Ses Tasarımı

DAW İçinde Video Dosyaları ile Çalışmak

Eskiden bilgisayarda sequencer ile görüntü için müzik üzerine çalışırken ya da bir ses programı kullanarak video veya film için ses tasarımı, audio editing’ ve benzeri bir iş yaparken görüntü ile eş zamanlı çalışmanın tek yolu, bilgisayarı time code ve synchronizer aracılığı ile video kayıt cihazına senkronize etmekti.

Ev ortamında çalışırken senkronizasyon için VHS bantların ses kanalına yazılan time code’u kullanırdık. VHS master cihaz olurdu. Synchronizer, VHS’den gelen time code’u bilgisayara gönderirdi ve bu sayede bilgisayarı videoya senkronize ederdik.

Stüdyolarda profesyonel video cihazları bulunurdu. Genel olarak sistemler daha karmaşıktı. Diğer yandan çalışma prensibi evde kullanılan sistemlerden çok da farklı değildi. Video kayıt cihazları üzerinden gelen time code, stüdyodaki tüm ses ve MIDI cihazlarına dağıtılır, sistemdeki tüm cihazlar videoya senkronize edilirdi. Alternatif olarak bazı stüdyolarda senkronizasyon için ‘black burst’ veya ‘house sync’ kullanılırdı. Bu sistemlerde tüm ses ve görüntü cihazları ‘house sync generator’ tarafından üretilen time code’a senkronize olurdu.

Böyle bir sistemle çalışmamış olanlar bunun ne kadar büyük bir azap olduğunu bilemezler! Bu sistemler müthiş derecede hantaldı çünkü çalışırken sürekli olarak video kaseti ileri geri sarmanız gerekiyordu. Bir bölümün başına dönmek istediğinizde, her seferinde kaseti durdurup, istediğiniz bölümün başına geri sarıp (bu arada eğer sistemde makara bant kayıt cihazları gibi başka bantlı cihazlar da varsa onların da o bölümün başına sarmasını bekleyip), daha sonra ‘play’ tuşuna basıp bu sefer de sistemdeki tüm cihazların master konumunda olan video cihazına ‘kilitlenmesini’ beklemeniz (ya da kötü sistemlerde ummanız) gerekiyordu.

Eğer yukarıdaki cümleyi okumak size sıkıntı verdiyse bir de bu işlemi gün içinde yüzlerce defa tekrarladığınızı düşünün!

Bilgisayarlarımızın işlemcileri ve donanımları video ve ses işlemek için yeterli hâle geldiğinde bu hantal sistemlerden kurtulduk. Görüntüleri video dosyası olarak kullandığımız ‘host’ programın (Pro Tools, Cubase, Logic vb.) içine alıp, görüntü/ses/MIDI ile tek bir platformda, tek bir bilgisayar içinde çalışmaya başladık. İleri geri sarma derdi olmadan ve cihazların master konumundaki video cihazına kilitlenmesini beklemeden, kısacası çile çekmeden çok hızlı bir şekilde çalışabilir duruma geldik. Tabii bu bir anda olmadı, bir süreçten geçtik ama özellikle 7-8 yıldan beri sorunsuz çalışabiliyoruz diyebilirim.

 

Neden Video?

Bazılarınızın “video benim ne işime yarayacak?” diye sorduğunu duyabiliyorum…

Müzik ve ses teknolojileri üzerine çalışanların video konusunda bilgi sahibi olmasını sürekli tavsiye etmişimdir. Görüntü için ses tasarımı, ses kurgusu ve müzik yazımı birçok profesyonelin farkında olmadığı ancak aslında maddi getirisi olan geniş bir alan. Filmler, televizyon dizileri, tanıtım videoları, reklamlar, eğitim videoları… Daha birçok şey saymak mümkün. Üzerine biraz eğilmekte fayda var.

 

DAW ve Video

Peki DAW içinde video ile ve video için neler yapabiliriz? Pro Tools ya da benzeri ‘host’ programlarda:

  • video dosyasını ve dosyadaki ses kanallarını ayrı ayrı olarak programın içine alabilir (‘import’ edebilir);
  • programın tüm özelliklerini kullanarak ses ve MIDI kanalları üzerinde görüntüyle eş zamanlı olarak çalışabilir;
  • otomasyon kullanarak ses miksini yapabilir;
  • miksin son halini video dosyası üzerine yazabilirsiniz veya ses dosyası olarak kaydedebiliriz.

 

Video Formatları, Boyutları ve Time Code

Host programlar birçok video dosya formatı ile çalışabilir. Günümüzde yaygın olarak QuickTime Movie (.MOV) ve MPEG-4 (.MP4) formatları kullanılmaktadır. Codec olarak da genelde H.264 tercih ediliyor. Dosya formatı ile codec’in farklı şeyler olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

Video boyutları her geçen gün artıyor. Şu anda en yaygın video boyutu HD (1920 x 1080) ama yavaş yavaş 4K Ultra-HD’ye (7680 x 4320) doğru gidiyoruz. Sonra onu 8K takip edecek. Boyutlar büyüyor ancak diğer yandan siz DAW içine alacağınız video dosyasını görsel referans amacıyla kullanacağınız için boyutunun fazla büyük olması gerekmez. Çoğu zaman 720p bile yeterli olacaktır.

DAW içinde oluşturacağınız session dosyasının time code ayarına dikkat etmeyi unutmayın. Bu ayar videonun ‘frame rate’i ile aynı olmak zorundadır. Aşağıda Pro Tools Session Setup ekranın görüntüsünü inceleyebilirsiniz. Diğer programlarda da buna benzer ayarlar ve pencereler bulunmaktadır.

Time code ve frame rate ile ilgili olarak “Görüntü için Ses ve Müzik ile Çalışırken Time Code’un Önemi” başlıklı yazımı okuyabilirsiniz.

 

Video Dosyalarının DAW İçine Alınması

Şimdi video dosyalarının program içine nasıl alındığına bakalım. Ben örnekleri Pro Tools üzerinden vereceğim ancak diğer programlarda da işleyiş hemen hemen aynı.

Pro Tools’ta video dosyasını program içine almanın en kısa yolu “File” menüsünden “Import” > “Video” komutunu kullanmaktır (aşağıdaki ekran görüntülerini üzerlerine tıklayarak büyütebilirsiniz)..

 

Videoyu seçtikten sonra Pro Tools size videoyu nereye yerleştirmek istediğinizi ve video dosyası içindeki ses kanallarını programa almak isteyip istemediğinizi soracaktır.

