Müzik Prodüksiyonu

Riding the Fader ve Kompresör Kullanımı (1. Bölüm)

Riding the fader, miks sırasında sinyal seviyelerini fader ile ayarlama (seviye olarak düşük yerleri açıp, yüksek yerleri kısma) işlemi için kullanılan, analog mikserler zamanında ortaya çıkmış bir terimdir. O zamanlar miks sırasında miks mühendisleri parçadaki tüm fader hareketlerini ezberleyip, miks stereo banta basılırken bunları gerçek zamanlı olarak tekrar ediyordu. Bazen bir mühendisin yetişemediği durumlarda iki, hatta üç kişi fader hareketlerini gerçekleştiriyordu. En ufak bir hatada başa dönmek gerekiyordu.

Büyük stüdyolardaki kayıt konsollarının bazılarında otomasyon özelliği vardı. Bu, işleri kolaylaştıran bir şeydi çünkü bütün fader hareketlerini tek tek hafızaya almak mümkün oluyordu. Böylelikle miksten emin olduğunuz noktaya geldiğinizde, tek seferde, hata yapmadan, miksi banta ya da DAT’a basabiliyordunuz. “Basabiliyordunuz” diyorum çünkü İngilizcede bu işlem “printing to tape” olarak geçiyordu. Bizde bazen “basmak”, bazen “yazmak”, bazen de “indirgemek” olarak kullanılıyordu.

Üst düzey kayıt konsollarında yazmış olduğunuz otomasyonu tekrar ederken fader’lar yapmış olduğunuz ayarlara göre hareket ediyordu. Bu özelliğe “flying fader” adı verilmişti. Miksi bitirdikten sonra fader hareketlerini izlemesi büyük zevkti!

Daha sonra dijital mikserler çıktı. Riding the fader yöntemi dijital mikserlerde de kullanıldı, fader hareketleri otomasyona kaydedildi.

Bugün artık birçok miks ‘in-the-box’ yapılıyor. Aslında değişen bir şey yok çünkü riding the fader yöntemini bilgisayar içinde yapılan miksler için de geçerli. Mouse ile kanalın volüm seviyelerini çizgiler çizerek ayarladığınızda aslında bir bakıma riding the fader yöntemini uygulamış oluyorsunuz. Tabii bunu mouse yerine bir kontrol ünitesi ile yapmak da mümkün.

Presonus FaderPort kontrol ünitesi

 

Riding the Fader x Kompresör

Kompresörü sinyal seviyesini otomatik olarak ayarlayan bir cihaz ya da yazılım olarak düşünebiliriz. Bu yaklaşım yanlış olmaz. Buradan yola çıkarak riding the fader yöntemi ile kompresörü birbirlerinin alternatifi olarak ele alabiliriz. Ancak burada dikkat etmemiz gereken bir nokta var!

Kompresör sinyal seviyesini ayarlarken sinyalin yapısı ile transient ve armonik içeriği üzerinde değişiklikler yapıyor. Bu değişiklikler, kompresörün üzerindeki attack, release ve diğer parametreler için yaptığınız ayarlardan tutun da kullandığınız kompresörün marka ve modeline kadar birçok etkene bağlı olarak farklılıklar gösteriyor. Riding the fader yönteminde ise böyle bir durum yok çünkü bu yöntemde sadece seviyeyi azaltıyordunuz ya da yükseltiyorsunuz.

 

Hangisini Tercih Etmeliyiz?

Peki, riding the fader yöntemi mi yoksa kompresör mü? Hangisini tercih etmeliyiz? Bu soruya verilecek en iyi cevap sanırım “bazen birini, bazen diğerini, bazen de her ikisini” olacaktır.

Neden böyle dediğimi hemen açıklayayım…

Yukarıda da belirttiğim gibi kompresör sinyalin yapısı ile transient ve armonik içeriği üzerinde değişiklikler yapıyor. Bu şekilde yazınca belki bunun kötü bir şey olduğu düşünülebilir ama aslında değil. Hatta bu çoğu zaman istediğimiz bir şey. Sese renk ve karakter katan bir şey. O yüzden piyasada farklı firmalar tarafından üretilmiş yüzlerce farklı model kompresör var. Hepsinin sese kattığı renk ve karakter farklı.

Diğer yandan riding the fader da çok gerekli bir yöntem çünkü bazen sinyalin yapısına dokunmadan sadece seviyesini ayarlamak istiyoruz.

Bazen de, hem riding the fader yöntemini hem de kompresörü birlikte kullanıyoruz…

 

Riding the Fader + Kompresör

Bugün modern prodüksiyonların hemen hemen hepsinde hem riding the fader yöntemi hem de kompresör birlikte kullanılıyor. Hatta birçok insan bunu fark etmeden yapıyor. Örnek olarak, vokal kanalında kompresör kullanıyorsunuz. Kompresör çalışırken bir yandan da parçanın farklı yerlerinde vokal seviyesini otomasyon çizgisini kullanarak farklı seviyelere ayarlıyorsunuz. Vokali az kaldığı yerde açıyorsunuz, çok geldiği yerde kısıyorsunuz.

Şimdi diyeceksiniz ki, bu zaten herkesi hep yaptığı bir şey…

Peki, neden uzun uzun yazı yazıyorum bununla ilgili?

Yazıyorum çünkü sıralama ve sinyal akışı büyük farklılıklara sebep olabiliyor.

Gelecek hafta yazının ikinci bölümünde kompresör ve riding the fader yöntemini birlikte kullanırken sıralama ve sinyal akışına değineceğim.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: hanmaili | Pixabay

© 2019 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Clip Gain ile Volüm Otomasyonu Arasındaki Fark ve Gain Staging

Bir DAW (Digital Audio Workstation) içinde çalışırken, hem clip gain hem de volüm otomasyonu ile kanaldaki sinyal seviyesini ayarlamak mümkün. Bu ayar her ikisinde de çizgiler şeklinde gösteriliyor. Üstteki ekran görüntüsündeki ortadaki siyah çizgi clip gain çizgisi; alttaki ekran görünütüsündeki siyah çizgi ise volüm otomasyon çizgisi.

Bu benzerliklerden dolayı clip gain ve volüm otomasyonun bazen aynı şey olduğu düşünülüyor ancak bu doğru değil! Aralarında önemli iki fark var!

