the fader aslında zahmetli bir iş. Eğer bu işi bilgisayara yüklemek isterseniz bunun için özel olarak üretilmiş plug-in’leri kullanabilirsiniz.

Riding the fader yöntemini plug-in’e aktaran ilk firma Quiet Arts oldu. Quiet Arts, 2009 yılında Pro Tools için WaveRider adlı bir plug-in üretti. WaveRider hem Mac hem de Windows üzerinde AAX plug-in formatını destekliyor. Bunun yanı sıra firmanın bir de WaveRider Tg adında daha yeni bir plug-in’i var. WaveRider Tg, Mac üzerinde AAX, VST ve AU, Windows üzerinde ise AAX ve VST plug-in formatlarını destekliyor.

Waves, WaveRider’ın hemen ardından rakip olarak Vocal Rider adında bir plug-in çıkardı. Vocal Rider, Mac üzerinde AAX, VST ve AU, Windows üzerinde ise AAX ve VST plug-in formatlarını destekliyor.

Waves, Vocal Rider’dan sonra 2011 yılında Bass Rider adında bas gitar için bir plug-in üretti. Bass Rider, Mac üzerinde AAX, VST ve AU, Windows üzerinde ise AAX ve VST plug-in formatlarını destekliyor.

Bunların yanı sıra Hornet, TBProAudio gibi firmaların benzer işler yapan plug-in’leri mevcut.

Bu plug-in’ler artık oldukça gelişti, genellikle gayet iyi sonuç veriyorlar ancak tabii bazen yine de bu işi manuel olarak yapmak için kolları sıvamak gerekiyor.

Yukarıda sinyal akışı ve buna bağlı olarak ortaya çıkan farklar ile ilgili olarak yazdıklarım bu plug-in’leri kullanırken de geçerli. Değişik olan, riding the fader yönteminde fader’ın yaptığını bu plug-in’lerin yapıyor olması. Dolayısıyla ilk önce kompresör sonra fader ile seviye ayarlama yapmak istiyorsanız bu durumda insert noktasına önce kompresör plug-in’ini, sonra da seviye ayarlayıcı plug-in’i (Vocal Rider, Bass Rider, WaveRider) yerleştirmeniz gerekiyor.

 

Son Olarak…

Kompresör bugün modern prodüksiyonların ayrılmaz bir parçası. Aynı şeyi riding the fader yöntemi için de söyleyebiliriz çünkü bu yöntemi DAW’ların içindeki volüme otomasyon çizgileri ile sürekli kullanıyoruz. Biri diğerinden daha iyi diyemeyiz. Önemli olan doğru yerde doğru seçimi yapabilmek. Yazıda da belirttiğim gibi çoğu zaman aynı anda ikisini birden kullanıyoruz. Böyle olunca da sinyal akışına dikkat etmek gerekiyor çünkü sıralama, ses üzerinde önemli farklılıklar yaratabiliyor.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: hanmaili | Pixabay

© 2019 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 1 Comment

Riding the Fader ve Kompresör Kullanımı (2. Bölüm)

Yazının ilk bölümünü okumak için buraya tıklayınız

Yazının üçüncü bölümünü okumak için buraya tıklayınız

 

Sıkça Kullanılan: Kompresör -> Riding the Fader

Yukarıda vokal üzerinden örneklendirdiğim kullanım şeklinde sinyal ilk önce kompresöre giriyor, kompresörden sonra fader’a ulaşıyor. Bunun sebebi, hemen hemen tüm mikserlerde insert noktasının fader’dan önce gelmesi.

Aux Send: Pre-Fader ve Post-Fader Konumu” başlıklı yazımda bulunan sinyal akış şemasını incelediğinizde bunu açıkça görebilirsiniz. Şema, Ses Kayıt ve Müzik Teknolojileri adlı kitabımdan alınmıştır.

Kompresörü kanala insert noktasından eklediğinizde sinyal otomatik olarak ilk önce kompresöre giriyor, kompresörün çıkışından sonra fader’a gidiyor.

Bu kullanım şeklinde hemen hemen bütün DAW’larda bulunan clip gain özelliğini kullanarak gain staging yapmak faydalı olacaktır.