 

Pro Tools seçtiğiniz video dosyası için otomatik olarak bir video kanalı açacak ve dosyayı bu kanala yerleştirecektir. Video ayrıca üstte yüzen ekran olarak görüntülenecektir. Video ekranını istediğiniz gibi küçültüp büyütebilirsiniz.

 

Video dosyasındaki görüntüler küçük kareler halinde video kanalında gösterilmektedir. Bu kareleri video kanalı üzerinde “frames” yerine “blocks” seçeneğini kullanarak gizleyebilirsiniz. Bu kareleri gizlemek bilgisayara biraz daha az güç binmesini sağlayacaktır.

 

Son olarak…

Yukarıda da belirttiğim gibi görüntü için ses tasarımı, ses kurgusu ve müzik yazımı birçok profesyonelin farkında olmadığı ancak aslında maddi getirisi olan geniş bir alan. Ses ve müzik üzerine çalışanların üzerine eğilmesi gereken bir alan. Standart müzik prodüksiyonundan çok daha farklı bir işleyişe sahip. Ses ve müzik üzerine olduğu kadar görüntü üzerine de (hem teknik hem de teorik) bilgi gerekiyor.

Başlangıçta biraz zaman ve çaba istiyor ama sonuçta her iş öyle değil mi? Bugün kullandığınız programı açıp, programın içine bir video alıp ilk adımınızı atabilirsiniz.

 

Konu ile ilgili olarak “Film Sesleri (1. Bölüm)“, “Film Sesleri (2. Bölüm)” ve “Görüntü için Ses ve Müzik ile Çalışırken Time Code’un Önemi” başlıklı yazılarımı okuyabilirsiniz.

Film Sesleri (1. Bölüm)

 

Film Sesleri (2. Bölüm)

 

Görüntü için Ses ve Müzik ile Çalışırken Time Code’un Önemi

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Anthony | Pexels

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses Tasarımı | Leave a comment

Film Sesleri (2. Bölüm)

Yazının birinci bölümünü okumak için tıklayınız.

 

Ses Efektleri (1. bölümden devam)

Ses efektleri bunlarla sınırlı değildir. İnsan ve eşyalara bağlı sesler, ses efektleri içinde ayrı bir grubu oluşturur. Bu gruba örnek olarak ayak sesleri, bardağı masaya koyduğumuzda çıkan ses ve elbise hışırtılarını gösterebiliriz.

İnsan ve eşyalara bağlı sesler stüdyoda ‘foley’ tekniği ile kayıt edilir. Bu tekniğin adı 1940’larda Hollywood’da bir editör olan Jack Foley’in soyadından gelmektedir. Bu teknikte foley sanatçısı, filmi ekranda seyrederken oyuncuların hareketlerini benzer eşyalarla tekrar ya da taklit ederek ses efektlerini oluşturur. Bir foley stüdyosunda çeşit çeşit eşyalar, ayakkabı ve giysiler, ayak sesleri için tahta, mermer, çakıl gibi farklı farklı yüzeyler, su efektleri için küvet veya çocuk havuzu ve daha bir çok eşya ve araç gereç bulunur.

Kayıt edilebilir bu efektlerin dışında bir de doğada ya da gerçek hayatta bulunmayan, dolayısı ile kayıt edilemeyen efektlerin oluşturduğu bir grup vardır. Bu gruba örnek olarak uzay gemilerini ya da canavarları gösterebiliriz. Bu tip araç, eşya ve yaratıklar için özel olarak sesler tasarlanması gerekmektedir. Bu tamamen yaratıcı bir işlemdir. Synthesizer ve sampler ile yeni sesler oluşturularak ve mevcut sesler üzerinde (tersine çevirme, pitch ve süre değiştirme gibi) işlemler yapılarak, daha sonra da birçok ses birleştirilerek doğada ve gerçek hayatta bulunmayan yeni sesler tasarlanır. Bu sesler ‘designed sound effects’ (tasarlanmış ses efektleri) olarak adlandırılır.

Bilkent Üniversitesi COMD-361 Sound Design I dersimden bir kare

 

Bilkent Üniversitesi COMD-361 Sound Design I dersimden bir kare

 

Bilkent Üniversitesi COMD-361 Sound Design I dersimden bir kare

 

Müzik

Film ve televizyon dizisi gibi prodüksiyonlarda müzik kullanımını üç grupta toplayabiliriz: score, soundtrack ve kaynak müzik (source music).

Score, sadece söz konusu film için özel olarak bestelenen, genelde vokal ve söz bulunmayan, görüntüyü destekleyen ve gerektiğinde tamamlayan müziktir. Bu müzikler bir besteci tarafından filme senkron olacak şekilde yazılır.

Bazı yönetmenlerin score için sürekli çalıştığı besteciler vardır. Bunun en popüler örneği Steven Spielberg ve John Williams ikilisidir — Spielberg’ün hemen hemen bütün sinema filmlerinin müzikleri Williams imzalıdır. Bazı yönetmenler ise farklı bestecilerle çalışırlar ancak yine de tercih ettikleri, başka bir deyişle dönüp dolaşıp kapılarını çaldıkları besteciler vardır. Örnek olarak ilk aklıma gelenler Alfred Hitchcock ve Bernard Herrmann (Psycho, Vertigo, North by Northwest, The Man Who Knew Too Much); Tim Burton ve Danny Elfman (Batman, Batman Returns, The Nightmare Before Christmas, Beetlejuice, Planet of the Apes, Edward Scissorhands, Alice in Wonderland); David Lynch ve Angelo Badalamenti (Blue Velvet, Twin Peaks [televizyon dizisi], Twin Peaks: Fire Walk With Me, Wild at Heart, Mulholland Drive, Lost Highway); Luc Besson ve Eric Serra (Léon,La Femme Nikita, Fifth Element, The Messenger: Story of Joan of Arc, Le Grand bleu).

Soundtrack, filmlerde kullanılan, genelde sözlü ve popüler türlerdeki müzik parçalarına verilen isimdir. Bu parçalar genelde albüm haline getirilir ve satışa sunulur.

Kaynak müzik (source music), filmde herhangi bir karakter tarafından çalınan ya da radyo, televizyon gibi bir cihazdan gelen müziktir. Örnek olarak, filmdeki bir sokak müzisyenin çaldığı ve bizim (seyircilerin) duyduğu bir parça, kaynak müzik olarak değerlendirilir.