Yukarıdaki ekran görüntüleri Pro Tools’tan ama hemen hemen tüm DAW’larda clip gain ve volüm otomasyon özellikleri bulunuyor. İsimleri ve uygulama şekilleri farklı olabiliyor ancak yaptıkları iş aynı.

Örnek olarak Reaper’da clip gain özelliği ‘item properties’ altında ‘volume’; volüm otomasyonu da ‘track envelopes’ altında yine ‘volume’ olarak geçiyor.

 

Fark 1

Clip Gain ile volüm otomasyonu arasındaki birinci fark, clip gain’in sinyale doğrudan (kaynağında) müdahale etmesi. Bunu görsel olarak hemen fark edebiliyoruz. Clip gain ile artı veya eksi değerlerle müdahale edilmiş sinyalin ekran görüntüsünde büyüme veya küçülme oluyor. Bu, volüm otomasyonu için geçerli değil.

Clip gain: 0 dB

Clip gain: +5 dB

Clip gain: -5 dB

 

Fark 2

Clip Gain ile volüm otomasyonu arasındaki ikinci ve esas önemli olan farkı iyice anlayabilmek için sinyal akışını incelemek gerekiyor. Aşağıdaki şemada da görebileceğiniz gibi sinyal ilk önce gain ayarından geçiyor, insert noktasına geliyor ve daha sonra volüm kontrolünü sağlayan fader’a ulaşıyor.

Buradan çıkartacağımız sonuç şu: clip gain, insert noktasından önce; volüm otomasyonu ise insert noktasından sonra geliyor.

Peki, bu neden önemli?

Önemli çünkü clip gain ayarı, insert noktasında kullandığınız sinyal işlemcilerin çalışmasını etkiliyor!

Örnek olarak insert noktasında bir kompresör olduğunu düşünülelim. Clip gain seviyesini artırdığınızda veya azalttığınızda (clip gain ayarı insert noktasından önce olduğundan) kompresöre giden sinyalin seviyesi değişeceği için kompresörün sinyale verdiği tepki de değişecektir. Diğer yandan, kanalın fader’ı insert noktasından sonra olduğu için, volüm otomasyonunda yapacağınız değişiklikler kompresörün çalışmasını etkilemeyecektir.

 

Clip Gain ve Gain Staging

Clip gain ayarları ile gain staging yapılmasının birinci sebebi, kompresör gibi dinamik işlemcilerin sinyaldeki büyük seviye değişimlerinden etkilenmesini önlemektir. Yukarıda da belirttiğim gibi, kompresörün giriş noktasındaki sinyal seviyesi kompresörün sinyale vereceği tepki açısından çok önemlidir. Gain staging yapılmış bir kanala insert edilen kompresör tüm parça boyunca o kanaldaki sinyale hemen hemen aynı şekilde tepki verecektir.

Gain stagin yapılmadan önce

Gain stagin yapıldıktan sonra

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Alexey Ruban | Unsplash

© 2019 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

EQ Kullanımı: Birkaç Tavsiye (3. Bölüm)

Geçtiğimiz yıl yayımladığım “EQ Kullanımı: Birkaç Tavsiye” başlıklı yazı bayağı bir ilgi gördü. Ardından EQ ile ilgili çeşitli sorular geldi. Ben de o soruları da göz önüne alarak bu başlığı bir yazı dizisine çevirme kararı aldım. Üçüncü bölüm ile devam ediyorum. Birinci ve ikinci bölümlere aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

 

EQ İçin Genel Bir Strateji Geliştirmek

Her ne kadar EQ ayarları enstrümanlar için ayrı ayrı yapılıyor olsa da parçanın yapısını ve düzenlemesini göz önünde bulundurarak genel bir strateji geliştirmek isabetli bir karar olur.

Örnek olarak çok enstrümanlı ve kalabalık bir düzenlemeye sahip bir parçanın miksi üzerinde çalıştığımızı varsayalım. Böyle bir mikste enstrümanların çok fazla hacimli olmaması gerekir, aksi taktirde enstrümanlar/kanallar yer kapmak için adeta birbirleriyle yarışa girerler.

Diğer yandan, davul, bas gitar, birkaç gitar ve birkaç vokal kanalından oluşan bir rock parçasını miksliyorsanız bu durumda enstrümanların parçayı doldurabilmeleri için oldukça büyük duyulmaları gerekir.

Bu sebeplerden dolayı mikse ve enstrümanlara EQ ayarı yapmaya başlamadan önce genel bir strateji geliştirmek, yukarıda da belirttiğim gibi isabetli bir karar olacaktır.

 

Küçük ve Büyük Hacim İçin EQ Ayarı

Eğer enstrümanların hacimlerini küçültmek isterseniz alt frekanslarını kesebilir (cut) ya da azaltabilirsiniz (attenuate). İhtiyaca ve amaca göre bunu bazı durumlarda low-cut filtre, bazı durumlarda ise shelf-EQ (ya da shelving EQ) ile yapabilirsiniz.

Büyük hacim elde etmek için ise şu yöntemi kullanabilirsiniz:

  • Sweeping tekniğini kullanarak bir parametrik EQ ile alt frekansları tarayın (sweeping tekniği üzerine hazırladığım video için buraya tıklayınız).
  • Hacim veya dolgunluk verdiğini düşündüğünüz frekansı bulunca o frekansın seviyesini makul bir şekilde ayarlayın. Alt frekanslarda fazla yükseltme yapılınca sesin çamurlu hale gelebileceğini unutmayın ve buna mutlaka dikkat edin.
  • Bu yazı dizisinin ikinci bölümünde de bahsettiğim gibi seçtiğiniz frekansın bir alt ve bir üst oktavlarını kontrol edin ve bunlardan birini yükseltin. Örnek olarak, 60 Hz’i yükselttiyseniz 120 Hz’i de yükseltmeyi deneyin. 100 Hz’i yükselttiyseniz, 50 Hz’i de yükseltmeyi deneyin.

 

Olmayan Frekanslar

Aslında söylemeye çok gerek yok ama ben yine de yazayım… Olmayan frekansları yükseltmeye çalışmak işe yaramayacaktır. Örnek olarak eğer enstrümanın sesinde alt frekanslar yoksa veya çok az seviyedeyse, EQ ile basları ne kadar açmaya çalışırsanız çalışın sonuç almak (veya sağlıklı bir sonuç almak) mümkün olmayacaktır.