Bu konu ile ilgili olarak yazmış olduğum “Clip Gain ile Volüm Otomasyonu Arasındaki Fark ve Gain Staging” başlıklı yazıyı okumanızı öneririm.

 

Riding the Fader -> Kompresör

İkinci yol, önce riding the fader yöntemini uygulayıp, sinyali sonra kompresöre göndermek. Hem “gerçek” hem de DAW içinde bulunan “sanal” mikserlerin birçoğunda, yukarıda da belirttiğim gibi, insert noktası fader öncesindedir. Bu sebepten dolayı sinyalin seviyesini fader ile ayarlayıp ondan sonra kompresöre göndermek (sırayı önce riding the fader, sonra kompresör olarak ayarlamak) isterseniz, sinyali kanaldan post-fader şeklinde üzerinde kompresör olan bir grup ya da aux kanalına göndermeniz gerekir.

Araya bir not düşeyim… Mixbus (Harrison Consoles) diğer DAW’lardan farklı olarak insert noktasında kullandığınız plug-in’lerle birlikte fader’ın da yerini istediğiniz gibi değiştirmenize imkan tanıyor. Örnek olarak kanal üzerinde ilk önce bir kompresör açıp, sonra fader’ı yerleştirebileceğiniz gibi, basitçe sürükleyerek bunların sırasını değiştirebiliyorsunuz!

Reaper (Cockos) ise “Volume (Pre-FX)” özelliği ile insert noktasından önce volüm otomasyon imkanı sağlıyor.

Dolayısıyla hem Mixbus hem de Reaper’da önce riding the fader yöntemini uygulayıp, sinyali sonra kompresöre göndermek oldukça basit.

Mixbus DAW (büyütmek için görselin üzerine tıklayınız)

 

Önce riding the fader yöntemini uygulayıp, sinyali sonra kompresöre göndermeyi gain staging ya da “riding the gain” gibi düşünebilirsiniz ancak mutlaka öyle olmak zorunda değil. Örnek olarak, sinyalin ilk önce insert noktasındaki EQ ya da noise gate gibi diğer sinyal işlemcilere girip, sonrasında fader’a gelip, ardından da bir bus aracılığı ile üzerinde bir kompresör bulunan bir grup veya aux kanalına geldiğini varsayalım. Bu durumda riding the fader işlemi gain staging gibi olmaz çünkü sinyal, fader öncesinde insert noktasında bulunan EQ ya da bir dinamik sinyal işlemciden geçmiş olur. Dolayısıyla insert noktasındaki bu sinyal işlemciler fader hareketleri ile yaptığınız seviye değişikliklerinden etkilenmemiş olur.

Üçüncü bölümde iki sıralama arasındaki farklara ve riding the fader işlemini otomatik olarak nasıl yapılabildiğine değiniyorum, okumak için buraya tıklayınız.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: hanmaili | Pixabay

© 2019 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Riding the Fader ve Kompresör Kullanımı (1. Bölüm)

Riding the fader, miks sırasında sinyal seviyelerini fader ile ayarlama (seviye olarak düşük yerleri açıp, yüksek yerleri kısma) işlemi için kullanılan, analog mikserler zamanında ortaya çıkmış bir terimdir. O zamanlar miks sırasında miks mühendisleri parçadaki tüm fader hareketlerini ezberleyip, miks stereo banta basılırken bunları gerçek zamanlı olarak tekrar ediyordu. Bazen bir mühendisin yetişemediği durumlarda iki, hatta üç kişi fader hareketlerini gerçekleştiriyordu. En ufak bir hatada başa dönmek gerekiyordu.

Büyük stüdyolardaki kayıt konsollarının bazılarında otomasyon özelliği vardı. Bu, işleri kolaylaştıran bir şeydi çünkü bütün fader hareketlerini tek tek hafızaya almak mümkün oluyordu. Böylelikle miksten emin olduğunuz noktaya geldiğinizde, tek seferde, hata yapmadan, miksi banta ya da DAT’a basabiliyordunuz. “Basabiliyordunuz” diyorum çünkü İngilizcede bu işlem “printing to tape” olarak geçiyordu. Bizde bazen “basmak”, bazen “yazmak”, bazen de “indirgemek” olarak kullanılıyordu.