Müzik hem görüntüyü destekleyici hem de insanları etkileyici bir unsur olduğu için bir filmde ya da televizyon dizisinde müzik, özellikle score, kullanmamak aslında çok iddialı bir karardır. Bu sebepten dolayı müzik olmayan film çok azdır.

Score olmayan filmlere örnek olarak Birds(Alfred Hitchcock), No Country for Old Man(Ethan Coen & Joel Coen) ve Cloverfield‘ı (Matt Reeves) verebiliriz. Diğer yandan Tarantino gibi bazı yönetmenler filmlerinde sadece soundtrack kullanmayı tercih ediyorlar.

 

Görüntü için Müzik: Önemli Bir Pazar

Yazımın başında da belirttiğim gibi son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de müzisyen ve besteciler tarafından film, video ve dizi müziklerine gösterilen ilgi oldukça arttı çünkü bu alan müzisyenler için önemli bir pazar haline geldi. Yine yazımın başında bahsettiğim gibi, görüntülü herhangi bir program için müzik yazarken tabloyu bir bütün olarak düşünmemiz ve müziğin bu tablo içinde bir parça olduğu iyice kavramamız gerektiğini, bunu yapabilmek için de “film sesleri” hakkında bilgi sahibi olmamız gerektiğini düşünüyorum. Umarım bu yazı bir giriş ve başlangıç olarak faydalı olmuştur.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Jeremy Yap | Unsplash

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses Tasarımı | 1 Comment

Film Sesleri (1. Bölüm)

Son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de müzisyen ve besteciler tarafından film, video ve dizi müziklerine gösterilen ilgi oldukça arttı. Günümüzün dijital teknolojisi sayesinde bir bestecinin bir film, video veya dizi müziğinin büyük bir bölümünü, hatta bazı durumlarda tamamını, evde kurduğu stüdyosunda çalışarak bitirmesi mümkün hâle geldi. Küçük bütçeli işlerde kendi ev stüdyosunda çalışan besteciler özellikle tercih ediliyor.

Önceleri, müzik yazım aşamasında, MIDI sequencer ve gerekli durumlarda ses kayıt cihazları timecode ile videoya senkronize ediliyor ve görüntü referans alınarak müzik besteleniyordu. Mevcut dijital teknoloji sayesinde işler daha kolay ve çabuk bir hale geldi. Video artık dijital olarak Pro Tools, Logic veya Cubase gibi bir ‘host program’ içine alınıyor ve bu program içinde MIDI, audio ve video birbirlerine senkronize olarak çalışabiliyor.

İşin teknik yönü üzerine uzun uzun yazmak mümkün ancak ben bu yazıda senkronizasyon veya diğer teknik konulara girmek yerine “film sesleri” üzerine genel bilgiler vereceğim. Sinema filmleri de dahil olmak üzere görüntülü herhangi bir program (televizyon dizisi, kısa film, belgesel, tanıtım videosu ve benzerleri) için müzik yazarken tabloyu bir bütün olarak düşünmemiz ve müziğin bu tablo içinde bir parça olduğu iyice kavramamız gerekir. Bu yapabilmek için de “film sesleri” hakkında bilgi sahibi olmamız ve bu seslerin bütün içindeki işlevlerini anlamamız gerektiğini düşünüyorum.

Ses tasarımını yaptığım Hunger adlı filmin Pro Tools ekranından bir kare

 

Görüntü ve Ses

Film ve diğer görüntülü programlarda ses, bazen ekranda gördüklerimizi destekleyen, bazen de görüntünün verilmek istenileni tam olarak veremediği durumlarda eksik kalan noktaları tamamlayan çok önemli bir unsurdur. Çoğu insan film seyrederken sesin öneminin farkında olmaz. Filmde sese dikkat çekmek için yapılacak en basit hareket filmi izlerken sesi kapatmaktadır. Sesin önemli bir unsur olduğu, ses olmayınca fark edilebiliyor!

Bunu yapmak gerekli midir? Bence değildir çünkü Francis Ford Coppola’nın da dediği gibi, ses, seyircilerin üzerinde fark ettirmeden bir etki oluşturuyor. Buradan yola çıkarak sesi yönetmenin “gizli silahı” olarak düşünebiliriz. Bunun bilincinde olan yönetmenler filmlerinde ses konusunda çok titiz davranırlar.

 

Soundtrack Nedir?

Bir film veya herhangi bir görüntülü prodüksiyonun ses kanalı İngilizcede ‘soundtrack’ olarak adlandırılır. Soundtrack terimi her ne kadar popüler olarak bir filmdeki müzik parçalarını ve bu parçalarla oluşturulan albümleri ifade etmek için kullanılsa da esas anlamı bu değildir. “Sound”, “ses”; “track” ise “kanal”dır. ‘Soundtrack’, filmin tüm seslerini barındıran “ses kanalı” anlamına gelmektedir.

 

Filmin Tüm Sesleri

‘Soundtrack’ filmin tüm seslerini barındırır dedik… Peki, “filmin tüm sesleri” ya da “film sesleri” nelerdir? Kategorilere bölebilir miyiz? Bu kategorilere hangi sesler dahildir?

Filmlerde veya diğer görüntülü prodüksiyonlardaki sesleri, diğer bir deyişle “film sesleri”ni üç ana gruba ayırabiliriz:

  • İnsan sesleri
  • Efektler
  • Müzik

 

İnsan Sesleri

Filmlerdeki insan sesleri denilince akla ilk gelen diyaloglar oluyor ama aslında insan sesleri altında üç farklı kategori bulunuyor: monologlar, diyaloglar ve voice-over.

Monolog, Yunancada “tek başına konuşma” anlamına gelen “monologos” kelimesinden gelmektedir. Monolog, filmde oyuncunun kendi kendine yaptığı konuşmadır.

Diyalog, iki ya da daha fazla oyuncunun tarafından yapılan karşılıklı konuşmadır. Diyaloglar genellikle film ve video çekimi sırasında sette kaydedilir. Sette kaydedilen diyaloglar daha sonra teknik veya diğer nedenlerden dolayı stüdyoda değiştirilebilir veya tekrar kaydedilebilir. Bu işleme İngilizcede ADR adı verilir. ADR’ın açılımı “Automatic Dialog Replacement”tır, “otomatik diyalog değiştirme” anlamına gelir. Oyuncular stüdyoda, ekranda filmi seyrederken repliklerini dudak hareketleri ile oturacak şekilde tekrar ederler. Dilimize ‘dublaj’ olarak yerleşilen bu işlemin İngilizcede ADR dışında kullanılan diğer iki adı da ‘looping’ ve ‘dubbing’dir.