 

250 Hz

250 Hz ve civarı özel bir frekans aralığıdır. Bazı enstrümanların gövdesi bu civarda bulunur. Bu enstrümanların gövdelerini öne çıkartmak için bu frekansı açtığınızda miks içinde enstrümanlar üst üste geldiğinde yığılma olabilir. Bu yığılma miksi “bulanık” bir hale getirebilir. Diğer yandan bu frekansı kestiğinizde ya da azalttığınızda, gövdesi bu civarda bulunan enstrümanların cılız bir hale gelmesine sebep olabilirsiniz. Bu sebeplerden dolayı 250 Hz ve civarına özellikle dikkat etmek gerekir.

 

Göz Referansı

EQ ile çalışırken bir spektrum analizör kullanmak size kulak referansının yanı sıra bir de göz referansı sağlayacaktır. Artık bazı EQ plug-in’lerin üzerinde spektrum analizörler bulunuyor. Eğer sizin kullandığınız EQ plug-in’lerinde spektrum analizör yoksa Blue Cat’s FreqAnalyst gibi bir plug-in kullanabilirsiniz (ücretsiz indirmek için buraya tıklayınız).

 

Orta Frekans Dengesi

EQ ile çalışırken birçok kişi daha çok alt ve üst frekanslara, diğer bir deyişle baslara ve tizlere dikkat ediyor. Ben her zaman bir mikste orta frekans dengesinin çok önemli olduğunu savunmuşumdur. Orta frekans dengesi kötü olan bir miks, basları ve tizleri iyi olsa da “sağlam” ve bir bütün halinde duramıyor.

EQ ile çalışırken yukarıda belirttiğim gibi genel bir strateji geliştirmenin ve bu strateji içinde orta frekans dengesini de işin içine katmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Rudy and Peter Skitterians | Pixabay

© 2019 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 2 Comments

EQ Kullanımı: Birkaç Tavsiye (2. Bölüm)

Geçtiğimiz yıl yayımladığım “EQ Kullanımı: Birkaç Tavsiye” başlıklı yazı bayağı bir ilgi gördü. Ardından EQ ile ilgili çeşitli sorular geldi. Ben de o soruları da göz önüne alarak bu başlığı bir yazı dizisine çevirme kararı aldım.

 

Monitör Seviyeleri

İnsan kulağının hassasiyeti frekanslara göre değişir. Bu sebepten dolayı monitör seviyelerinin duyumumuz üzerinde önemli bir etkisi vardır. EQ’nun sinyalin frekans dengesi üzerinde değişiklik yaptığını düşündüğümüzde monitör seviyelerinin özellikle EQ ile çalışırken gerçekten çok önemli bir rol oynadığı tahmin etmek pek zor olmaz.

Kısa süreli ve kontrol amaçlı dinlemeler hariç, çalışırken monitör seviyeleri çok düşük veya çok yüksek olmamalıdır. Duyum açısından rahat ettiğimiz bir seviye tespit edip çalışırken bu seviyeyi korumakta büyük fayda vardır.

Bu konuyla ilgili olarak, eğer okumadıysanız aşağıda linklerini verdiğim yazılarımı okumanızı tavsiye ederim:

 

Oktavlar

EQ ile çalışırken seviyesini azalttığımız (cut/attenuate) veya açtığımız (boost) frekansın alt ve üst oktavlarını kontrol etmek her zaman iyi bir fikirdir.

Örnek olarak 100 Hz’i açarken 50 Hz’e de bakıp eğer kulağımıza iyi gelirse onu da açabiliriz. Başka bir örnek olarak, 400 Hz’i kesiyorsak, bir alt ve bir üst oktavlarını, yani 200 Hz ve 800 Hz’i de kontrol edip, eğer uygun bulursak o frekansları da (ya da sadece bir tanesini) kesebiliriz.

Bu arada, bu yazının birinci bölümünde de belirtiğim gibi, parametrik EQ ile çalışırken, keserken ve azaltırken (cut/attenuate) yüksek Q değeri, açarken (boost) ise düşük Q değeri genelde daha iyi sonuç verir.

 

Frekans Paslaşması

Mikste frekans dağılımının dengeli bir şekilde elde edilebilmesi için frekanslarda yığılmalar olmaması gerekir. Bu, aynı zamanda her enstrümanın kendine ait bir ağırlık frekansı olması açısından da önemlidir.

Örnek olarak hem kick hem de bas gitarın ağırlığını 70 Hz’e vermek hem 70 Hz’de yığılmaya yol açacak hem de bu iki enstrümanın birbirlerini maskeleme riski ortaya çıkacaktır. Bunu önlemek için şöyle bir yöntem izleyebiliriz: Kick’te 70 Hz’i, bas gitarda ise 100 Hz’i açıp, bu iki enstrümanın ağırlıklarını farklı frekanslara verebiliriz.

Buna ek olarak, ağırlık frekanslarının maskelenmemesi için diğer enstrümanlarda o frekansları azaltabiliriz. Yine aynı örnek üzerinden gidecek olursak, Kick’te 70 Hz’i, bas gitar ise 100 Hz’i açıyorsak, kick’te 100 Hz, bas gitarda ise 70 Hz’i azaltabiliriz.

 

Reverb ve EQ Kullanımı

Bir enstrümana reverb verdiğinizde, alt frekanslar genelde sesin veya miksin çamurlu bir hale gelmesine yol açar. Bunun yanı sıra çoğu zaman üst frekanslar da reverb’ün gereksiz yere vurgulanmasına ve doğallıkta uzaklaşmasına yol açabilir. Reverb’e giden sinyaldeki alt ve üst frekansları kesmek bunu önlemeye yardımcı olur.

Reverb efektini send yöntemiyle kullanıyorsanız yukarıda bahsettiğim kesme işlemlerini reverb kanalına insert edeceğiniz bir low-cut, bir de high-cut filtre ile veya içinde low-cut ve high-cut filtre olan bir EQ plug-in’i ile kolayca yapabilirsiniz. Konu ile ilgili olarak “Plug-in’lerin ‘Insert’ ve ‘Send’ Olarak Kullanımları” başlıklı yazımı okuyabilirsiniz.