Üst düzey kayıt konsollarında yazmış olduğunuz otomasyonu tekrar ederken fader’lar yapmış olduğunuz ayarlara göre hareket ediyordu. Bu özelliğe “flying fader” adı verilmişti. Miksi bitirdikten sonra fader hareketlerini izlemesi büyük zevkti!

Daha sonra dijital mikserler çıktı. Riding the fader yöntemi dijital mikserlerde de kullanıldı, fader hareketleri otomasyona kaydedildi.

Bugün artık birçok miks ‘in-the-box’ yapılıyor. Aslında değişen bir şey yok çünkü riding the fader yöntemini bilgisayar içinde yapılan miksler için de geçerli. Mouse ile kanalın volüm seviyelerini çizgiler çizerek ayarladığınızda aslında bir bakıma riding the fader yöntemini uygulamış oluyorsunuz. Tabii bunu mouse yerine bir kontrol ünitesi ile yapmak da mümkün.

Presonus FaderPort kontrol ünitesi

Riding the Fader x Kompresör

Kompresörü sinyal seviyesini otomatik olarak ayarlayan bir cihaz ya da yazılım olarak düşünebiliriz. Bu yaklaşım yanlış olmaz. Buradan yola çıkarak riding the fader yöntemi ile kompresörü birbirlerinin alternatifi olarak ele alabiliriz. Ancak burada dikkat etmemiz gereken bir nokta var!

Kompresör sinyal seviyesini ayarlarken sinyalin yapısı ile transient ve armonik içeriği üzerinde değişiklikler yapıyor. Bu değişiklikler, kompresörün üzerindeki attack, release ve diğer parametreler için yaptığınız ayarlardan tutun da kullandığınız kompresörün marka ve modeline kadar birçok etkene bağlı olarak farklılıklar gösteriyor. Riding the fader yönteminde ise böyle bir durum yok çünkü bu yöntemde sadece seviyeyi azaltıyordunuz ya da yükseltiyorsunuz.

Hangisini Tercih Etmeliyiz?

Peki, riding the fader yöntemi mi yoksa kompresör mü? Hangisini tercih etmeliyiz? Bu soruya verilecek en iyi cevap sanırım “bazen birini, bazen diğerini, bazen de her ikisini” olacaktır.

Neden böyle dediğimi hemen açıklayayım…

Yukarıda da belirttiğim gibi kompresör sinyalin yapısı ile transient ve armonik içeriği üzerinde değişiklikler yapıyor. Bu şekilde yazınca belki bunun kötü bir şey olduğu düşünülebilir ama aslında değil. Hatta bu çoğu zaman istediğimiz bir şey. Sese renk ve karakter katan bir şey. O yüzden piyasada farklı firmalar tarafından üretilmiş yüzlerce farklı model kompresör var. Hepsinin sese kattığı renk ve karakter farklı.

Diğer yandan riding the fader da çok gerekli bir yöntem çünkü bazen sinyalin yapısına dokunmadan sadece seviyesini ayarlamak istiyoruz.

Bazen de, hem riding the fader yöntemini hem de kompresörü birlikte kullanıyoruz…

Riding the Fader + Kompresör

Bugün modern prodüksiyonların hemen hemen hepsinde hem riding the fader yöntemi hem de kompresör birlikte kullanılıyor. Hatta birçok insan bunu fark etmeden yapıyor. Örnek olarak, vokal kanalında kompresör kullanıyorsunuz. Kompresör çalışırken bir yandan da parçanın farklı yerlerinde vokal seviyesini otomasyon çizgisini kullanarak farklı seviyelere ayarlıyorsunuz. Vokali az kaldığı yerde açıyorsunuz, çok geldiği yerde kısıyorsunuz.

Şimdi diyeceksiniz ki, bu zaten herkesin hep yaptığı bir şey…

Peki, neden uzun uzun yazı yazıyorum bununla ilgili?

Yazıyorum çünkü sıralama ve sinyal akışı büyük farklılıklara sebep olabiliyor.

Yazının ikinci bölümünde kompresörü ve riding the fader yöntemini birlikte kullanırken sıralama ve sinyal akışına değiniyorum, okumak için tıklayınız.

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: hanmaili | Pixabay

© 2019 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 2 Comments