İnsan sesleri kategorisinde monolog ve diyaloğun yanı sıra bir de ‘voice-over’ bulunmaktadır. Görüntünün üzerine eklenen ve dudak senkronizasyonu gerektirmeyen “dış ses” olarak verilen konuşmalar ‘voice-over’ olarak adlandırılır. Bunun akla gelen ilk örneği belgesellerdeki anlatıcılardır ama voice-over kurmaca filmlerde de kullanılmaktadır.

 

Efektler

Efektler için çok geniş bir tanım yapacak olursak, “filmde insan sesi ve müzik dışındaki diğer tüm sesler efekttir” desek yanlış olmaz sanırım. Efektler denilince genelde ilk olarak silah, patlama ya da araba çarpışma sesleri gibi gürültülü ve seyirciyi etkileyen sesler akla gelir. Bunlara İngilizcede ‘hard effects’ veya ‘principal effects’ adı verilir.

Öne çıkan bu efektlerin yanı sıra bir de herhangi bir ortamda bulunan arka plan (background) sesler vardır. Bu sesler ambiyans (ambient sounds) olarak da adlandırılır.  Bu gruba örnek olarak açık havada rüzgarın çıkarttığı sesleri veya görüntüde arkada bulunan dereden gelen su seslerini gösterebiliriz.

Tüm bu efektler sette film çekimi sırasında veya sonrasında ya da film çekiminden bağımsız olarak stüdyoda veya çeşitli iç ve dış mekanlarda kaydedilebilir. Alternatif olarak, ihtiyaç duyulan ses efektleri piyasada bulunan ticari efekt kütüphanelerinden satın alınabilir.

Yazının ikinci bölümü okumak için tıklayınız.

 

Bilkent Üniversitesi, İletişim ve Tasarım Bölümü’nde bir video çekimi

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Jeremy Yap | Unsplash

Çizim: 35 mm optik ses kanalı | Wikimedia Commons

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Ses Tasarımı | 1 Comment

EQ Kullanımında Sweeping Tekniği

Parametrik veya yarı-parametrik EQ kullanırken ilk yapmanız gereken, seviyesini arttırmak (boost) veya azaltmak (attenuate, cut) istediğiniz frekansları bulmaktır. Bunun en pratik yolu dB kontrolünü oldukça açıp frekans kontrolü ile frekans aralığını taramaktır. Aradığımız frekansı bulunca dB kontrolü ile bu frekansın seviyesini istediğimiz kadar azaltabilir veya artırabiliriz.

Parametrik ve yarı-parametrik EQ’lar  “sweep EQ” olarak da adlandırılmaktadır. “Sweep”, İngilizcede “taramak” veya “süpürmek” anlamındadır. “Sweep EQ” terimi de buradan gelmektedir.

Yeri gelmişken hemen parametrik ve yarı-parametrik EQ arasındaki farkı da belirteyim: parametrik EQ’da dB, frekans ve Q parametreleri vardır; yarı-parametrik EQ’da ise Q kontrolü bulunmaz, bu değer sabittir, müdahale edemezsiniz.

Günümüzde EQ plug-in’lerinin çoğu parametriktir, Q değerinin istediğiniz gibi ayarlamanıza imkan tanır. Q değeri ayarlanabilir bir parametrik EQ ile çalışırken; keserken (cut), diğer bir deyişle frekansların seviyesini azaltırken dar bandwidth, açarken (boost) ise geniş bandwidth kullanmak daha iyi sonuç verir. Unutmamak gerekir ki bandwidth ve Q değeri ters orantılıdır:

Cut: dar bandwidth – yüksek Q değeri

Boost: geniş bandwidth – düşük Q değeri

EQ çeşitleri ve çalışma prensipleri ile ilgili detaylı bilgileri Ses Kayıt ve Müzik Teknolojileri adlı kitabımda bulabilirsiniz. İlgili terimler için Terimler Sözlüğü‘nü ziyaret edebilirsiniz.

 

 

Posted in Müzik Prodüksiyonu, Ses Tasarımı, Ses ve Müzik Teknolojileri | Leave a comment

Ankara’da Bir Otopark ve Ses Tasarım Projesi

 Gordion_Header_600px

Bu yazımda size her zaman karşılaşmadığımız bir projeden bahsetmek istiyorum. Proje, bir ses tasarım projesi. Projede teknik olarak çok şaşırtıcı bir durum yok belki ama bence esas şaşırtıcı veya ilginç olan bu projenin bir alışveriş merkezinin otoparkında sergileniyor olması. Bahsettiğim yer Ankara’da Gordion Alışveriş Merkezi. Aslında sergileniyor demek ne kadar doğru bilemiyorum çünkü otoparkın içinde veya dışında bunun bir proje olduğunu ya da bir sergi olduğunu belirten herhangi bir yazı, işaret, tabela veya benzeri bir şey yok. Otopark bir ses tasarım projesine dönüştürülmüş dersem belki daha doğru bir ifade olabilir.

Projeyi kısaca özetleyeyim… Otoparkın içindeki sütunlarda çeşitli hayvan resimleri var. Resimlere yaklaştığınızda bir sensör hareketi algılıyor ve yaklaştığınız resim ile ilgili ses dosyasını tetikliyor. Örnek olarak köpek resmi asılı bir sütuna yaklaştığınızda ya da bu sütunun yanından geçtiğinizde köpek havlaması duyuyorsunuz. Eğer yanlış saymadıysam altı farklı hayvan var.

Proje, insanların arabalarını park ettikleri yerleri rahatça bulmaları amacıyla geliştirilmiş. 1A, 2A, 3A gibi numara ve harf dizileri kolaylıkla unutulabiliyor. “Arabayı köpekli yere bırakmıştık” diyerek park ettiğiniz yeri hatırlamak daha kolay.