Peki, filtreleri reverb plug-in’ininden önce mi yoksa sonra mı yerleştireceksiniz? Bu konuda kesin bir kural yok ancak. “Önce Kompresör mü, Yoksa EQ mu? Kompresör ve EQ Kullanımında Sıralama Nasıl Olmalı?” başlıklı yazımda kompresörden önce filtre ile başlamayı tercih ettiğimi belirtmiştim. Reverb kullanımında da aynı şekilde düşünüyorum. İlk önce sinyaldeki istemediğim frekansları temizliyorum ve sinyali sonra temiz bir şekilde sinyal işlemciye gönderiyorum. Eğer gerekli olduğunu düşünürsem kompresör veya reverb sonrası bir EQ daha yerleştirip istediğim frekansları açıyorum.

Peki, hangi frekansları kesmek gerekir? Kesin bir şey söylemek zor ama rehberlik etmesi açısından bazı değerler verebilirim. Low-cut ile 250 Hz ile 600 Hz arasında bir frekanstan başlayarak altta kalan frekansları; high-cut ile de 4 kHz – 10 kHz arasında bir frekanstan başlayarak üstte kalan frekansları kesmek genelde iyi sonuç veriyor. Deneyin, farkı duyacaksınız!

EQ Kullanımı: Birkaç Tavsiye – 3. bölüm için tıklayınız

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Rudy and Peter Skitterians | Pixabay

© 2019 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 1 Comment

Mono Uyumluluğu Gerçekten Önemli mi?

“Mono uyumluluğu gerçekten önemli mi?” Bu soru müzik prodüksiyonu alanında çalışanlar arasında özellikle 2000’li yılların başında sık sık sorulmaya ve sorgulanmaya başlanmıştı. Öncesinde mono uyumluluğu herkesin dikkat ettiği bir konuydu çünkü televizyonların büyük bir kısmı monoydu. Televizyon kanalları mono yayın yapıyordu. Stereo yayın yapan kanallar da vardı ancak evlerdeki televizyonların çoğu mono olduğu için bu, stereo dinleme açısından, bir şey ifade etmiyordu.

Sadece televizyonlar değil, radyo alıcılarının bazıları da monoydu. Belki hatırlarsınız ya da bir yerlerde görmüşsünüzdür, sadece tek hoparlörü olan birçok ev tipi radyo vardı.

2000’li yıllarında başından itibaren televizyonlar, hem yayın hem de evdeki alıcı cihazlar olarak, ağırlıklı olarak stereoya geçti. Tek hoparlörlü radyoların çoğu ortadan kayboldu. Bazı evlerde surround sound özellikli ev sinema sistemleri görmeye başladık. 2010’lara geldiğimizde bazı ses mühendisleri mono uyumluluğun artık gerçekten önemli bir konu olmadığını düşünmeye başladı.

Peki, bugün durum nasıl?

Bugün artık müzik dinlemek için birçok insan Spotify, Apple Music, Youtube gibi streaming platformlarını tercih ediyor. Bunların tamamı stereo ses altyapısına sahip. Netflix gibi servisler ise içeriklerinde stereo, hatta bir kısmında ise surround ses formatlarını kullanıyor.

Bu durumda, eğer 2000’li yılların başında mono uyumluluğunun gerçekten önemli olup olmadığını sorguladıysak, günümüzde “mono uyumluluğu artık tamamen önemsiz bir konudur” diyebilir miyiz?

Hayır!

Tam tersine, bugün mono uyumluluğu 10-15 sene öncesine göre çok daha önemli!

Bunun sebebi de Bluetooth ve Wi-Fi hoparlörler…

Son yıllarda cep telefonu ve tablet gibi cihazlarla kablosuz bağlantı yöntemi ile kullanılan akıllı (smart) ve “akılsız” hoparlörler müthiş derece popüler hale geldi. Her keseye uygun kablosuz bir hoparlör bulmak ve bunu iOS ya da Android cihazlarla el sıkıştırıp müzik dinlemek mümkün.

Bu bahsettiğim hoparlörlerin büyük çoğunluğu mono. Tek bir ünite içinde çift hoparlör olan stereo setler var ancak bunlarda da şöyle bir sorun oluyor: hoparlörler birbirlerine çok yakın oldukları için dinleme sırasında gerçek stereo panorama etkisi alınamıyor (en azından çoğunda durum böyle).

Diğer yandan Apple HomePad, Sonos One gibi daha “üst düzey” hoparlörler var. Bunlar modüler yapıya sahip. Diğer bir deyişle bunlardan iki tane alıp istediğiniz gibi yerleştirmek ve gerçek stereo panorama elde etmek mümkün Bunlarda da şöyle bir sorun oluyor: birçok insan bu hoparlörlerden sadece bir tane alıyor!

Apple HomePad

 

Bir de IKEA’nın yeni ürününü göz ardı etmemek lazım: SYMFONIKS.

SYMFONIKS, IKEA ve Sonos ortaklığı ile geliştirilen bir WiFi hoparlör. İki farklı tasarımı bulunuyor: masa lambası (table lamb) ve kitaplık (bookshelf). Hem tasarımlarını hem de IKEA’nın popülaritesini düşündüğümüzde bu hoparlörlerin birçok eve gireceği şeklinde bir tahmin yapmak yanlış olmaz sanırım.

IKEA SYMFONIKS Bookshelf

 

IKEA SYMFONIKS Table Lamb

 

SYMFONIKS, diğer Sonos marka hoparlörler gibi birden fazla ünitenin birlikte kullanılmasını destekliyor. Dolayısıyla bu hoparlörlerden iki tane alıp, istediğimiz gibi yerleştirip stereo bir sistem oluşturmamız mümkün. Diğer yandan, az önce yukarıda da belirttiğim gibi, birçok insan bu hoparlörden sadece bir tane alacaktır. Diğer bir deyişle, bu hoparlörler ile mono olarak müzik dinleyeceklerdir.

Sonuç olarak bugün popüler olarak kullanılan, bazı insanlar için neredeyse tek müzik dinleme aracı haline gelen kablosuz hoparlörlerin büyük çoğunluğu mono. İşte bu sebepten dolayı mono uyumluluğu bugün hâlâ (hatta 10-15 sene öncesine göre muhtemelen çok daha) önemli!