İlginç olaylar da yaşanmış tabii. Mesela otoparkta kedi yaşadığını düşünen bir müşteri bir kap süt bırakmış…

Yazımın başında otoparkın bir ses projesine dönüştürülmüş olduğu şeklinde bir ifade kullanmıştım. Aslıdan bu projeyi bir “sound installation” (“ses enstalasyonu” ya da “ses yerleştirmesi”) olarak da düşünebiliriz. Bir mekana özgü olarak veya bir mekanın özelliklerini kullanarak işin bir parçası haline getiren sanat eserleri “installation” (“yerleştirme”) olarak adlandırılıyor. 1970’lerde önem kazanmaya ve daha yaygın olarak kabul görmeye başlayan başlayan yerleştirme sanatının temelleri Marcel Duchamp (1887-1968) ve Kurt Schwitters 1887-1948) gibi sanatçıların eserlerine dayanmaktadır. Ses yerleştirmelerinde, diğer yerleştirme sanat dallarından farklı olarak ‘zaman’ ögesi de işin içine girmektedir çünkü belli bir ses, ancak belli bir zaman dilimi içinde dinlenebilmektedir. Ses yerleştirmelerinde mekan içine yerleştirilmiş farklı sayıda hoparlörler, akustik veya dijital enstrüman ve ses üreteçleri ile yerleştirmeyi interaktif hale getirebilecek sensör gibi çeşitli elektronik ve dijital araç-gereçler de kullanılmaktadır. Tüm bunları düşündüğümüzde Gordion Alışveriş Merkezi’nin otoparkındaki ses tasarım projesini bir ses yerleştirmesi olarak düşünmek yanlış olmaz sanırım.

Çektiğim kısa videoyu aşağıya ekledim.

Projeyi hayata geçiren Gordion Alışveriş Merkezi pazarlama ekibini tebrik ediyorum. Gordion’a ayrıca bir tebrik de birçok alışveriş merkezinin girişine göstermelik olarak konan ve insanı irite eden dedektör, x-ray ve benzeri cihazları kullanmadıkları için…

 

@UfukOnen (Twitter)Ses tasarım ve müzik prodüksiyonu, teknolojisi ve endüstrisi ile ilgili haber ve paylaşımlar için beni Twitter’da takip edebilirsiniz: twitter.com/ufukonen

 

Sound_2013_06_HaziranBu yazı ilk önce web sitemde, ardından genişletilerek Sound dergisinin Haziran 2013 sayısında yayınlanmıştır. © 2013 Ufuk Önen. Bu yazının tüm hakları saklıdır. İzinsiz olarak kullanılamaz, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntı yapılamaz.
Posted in Ses Tasarımı | Leave a comment

Görüntü için Ses ve Müzik ile Çalışırken Time Code’un Önemi

Time Code pencereli video ("Light" adlı filmden)

Time Code pencereli video (“Light” adlı filmden)

 

Görüntü için ses ve müzik ile çalışırken time code’un büyük önemi vardır çünkü ses ve görüntünün senkronize olabilmesi ve işin sonuna kadar da senkronize kalabilmesi time code sayesinde olmaktadır. Time code’u bir adres bilgisi olarak düşünebiliriz. Bir adresi nasıl şehir, cadde, sokak gibi bölümlere ayırıyorsak time code da zamanı dört ayrı bölüme ayırır: Saat, dakika, saniye ve kare (frame). Time code bilgisi, genellikle her bölüm arasında iki nokta üst üste (:) kullanılarak 00:00:00:00 şeklinde görüntülenir, bazı formatlarda iki nokta üstü üste yerine noktalı virgül (;) kullanıldığı da olur. Time code ile çalışırken en hassas konu “frame rate” olarak adlandırılan bir saniye içindeki kare sayısıdır. Time code formatları birbirlerine benzer ancak senkronizasyon sırasında sistemdeki tüm ses ve görüntü cihazlarında aynı “frame rate” kullanılmazsa senkronizasyon (eşleme) sağlanamaz. “Frame rate”, kısaca “fps” (frames-per-second; bir saniyedeki kare sayısı) olarak da ifade edilir.

Time code formatlarına geçmeden önce video ve yayın standartlarına kısaca bakmakta fayda var. Dünyada yaygın olarak kullanılan iki standart vardır: NTSC (National Television System Committee) ve PAL (Phase Alternating Line). Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Japonya NTSC; Fransa hariç olmak üzere Avrupa’nın hemen hemen tamamı ve Avustralya PAL standardını kullanır. Türkiye’de de yayınlar PAL standardı kullanılarak yapılır. Fransızlar kendilerinin geliştirmiş olduğu SECAM (Sequential Couleur Avec Memoire) standardını kullanmaktadırlar. PAL standardında görüntüde 625, NTSC standardında ise 525 satır (line) bulunur.

Time code formatları, saniyedeki kare sayısına göre çeşitlilik gösterir. Bu formatlar Amerika’da SMPTE (Society of Motion Picture and Television Engineers) ve Avrupa’da EBU (European Broadcasting Union) tarafından standart haline getirilmiştir. Yaygın olarak kullanılan altı adet time code formatı vardır:

  • 24 fps
  • 25 fps
  • 30 fps
  • 29.97 fps
  • 29.97 fps (drop-frame)
  • 30 fps (drop frame)

24 fps, film endüstrisinde standart olarak kullanılan formattır. Bir saniyede 24 kare bulunur. Diğer bir deyişle her saniye 24 eşit parçaya bölünür ve her bir parça için farklı bir adres belirlenir. 25 fps time code formatında, adından da anlaşılabileceği gibi, bir saniyede 25 kare bulunur. EBU (PAL ve SECAM) standartları bu time code formatını kullanır.

30 fps, günümüzde video ve televizyon yayınları için kullanılan bir format değildir. Saniyede 30 kare olmasından ve time code üzerinde görünen zamanın gerçek zamanla karşılaştırılıp okunması kolay olduğundan dolayı bu format, görüntü cihazlarının olmadığı sistemlerde, ses cihazlarının birbirlerine senkronize edilmesi için kullanılır.

Renkli televizyon öncesinde siyah beyaz NTSC yayınları 30 fps oranında yapılıyordu. 1953 yılında Amerika’da renkli yayına geçildiğinde, yeni yayınların eski televizyonla uyumlu olabilmesi için mühendisler televizyon sinyali üzerinde ufak bir değişiklik yapıp saniyedeki kare sayısını %0.1 (binde bir) oranında azalttılar. Böylelikle ortaya bir saniyede 29.97 kare bulunan yeni bir format çıktı. Bu formatta, time code üzerindeki zaman ile gerçek zaman uyuşmaz. Her saniyede 0.03 kare fark olduğundan yola çıkarsak 29.97 fps, bir saatte (60 dakikada) 60 X 60 X 0.03 = 108 kare fazla okur, diğer bir deyişle gerçek zamanın 3.6 saniye gerisinde kalır. Time code ile gerçek zaman arasındaki farkı ortadan kaldırmak için (00, 10, 20 gibi) her on dakika başında hariç olmak üzere diğer tüm dakikaların başındaki ilk iki kare atılır. Dolayısıyla, onluk dakikaları çıkarttığımızda, 54 dakikada, dakika başına iki kare olmak üzere bir saatlik süre içinde toplam 108 kare atılmış olur. Bu şekilde sayan format “drop-frame” olarak adlandırılır. 29.97 fps drop-frame’in yanı sıra bazı görüntü transferlerinde kullanılan 30 fps drop-frame formatı da bulunmaktadır. Drop-frame ile ilgili olarak dikkat edilmesi gereken nokta, gerçekte karelerin atılmadığı veya atlanmadığı, geçen zamanda bir değişiklik olmadığı, sadece sayılırken kare numaralarının atlanıldığıdır. Eğer time code ile daha önce çalışmamışsanız muhtemelen şu anda kafanız çok karışmıştır. Bu çok normal çünkü 29.97 fps ve 29.97 fps drop-frame, işleyiş mantığı olarak, çok karışık formatlardır. 24 fps, 25 fps ve 30 fps (non-drop) formatları ek bir işleme gerek kalmadan gerçek zaman ile uyuştuğundan dolayı, 29.97 fps ve 29.97 drop-frame gibi kafa karıştırıcı değildir.

Time code, video ve ses bantları üzerine kare dalgalardan oluşan, kesintisiz, diğer bir deyişle sürekli ses sinyali olarak yazılır. Bu ses sinyali, cihazlar tarafından adres bilgisine dönüştürülerek okunur. Bu şekilde banda yazılan time code LTC (Longitudinal Time Code) olarak adlandırılır. Banda time code kaydetme işlemi İngilizcede “time code striping”, bant üzerindeki mevcut time codu’un silinip yeniden time code yazılması işlemine de “time code restriping” olarak adlandırılır.

Longitudinal Time Code’un yanı sıra sadece video kayıt ve okuma cihazlarında bulunan ve VITC (Vertical Interval Time Code) adı verilen farklı bir time code yazma metodu daha bulunur. VITC, “vit-si” olarak telaffuz edilir. Bu metodda time code, video bandın üzerindeki time code için özel ayrılmış kanala veya herhangi bir ses kanalına değil, video sinyali üzerinde bulunan ve “field” olarak adlandırılan özel bir alana yazılır. VITC hem avantajlara hem de dezavantajlara sahiptir. VITC’nin en büyük avantajı, video bant yavaş oynatılırken veya görüntü dondurulduğunda ya da durdurulduğunda time code’un okunabilmesidir. Bu, post prodüksiyon sırasında büyük kolaylık ve rahatlık sağlayan bir özelliktir. LTC, video bant yavaş oynatıldığında ya da görüntü dondurulduğunda veya bant durdurulduğunda time code okuyucusu tarafından okunamaz. VITC’nin en büyük dezavantajı ise, time code video sinyali içindeki “field”a yazıldığı için, video bant üzerindeki mevcut time code’un değiştirilememesidir. VITC’nin tersine, LTC, time code ses kanalına ses sinyali olarak yazıldığı için, istenirse sonradan silinip değiştirilebilir.

SMPTE ve EBU time code formatlarına ek olarak bir de kısaca MTC olarak adlandırılan MIDI Time Code vardır. SMPTE ve EBU time code formatlarında adres bilgisi saat, dakika, saniye ve bir saniyedeki kare sayısı ile ifade edilir. MIDI ise müzikal ölçüleri temel alır. SMPTE ve EBU time code formatları “absolute” (kesin); MIDI ise, parça içinde tempo ve ölçü değişiklikleri olabileceğinden dolayı, “relative” (bağıntılı) olarak tabir edilir. MIDI Time Code SMPTE ve EBU ile MIDI arasında bir köprü görevi görür. Görüntü ve ses cihazları ile MIDI cihaz ve enstrümanlarının bulunduğu bir sistemde master cihazdan gelen SMPTE veya EBU formatındaki time code adres bilgisini ‘synchronizer’ ve MTC aracılığı ile MIDI mesajlarına çevrilir. Örnek olarak, bilgisayar üzerinde çalışan bir ‘sequencer’ MTC aracılığı ile bir video kayıt cihazına senkronize edilebilir.

Eğer görüntü için ses ve müzik üzerine çalışıyorsanız ya da çalışmayı planlıyorsanız, tüm işlerinizi tek bir bilgisayar içinde yapıyor olsanız bile, senkronizasyon ve time code ile ilgili temel bilgileri bilmekte büyük yarar vardır. Bu arada şunu da eklemekte fayda var; görüntü için ses ve müzik üzerine çalışırken ister istemez bir noktada video teknolojisinin de içine girmeniz gerekiyor, buna hazırlıklı olmak, bu alanda da bir temel oluşturmak doğru bir karar olacaktır.

 

@UfukOnen (Twitter)Ses ve müzik teknolojileri, müzik prodüksiyonu, ses tasarımı ve benzeri alanlar ile ilgili haberler, düşünceler ve paylaşımlar için beni Twitter’da takip edebilirsiniz: https://twitter.com/UfukOnen

 

Sound_2012_10_KasimBu yazı Sound dergisinin Kasım 2012 sayısında yayınlanmıştır. © 2012 Ufuk Önen. Bu yazının tüm hakları saklıdır. İzinsiz olarak kullanılamaz, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntı yapılamaz.

Posted in Ses Tasarımı | 1 Comment

Plug-in’lerin ‘Insert’ ve ‘Send’ Olarak Kullanımları

Analog mikserler ve İngilizce’de ‘outboard gear’ olarak adlandırılan ‘hardware’ ses işlemci ve efekt üniteleri için şöyle bir prensip vardır: Kompresör, equalizer, noise gate gibi ses işlemciler mikserde herhangi bir kanala ‘insert’ noktası aracılığı ile bağlanır; reverb, delay gibi efektler için ise ‘send’ yöntemi kullanılır. Kompresör ve equalizer gibi sinyal işlemciler sinyalin genliği ile frekans ve dinamik yapıları üzerinde değişiklik yapar. Sinyal mikserin kanalı üzerinde bulunan ‘insert’ noktasından dışarıya, dış bir ses işlemci ünitesine (örneğin kompresör) gönderilir. Kompresör tarafından işlenen sinyal yine ‘insert’ noktası aracılığı ile kanala döndürülür. Bu, sinyale direkt olarak yapılan bir müdahaledir. Reverb ve delay gibi efektlerin kullanımında ise kanaldaki sinyal ‘aux’ aracılığı ile çıkışı mikserde herhangi bir kanala bağlanmış efekt ünitesine gönderilir. Efekt cihazlarının dönüşleri için genelde mikser üzerindeki son kanallar tercih edilir. Efektlendirilmiş (ve İngilizce’de ‘wet’ olarak adlandırılan) sinyal daha sonra orijinal (‘dry’) sinyal ile karışıtırılıp kullanılır.