Bu sebepten dolayı, müzik prodüktörleri ve ses mühendisleri olarak bir parçanın kaydı ve miksi sırasında mono uyumluluğu sürekli olarak kontrol etmeliyiz!

 

İlgili yazılar:

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: 3283622 | Pixabay

JBL Bluetooth Speaker fotoğrafı: Photo by alexander bracken | Unsplash

Apple HomePad fotoğrafı: Howard Lawrence B | Unsplash

IKEA SYMFONIKS fotoğrafları IKEA web sitesinden alınmıştır.

© 2019 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

 

Bu yazıda: mono uyumluluğu, stereo panorama, IKEA SYMFONIKS, Apple HomePad, Sonos One, stereo kayıtta mono uyumluluğu, miks sırasında mono uyumluluğu, mastering sırasında mono uyumluluğu

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 2 Comments

Mikste Referans Parça Kullanımı

Miks sırasında yaptığımız işi, kalitesinden emin olduğumuz bir prodüksiyon ile kıyaslamak amacıyla kullandığımız parçalara referans parça adı veriliyor. Bazıları referans parçaları sadece amatörlerin ya da işe yeni başlayan miks mühendislerinin kullandığını düşünüyor, ancak bu doğru değil. Referans parçalar deneyimli miks mühendisleri tarafından da sıklıkla kullanılıyor.

Referans parça kullanımı çalışmakta olduğunuz miksi bitmiş bir iş ile karşılaştırma yapmak için size imkan tanır. Miks sırasında yapılan bu karşılaştırmalar hedefe giden doğru yol üzerinde ilerlemeniz için size rehberlik eder.

 

Referans Parça Seçimi

İşe ilk önce referans parça seçmekle başlamak gerekiyor. Seçeceğiniz parça veya parçaların tür ve sound olarak üzerinde çalışmakta olduğunuz parçalara uyması gerekiyor. Bir parçanın çok popüler olması parçanın miksinin o müzik türündeki en iyi mikslerden biri olması anlamına gelmiyor. Bu sebepten dolayı referans parça seçerken biraz araştırmacı olmak gerekiyor.

Referans parçalarla çalıştıkça bir süre sonra farklı müzik türleri ve farklı sound’lar için elinizin altında bir referans havuzu oluşmaya başlayacaktır. Hatta bir süre sonra kendi yapmış olduğunuz ve gerçekten kendini ispat etmiş mikslerinizi de bu referans havuzuna dahil edebilirsiniz.

 

Referans Parça Ses Dosyası

İkinci adım olarak referans parçasının DAW içine almak gerekiyor. Eskiden bu çok kolaydı çünkü her parçayı CD’de bulmak mümkündü. Şimdi müzik tüketimi streaming servislerine kaydığı için artık her parçanın CD’si bulunmuyor. Eğer parçanın CD’si yoksa bu durumda parçayı başka yollarla edinmek gerekiyor.

Parçayı streaming servislerinden indirmek ya da parçayı streaming servislerinin çıkışından DAW içine kaydetmek bazılarının aklına gelen ilk seçenek oluyor. Bu asla yapmak istediğimiz bir şey değil çünkü bu servisler sıkıştırılmış formatlar kullanıyorlar.

En iyi yol, eğer bulabilirseniz, parçanın yüksek çözünürlüklü bir ses dosyasını almak. Bunun için HDtracks gibi servisler mevcut.

 

Seviyeler

Referans parçasının ve sizin mikslemekte olduğunuz parçanın seviyelerinin eşit ya da en azından birbirlerine çok yakın olması yapacağınız karşılaştırmaların sağlıklı olması açısından çok önemli olduğunu unutmamak gerekiyor.

Kullanacağınız referans parçası mastering’i yapılmış bir parça olacağından seviyesi de yüksek olacaktır. Parçayı DAW içine aldıktan sonra seviyesini fader, clip gain ya da benzer bir yolla azaltabilirsiniz. Bunu nasıl yaptığınızın önemi yok. Önemli olan hem referans parçasının hem de üzerinde çalışmakta olduğunuz miksin seviyelerinin eşit olarak duyulması.

 

Karşılaştırma

Referans parça kullanımında ve karşılaştırmalar sırasında dört farklı noktaya dikkat etmek gerekiyor:

  • Seviye dengesi
  • Tonlar
  • Dinamik alan
  • Stereo panorama ve derinlik

Buradan yola çıkarak karşılaştırma yaparken kendimize çeşitli sorular sorabiliriz:

  • Vokal miksin içine nasıl oturtulmuş?
  • Enstrümanların birbirleri ile dengesi nasıl kurulmuş?
  • Alt, orta ve üst frekans aralıklarındaki dengeler nasıl? Bu aralıklarda hangi enstrümanlar daha hakim?
  • Genel bas ve tiz dengesi nasıl?
  • Reverb kullanımı nasıl?

Bu sorular sadece birkaç örnek. Daha birçok soru sormak mümkün.

ISOL8 adlı ücretsiz plug-in’i kullanarak istediğiniz bir frekans aralığını solo olarak dinleyebilirsiniz. ISOL8, sinyali LF (Low Frequency), LMF (Low Mid Frequency), MF (Mid Frequency), HMF (High Mid Frequency) ve HF (High Frequency) olarak beş frekans aralığına bölüyor. İndirme linki için buraya tıklayın.

 

Referans parça kullanırken doğru yaklaşım yukarıda saydığım dört nokta üzerinden resmin tamamına bakıp öyle bir karşılaştırma yapmaktır. Referans parçadaki her şeyi kopyalamaya çalışmak doğru bir yaklaşım değildir. Her kayıt farklı olduğu için bu zaten mümkün olmayacaktır. Bir de miksinizin kendine ait bir estetiğinin olması gerektiğini unutmamak gerekir.

 

Teknoloji Desteği

Referans parça kullanımında kulak elbette çok önemli ancak günümüzün teknolojisi ile yazılımlardan destek almak da bir seçenek. Mastering The Mix tarafından geliştirilen Reference adlı plug-in (Mac: AAX, AU, VST / Win: AAX, VST) buna bir örnek. Benzer fonksiyonlara sahip başka plug-in’ler de mevcut.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Photo by Adi Goldstein on Unsplash

© 2019 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Gitar Kayıtlarında Tellerden Çıkan Sürtünme Seslerinden Nasıl Kurtulabiliriz?