Efektleri ‘send’ yöntemi ile kullanmanın iki avantajı vardır. Birincisi, orijinal ve efektli sinyal (‘dry’ ve ‘wet’) arasındaki dengeyi aux seviye ayarı ile rahatça ayarlamak mümkündür. Efekt cihazlarının üzerinde dry/wet dengesi için kullanılan ‘mix’ parametresi bulunur ancak dry/wet dengesini ‘mix’ parametresi ile ayarlamaktansa bu parametreyi tamamen ‘wet’ konumuna getirip dengeyi aux seviye ayarı ile kurmak daha pratiktir. Efektleri ‘send’ yöntemi ile kullanmanın ikinci avantajı ise tek bir cihazı birden fazla kanal için kullanabilmektir. Bu sayede aynı ayarlarla kullanacağınız efektler için birden fazla efekt ünitesi kullanmanız gerekmez. Örnek olarak üç kanal gitar var ve bunlara aynı reverb’ü kullanmak istiyorsunuz, send yöntemi ile üç gitarı (üstelik isterseniz seviye ve ‘pan’ ayarlarını farklı farklı yaparak) aynı reverb ünitesine gönderebilirsiniz.

Buraya kadar yazdıklarım analog mikserler ve outboard gear için gibi görünse de aslında bağlantı ve çalışma prensipleri açısından dijital ortamda da farklı bir durum yok. Kompresör, equalizer ve benzeri ses işleme cihazlarını kanala insert ediyoruz. Örnek olarak Şekil-1’de gitar kanalına insert edilmiş bir kompresör var. Örnekleri Pro Tools üzerinden veriyorum ama diğer DAW’larda (Digital Audio Workstation) mantık aynı.

Şekil-1

Şekil-1

 

Efektlere gelince özellikle yeni jenerasyon kullanıcılar arasında farklı bir uygulama çıkıyor karşımıza: reverb, delay gibi efekt plug-in’lerini direkt olarak kanalın içine insert edip dry/wet dengesini mix parametresi ile ayarlıyorlar (Şekil-2). Bunun sebebi büyük bir olasılıkla plug-in’leri bu şekilde kullanmanın onlara daha kolay gelmesi ve/veya send yöntemi hakkında fazla bir bilgi sahibi olmamaları. Bir plug-in’i (bilgisayarın gücünün yettiği kadarıyla) istediğiniz kadar çok sayıda kanala uygulayabilirsiniz. Analog teknolojide her ayrı bir efekt ünitesi için “fiziki” olarak o kadar sayıda üniteye sahip olmak gerekiyordu. Bu yüzden eskiden efekt cihazlarını kanallar arasında paylaşmak çok yaygın olarak yapılan bir şeydi.

Şekil-2

Şekil-2

 

İstenilen sonuç elde edildiği sürece kullanılan yöntemi yanlış olarak nitelendirmemek gerekir ancak efekt plug-in’lerini direkt olarak kanala insert etmektense send yöntemiyle kullanmanın bazı avantajları var. Sıralayacak olursak:

  • – Aynı ayarlarla kullanılacak efektler için tek bir plug-in açarak ve bu plug-in’i birkaç kanal için ortak kullanarak bilgisayarın işlemcisi üzerine düşen yükü azaltabilirsiniz.
  • – Efekte giden sinyale veya efektin çıkışına orijinal sinyalden bağımsız olarak müdahale edebilirsiniz. Örnek olarak reverb’ü orijinal sinyale dokunmadan equalizer ile tonlayabilirsiniz.
  • – Parçanın içinde belli yerlerde efekti açıp kapatmak isterseniz bunu send ile gönderdiğiniz sinyali ‘mute’ ederek kolayca ve sorunsuz bir şekilde yapabilirsiniz.

Efekt plug-in’lerinin send yöntemi ile nasıl kullanıldığına reverb örneği üzerinden bir göz atalım… Yukarıda da belirttiğim gibi, örnekleri Pro Tools üzerinden veriyorum ama diğer DAW’larda da mantık hemen hemen aynı. İlk önce bir ‘aux input’ açıp “Reverb A” olarak adlandırıp, bu input için sinyali aktaracağımız bir ‘bus’, diğer bir deyişle bir yol belirleyelim (Şekil-3). Daha sonra aux input’a bir reverb plug-in’i açalım (Şekil-4). Şimdi Gitar-1 kanalından sinyali reverb’e göndermek için send olarak “Bus 1-2″yi seçelim (Şekil-5) ve açılan mini pencerede seviye ve pan ayarlarımızı yapalım (Şekil-6). Gitar 2 ve Gitar 3 kanllarını da aynı şekilde reverb’e gönderebilir böylelikle üç kanal için tek bir reverb plug-in’i açmış oluruz (Şekil-7). Send yöntemi ile çalışırken reverb plug-in’i üzerindeki mix parametresinin %100 wet konumunda olması gerektiğini de unutmamak lazım.