“Gitar kayıtlarında tellerden çıkan sürtünme seslerinden nasıl kurtulabiliriz?” Bu soru bana hem klasik hem de akustik gitar kayıtları için defalarca soruldu. Geçenlerde bir kişi daha sorunca bununla ilgili bir blog yazısı yazmaya karar verdim.

Öncelikle şunu belirteyim: Ben tellerden çıkan bu sürtünme seslerinin aslında enstrümanın sesinin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan, çok yüksek duyulduklarında bu sürtünme seslerini çok rahatsız edici buluyorum.

Buradan yola çıkarak benim yaklaşımımın bu seslerden tamamen kurtulmak değil de bu sesleri daha az duyulacak hale getirmek olduğunu söyleyebilirim. Tabii herkes bu fikre katılmak durumda değil ama ben diğer türlü, yani bu seslerden tamamen kurtulmanın suni olacağını savunuyorum.

Esas soruya geri dönecek olursa… Bu sürtünme seslerinden kurtulmanın veya bu sesleri rahatsız etmeyecek hale getirmenin bir yolu var mıdır?

Aslında ilk önce kayıt sırasında farklı teller denemek gerekiyor ama gerçekçi olmak gerekirse buna pek kimse yanaşmıyor. Dolayısıyla akla ilk gelen çözüm EQ oluyor. Ancak sürtünme seslerinden kurtulmak için gitar kanalına EQ uyguladığınızda, bu sesleri azaltmaya çalışırken gitarın tonu radikal bir şekilde değişiyor! Hatta bazen gitar, gitarlıktan çıkıyor! Dolayısıyla gitar kanalına doğrudan EQ uygulamak sorunumuza çözüm getirmiyor.

Sorunun çözümü var ama biraz uğraştırıcı.

Çözüm: otomasyon!

Eskiden analog teknoloji ile çalışırken otomasyon sadece bazı stüdyo tipi mikserlerde üzerinde olan bir sistemdi. Görsel referans kısıtlı olduğu için yazması, yazılan otomasyonu değiştirmesi, kısacası kullanımı zordu. Bir de kısıtlı bir şeydi. Örnek olarak, EQ ya da kompresör gibi cihazların üzerinde bulunan parametreleri otomasyona sokamazdınız.

Bugün tamamen ‘in-the-box’ çalışıyorsanız DAW içindeki her şeyi, kanalların seviye ayarlarından seslerin panorama içindeki dağılım noktalarına, kompresörün üzerindeki threshold parametresinden delay üzerindeki dry/wet dengesine kadar, otomasyona sokmak mümkün.

Şimdi gelelim otomasyonu gitar kayıtlarında tellerden çıkan sürtünme sesleri için nasıl kullanacağımıza…

Bunu iki farklı yöntem ile yapabiliriz: Seviye ve/veya EQ.

İstediğimiz sonucu elde etmek için sadece seviye üzerinden gidebiliriz veya sadece EQ uygulayabiliriz ya da gerekirse her iki yöntemi de kullanabiliriz.

 

Seviye

Seviye yönteminde sürtünme seslerinin geldiği yerleri tespit edip, o kısımların seviyesini otomasyon ile anlık olarak indirmek gerekiyor. Daha önce de belirttiğim gibi, ben sürtünme sesinin aslında gitarın sesinin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Bu sebepten dolayı çoğu zaman 5-6 dB’lik azaltmalar benim için yeterli oluyor.

 

EQ

EQ Yönteminde sürtünme sesinin ağırlıklı olduğu frekansları tespit edip, sadece sürtünme sesi gelen yerlerde otomasyon ile bu EQ ayarını uygulamak gerekiyor. Yukarıda da yazdığım gibi, otomasyonsuz bir şekilde kanalın tamamına EQ uygularsanız gitar tonu olmadık bir hal alabilir! Gitar, gitarlıktan çıkabilir!

Sürtünme sesinin ağırlıklı olduğu frekansları parametrik bir EQ kullanarak sweeping tekniği ile tespit edebilirsiniz. Daha önce bununla ilgili olarak “EQ Kullanımında Sweeping Tekniği” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazı için hazırladığım videoyu aşağıya ekliyorum.

 

Detaylı otomasyon yazımı biraz zaman alan ve zahmetli bir şey ama bence alınan sonuca değiyor!

 

İlgili yazılar:

Otomasyon Modları

 

EQ Kullanımında Sweeping Tekniği

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Photo by Quốc Bảo from Pexels

© 2019 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Reverb ve Delay Efektlerini Birlikte Kullanırken…

Reverb ve delay, müzik prodüksiyonunda sürekli kullandığımız iki efekt. Yerine göre, bazı enstrümanlar için sadece reverb, bazı enstrümanlar için sadece delay, diğerleri için ise aynı anda hem reverb hem de delay kullanıyoruz. Reverb ve delay’i birlikte kullanırken tercih ettiğimiz sinyal akışının aldığımız sonuç üzerinde bir etkisi oluyor. Bu etki bazen küçük bazen de büyük olabiliyor. Küçük dahi olsa detaylar ve ayrıntılar bir araya geldiğinde bütünü ciddi anlamda etkileyebiliyor. Bu sebepten dolayı reverb ve delay’i birlikte kullanırken sinyal akış seçeneklerini dikkate almakta fayda olduğunu düşünüyorum.

Yazıya devam etmeden önce, efekt işlemcilerin send yöntemi ile kullanılmasına aşina değilseniz aşağıdaki yazıları okumanızı şiddetler tavsiye ederim:

 

Orijinal Sinyal + Reverb + Delay

Reverb ve delay’i birlikte kullanırken bir seçenek olarak kanaldaki sinyali send yöntemi ile aynı anda hem reverb hem de delay’e gönderebiliriz. Bu seçenekte sonuçta elimizde üç farklı sinyal oluyor. Bunları seviye olarak kendi aralarında dengeleyip ve stereo panorama içinde dağıtıp miksin içinde kullanıyoruz:

  • Orijinal (dry) sinyal
  • Reverb eklenmiş sinyal
  • Delay eklenmiş sinyal

 

(Orijinal Sinyal + Reverb) + (Delay + Reverb)

Diğer bir seçenek olarak sinyali yine send yöntemi ile aynı anda hem reverb hem de delay’a gönderebiliriz. Fakat bundan sonra ek bir adım olarak delay’in çıkışını da reverb’e yönlendirebiliriz. Bu sinyal akış seçeneğinde delay tarafından üretilen tekrarlar kuru (diğer bir deyişle reverb’süz) kalmıyor. Orijinal sinyale nasıl reverb efekti ekliyorsak, delay tarafından üretilen tekrarlara da reverb eklemiş oluyoruz. Bu seçenekte de sonuçta elimizde üç farklı sinyal oluyor. Bunları seviye olarak kendi aralarında dengeleyip ve stereo panorama içinde dağıtıp, miksin içinde kullanıyoruz.

 

Karşılaştırma

Aşağıdaki videoda birinci seçenek ve ikinci seçeneğin karşılaştırmasını bulabilirsiniz. Birinci seçenekte efektsiz gitar aynı anda hem reverb hem de delay’e gönderiliyor ve bu üç sinyal birleştiriliyor. İkinci seçenekte ise efektsiz gitar hem reverb hem de delay’e gönderiliyor, daha sonra delay tarafından üretilen tekrarlar reverb’e gönderiliyor. Son olarak yine bu üç sinyal birleştiriliyor.

İki seçenek arasında çok büyük olmasa da miksin içinde değişiklik yaratacak kadar bir fark duyuluyor. İkinci seçenekte delay tarafından üretilen tekrarlar orijinal sinyal ile birlikte aynı hacim/alan içine giriyor.

 

Sonuç

Peki, hangisi doğru? Hangi seçeneği kullanmalıyız? Bence doğrusu yok. Hangisinin kullanılacağı duruma ve tercihlere göre değişir. Eğer tekrarları miks içinde kuru sinyalden daha farklı bir alana konumlandırmak istiyorsak birinci seçenek daha isabetli bir seçim olabilir. Diğer yandan tekrarları kuru sinyal ile aynı alana konumlandırmak istiyorsak, bu durumda ikinci seçenek daha isabetli olacaktır.

 

İlgili Yazılar:

Müzik Prodüksiyonlarında Reverb Kullanımı

Reverb Üzerindeki Decay ve Pre-Delay Parametrelerinin Ayarlanması

Ters Reverb Efekti

Gated Reverb: Yanlışlıkla Bulunan ve 80’lere Damgasını Vuran Efekt!

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı Karsten Schneidermann | Unsplash

Videodaki gitar kanalı: Boogiesnakes “It’s My Right” | Link

© 2019 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 1 Comment

Ters Reverb Efekti

Ters (reverse) reverb efektini sanırım herkes duymuştur. Yıllardan beri başta vokal olmak üzere birçok seste, enstrümanda kullanılır. Bu efekt aşırı kullanılmış olsa da birçok insan hâlâ çok sever. Buna ben de dahilim!

“Ters reverb efektini nasıl elde edebiliriz” diye bazen soranlar oluyor. Eskiden, analog bantlarla çalıştığımız dönemde, bu efekti yapmak gerçekten zahmetli bir işti. Bantı tersten çalmak gerekiyordu. Tabii öyle olunca kanal sayılarının yerleri de değişiyordu. O bakımdan sadece zahmetli değil, aynı zamanda biraz da riskli bir işti. Biliyorsunuz, analog bant ile çalışırken ‘undo’ yok! Yanlışlıkla bir şey silerseniz giden gidiyor!

Dijital teknoloji sayesinde bu efekti yapmak artık kolay. İki yolu var: Birincisi, bir plug-in aracılığı ile; ikincisi de eskiden analog bantlarda yaptığımız işlemi DAW içinde yaparak, yani manuel yöntemle.

 

Plug-in Aracılığıyla

Plug-in ile ters reverb efekti yapmak çok kolay. Pro Tools içinde D-Verb plug-in’ini kullanarak bir vokal kanalı üzerinden örnek vereceğim.

Ters reverb uygulamak istediğimiz hece veya kelimeyi öncesinde boşluk olacak şekilde seçiyoruz. Öncesinde boşluk olması önemli çünkü ters reverb buraya gelecek. Ekran görüntülerini üzerlerine tıklayıp büyütebilirsiniz.

Audiosuite menüsünden D-Verb plug-‘inini açıyoruz. Önümüze gelen pencerede parametreleri ayarlayıp “Reverse” butonuna basıyoruz. Sadece bu kadar!

 

Aşağıdaki ses dosyasında vokalin ilk önce orijinal, ardından da ters reverb efekti uygulanmış halini dinleyebilirsiniz.

 

Manuel Yöntem

Manuel yöntemde eskiden analog bantlarda uyguladığımız tekniği DAW içinde uygulamak gerekiyor. Bu yöntemi de yine Pro Tools üzerinden anlatacağım.

İlk önce ters reverb uygulamak istediğimiz hece veya kelimeyi yeni bir kanala taşıyoruz ve ters çeviriyoruz.

 

Ters çevirdiğimiz kelimeyi bu sefer sonrasında boşluk olacak şekilde seçiyoruz. Bu boşluk önemli çünkü reverb efekti buraya gelecek.

Audiosuite menüsünden D-Verb plug-in’ini açıyoruz. Önümüze gelen pencerede parametreleri ayarlayıp “Render” butonuna basıyoruz. Tabii bu sefer ters reverb efektini manuel yöntem kullanarak yaptığımız için herhangi bir reverb plug-in’i kulanabiliriz, plug-in’in üzerinde ‘reverse’ özelliği olup olmaması önemli değil.

Şu anda elimizde tersten okunan kelime ve düz reverb var. Aşağıdaki ses dosyasında duyabilirsiniz.

 

Son adım olarak bu bölümü ters çeviriyoruz ve yerine yerleştiriyoruz. Böylelikle kelime düz oluyor, reverb de ters bir şekilde başa geliyor. Ters reverb efektimiz tamam!

 

Aşağıdaki ses dosyasında vokalin ilk önce orijinal, ardından da ters reverb efekti uygulanmış halini dinleyebilirsiniz.

 

İyi eğlenceler!

 

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Ufuk Önen

© 2019 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Vokal Kaydı: Birkaç Tavsiye

Bu yazımda vokal kaydı ile ilgili birkaç tavsiyede bulunmak istiyorum. Ses Kayıt ve Müzik Teknolojileri (SKMT) adlı kitabımda vokal kaydı ile daha detaylı bilgiler bulabilirsiniz. Yine konu ile ilgili olarak, “Bruce Swedien ile Vokal Kaydı Üzerine” başlıklı blog yazımı okuyabilirsiniz.

 

Mikrofon Seçimi

Vokal kayıtları için mikrofon seçerken ilk tercih genelde stüdyodaki en pahalı mikrofon olur. Bu mikrofon çok büyük ihtimalle iyi bir mikrofondur ama iyi bir mikrofon olması, her solistte iyi sonuç vereceği anlamına gelmez.

Vokalistin önüne mikrofonu koymadan önce bence ilk olarak yapılması gereken, vokalistin sesini mikrofonsuz dinleyip, daha sonra en azından iki veya üç mikrofon açıp bunlarla kısa kısa kayıtlar yapıp, bu kayıtları dinleyerek hangi mikrofonun kullanılacağına karar vermektir.

Mikrofon seçiminde tercihi otomatik olarak en pahalı ya da klasikleşmiş mikrofonlardan yana kullanmaktansa, vokalistin sesine uygun olacak mikrofonu bulmak için biraz deneme yapmak bana çok daha mantıklı geliyor.

 

Mikrofon ve Solist Arasındaki Mesafe

Mikrofon ve solist arasındaki mesafe için belirli bir standart ya da formül yok. Stüdyolarda, vokal kayıtlarında mikrofon, genelde solist ile arasında 20-45 santim olacak şekilde yerleştiriliyor.

Benim tavsiyem 20-25 santim bir mesafe ile başlayıp deneme yapmak. Bunu önermemin sebebi ise 20-25 santimin yaklaşık bir karış olması. Bu, uzun kayıtlar sırasında solistin mikrofona aynı mesafede kalmasını kolaylaştırıyor. Talkback üzerinden ara sıra “bir karış mesafedeyiz, değil mi?” diye sorduğunuzda, bir süre sonra solist sürekli olarak kendi kendine mesafeyi “bir karış” hesabı ile takip etmeye başlıyor.

Mikrofona olan mesafe demişken… Cardioid mikrofonlar ve proximity effect ile ilgili olarak bir blog yazı yazmıştım, ilgilenirseniz okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

 

Mikrofonun Açısı

Mikrofon ve solist arasındaki mesafede olduğu gibi mikrofon açısı için de belirli bir standart ya da formül yok.

Benim tavsiyem şu şekilde: Mikrofonu, diyafram solistin ağız hizasında değil de, yaklaşık 10 cm yukarıda olacak ve solistin ağzına bakacak şekilde yerleştirmek. Mikrofonu böyle yerleştirdiğinizde PI ve BI gibi seslerden kaynaklanan patlamaları aza indirmiş olursunuz. 2-3 kHz civarının ağızdan yaklaşık 30° yukarıya çıktığını düşünürsek, mikrofonu be şekilde konumlandırdığınızda anlaşılabilirlik olarak da bir kaybınız olmaz. Patlamalara karşı pop-filtre de kullanabilirsiniz.

 

Kulaklık Miksi

Vokal kaydında en önemli noktalardan biri de kulaklık miksidir. Kulaklık miksi her ne kadar tüm kayıtlar için önemli olsa da özellikle vokal kayıtlarında daha belirgin bir öneme sahiptir. Deneyimlerime dayanarak kulaklık miksinin solistin kayıttaki performansı üzerinde ciddi bir etkisi olduğunu söyleyebilirim.

Kaydın başında biraz zaman harcayarak solisti memnun edecek bir kulaklık miksi oluşturmak kaydın geri kalanında işleri biraz daha kolaylaştıracaktır. Tabii çoğumuzun bildiği gibi “mükemmel kulaklık miksi” diye bir şey yok. Her zaman bir şekilde biraz memnuniyetsizlik oluyor.

Bazen de kaydın başındayken beğenilen bir kulaklık miksi, iş ilerledikçe, yorgunluk arttıkça veya bir şeyler ters gittiğinde (siz hiçbir ayarı değiştirmemiş olsanız bile), birdenbire solist için sorunlu olmaya başlayabiliyor. Böyle bir durumda gerginlik yaratmak ya da gerginlik varsa daha da artırmak yerine solistin kulaklık ile olan sorununu mikse “ufak dokunuşlarla” müdahale ederek (veya müdahale edermiş gibi yaparak) çözmeye çalışabilirsiniz.

 

Solistin Kendini Rahat Hissetmesi

Solistin kendini rahat hissetmesi iyi bir vokal kaydı için muhtemelen en çok gereken şey. Solist kendini rahat hissetmezse, stüdyodaki koşullardan memnun olmazsa, ondan iyi bir performans beklemek pek gerçekçi olmaz açıkçası. Siz ne kadar doğru bir mikrofon seçip, doğru bir şekilde doğru bir noktaya yerleştirseniz de, eğer iyi bir performans yoksa iyi bir vokal kaydı da olmaz.

Işıklandırma, oda sıcaklığı ve havalandırma, koltuklar, ikramlar… Tüm bunlar kayıt seansı boyunca solistin rahat açısından önemli ama bence çok önemli iki nokta var. Bunlardan biri, yukarıda da belirttiğim gibi, kulaklık miksi, diğeri ise solist ile kayıt mühendisi ve/veya prodüktör arasındaki diyalog. Tecrübeli kayıt mühendisleri ve prodüktörler solistlerle ne zaman nasıl konuşması ve onlara nasıl davranması gerektiğini çok iyi bilirler. Bu sayede kayıtta solistten iyi bir performans alabilirler. Ben vokal kaydı yapmayı her zaman teknik bir işten çok insan psikolojisine dayanan bir iş olarak görmüşümdür.

 

Umarım bu birkaç tavsiye yapacağınız vokal kayıtları için faydalı olur.

 

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Pixabay

Mikrofon fotoğrafı: Pixabay

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 1 Comment