Şekil-3

Şekil-3

 

Şekil-4

Şekil-4

 

Şekil-5

Şekil-5

 

Şekil-6

Şekil-6

 

Şekil-7

Şekil-7

 

@UfukOnen (Twitter)

Ses ve müzik teknolojileri, müzik prodüksiyonu, ses tasarımı ve benzeri alanlar ile ilgili haberler, düşünceler ve paylaşımlar için beni Twitter’da takip edebilirsiniz: https://twitter.com/UfukOnen

Sound_2012_09_Eylul-763x1024

Bu yazı Sound dergisinin Eylül 2012 sayısında yayınlanmıştır. © 2012 Ufuk Önen. Bu yazının tüm hakları saklıdır. İzinsiz olarak kullanılamaz, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntı yapılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu, Ses Tasarımı, Ses ve Müzik Teknolojileri | 3 Comments

Formant Frekanslar ve Pitch Shifting

Fonetik ve Formant Frekanslar

‘Formant’, 1900’lerin başında Latince’den Almanca’ya ve daha sonra da İngilizce’ye alınmış, ‘biçimlendirici’ anlamına gelen bir terimdir. Ses bilgisi (fonetik), formant kelimesini ünlü (sesli) harflerin fonetik özelliğini belirleyen ve biçimlendiren frekanslar olarak tanımlar. En alt formant frekansı f1 olarak etiketlendirilir. Ünlü harflerin formant frekans sayısı dört ile altı arasında değişir ama bir ünlü harfin anlaşılabilir olması için üç formant frekans (F1, F2 ve F3) yeterlidir. Bildiğimiz gibi Türkçede sekiz adet ünlü harf vardır: a, e, ı, i, o, ö, u ve ü. Bunların ilk üç format frekansları (F1, F2 ve F3) yazının sonunda verilen tablodaki gibidir.

Tabloda verilen frekanslar yaklaşık değerlerdir. Dikkatlice bakıldığında tüm ünlü harflerin ilk üç formant frekanslarının 300 Hz – 3 kHz arasında olduğu görülecektir. Yukarıda da belirttiğim gibi bir ünlü harfin anlaşılabilir olması için ilk üç formant frekansı yeterlidir. Telefon hatlarının frekans aralığının dar olması, iletilen sesin kaliteli olmaması ancak konuşmaların rahatlıkla anlaşılabilmesinin sebebi de budur. Telefon hatlarının frekans aralığı 300 Hz – 3.5 kHz’dir, bu da tüm ünlü harflerin ilk üç formant frekansını kapsamaktadır.

Spektogram_Goruntusu

Spektogram görüntüsü.

 

Formant frekanslar spektogram ile görüntülenebilir.

Formant frekanslar spektogram ile görüntülenebilir.

 

Formant Frekanslar ve Akustik Rezonans

Formant frekansların ses ile ilgisi burada bitmiyor. Diğer bir deyişle formant frekanslar sadece fonetik ile ilgili değil… İşin bir de akustik rezonans yönü var. Dil, ağız yapısı ve sinüslere bağlı olarak her insanda farklı formantlar, diğer bir deyişle sabit rezonans noktaları bulunur. Bunlar insanın sesinin karakteristiğini belirler. Konuşurken veya şarkı söylerken, hangi sesi veya hangi notayı çıkartırsak çıkartalım bu rezonans noktaları değişmez. Diğer bir deyişle bu rezonans noktalarının frekansları, çıkarttığımız seslerin frekanslarından tamamen bağımsızdır.

Formant sadece insan sesleri için geçerli bir kavram değildir; enstrümanlarda da sabit rezonans noktaları bulunur. Tıpkı insan sesinde olduğu gibi, bu sabit rezonans noktaları, formantlar, enstrümanın ses karakteristiğini belirler. Örnek olarak bir akustik gitarda hangi notayı çalarsanız çalın, gitarın gövde rezonansı değişmez, sabittir. Çalınan notaların frekansları ile gövde rezonansındaki frekanslar birbirlerinden bağımsızdır.

 

Pitch Shifting

Ses teknolojisi açısından formantların önemi ‘pitch shifting’ ve ‘sampling’ işlemleri sırasında karşımıza çıkıyor. Pitch shifting, bir sesin perdesini (pitch) değiştiren, kaydıran (transpoze eden), işleme verilen isimdir. Bu işlemi yapan cihaza ‘pitch shifter’ adı verilir. ‘Sampling’ ise, artık günümüzde müzik teknolojisi ile uğraşan herkesi bildiği üzere, örnekleme işlemidir. Standart bir pitch shifter üzerinde iki ana parametre bulunur: ‘Amount’ ve ‘Fine Tuning’. Amount parametresi sesin perdesinin alçaltılması (aşağıya kaydırılmasını) veya yükseltilmesini (yukarıya kaydırılmasını) kontrol eder. Birim olarak yarım müzikal ses (semitone) kullanılır. Örnek olarak +1 değeri, sesin perdesini yarım ses, +2 değeri ise iki yarım (diğer bir deşişle bir tam ses) yükseltir. Bir başka örnek olarak, -12 değeri, sesin perdesini 12 yarım ses (bir oktav) düşürür. Fine Tuning parametresi ince ayar için kullanılır. Bu parametre yarım müzikal sesi 100 eşit parçaya böler. Her bir parça ‘cent’ olarak adlandırılır.

 

Sampling

Standart bir sampler, bir bakıma pitch shifter mantığı ile çalışır. Örnek olarak herhangi bir enstrümandan sampler’a “do” notası kaydettiniz ve bunu da klavyede üçüncü oktavda “do” notasına karşılık gelecek şekilde atadınız (‘assign’ ettiniz). Klavyede, üçüncü oktavdaki “do” notasına bastığınızda sampler kaydedilmiş sesi çalar. Eğer tüm klavyeye tek bir örnek (sample) dağıtılmışsa bu durumda, örnek olarak üçüncü oktavda “re” notasına bastığınızda, sampler, kaydedilmiş örneği iki yarım ses (bir tam ses) yükseltip çalar. Analog bantları hızlandırdığınızda sesin perdesi (pitch) yükselir, yavaşlattığınızda ise düşer. Aynı şekilde pitch shifter ya da sampler üzerinde sesin notasını, diğer bir deyişle perdesini, yükselttiğinizde sesin süresi kısalır; eğer sesin perdesini düşürürseniz sesin süresi uzar, ses “yavaşlar”. Normal bir şekilde okunmuş bir cümle, sampler üzerinde bu şekilde bir oktav aşağıdan okutulduğunda canavar sesine, 7-8 yarım ses yukarıdan okutulduğunda ise bir çizgi film kahramanının sesine dönüşebilir.

Waves Tune

Waves Tune

 

Pitch Shifting ve Formant Frekanslar

Günümüzde kullanılan hemen hemen tüm pitch shifter’ların üzerinde ‘time correction’ (süre düzeltme) seçeneği bulunur. Bu pitch shifter’lar sesin perdesini alçaltır veya yükseltirken sesin orijinal süresini korur; süre olarak uzama veya kısalma olmaz. Sesin perdesini değiştirirken sadece süresini korumak sonucun doğal olmasını sağlamaz. Bunun sebebi ise formantlar, sesin karakteristiğini oluşturan sabit rezonans noktalarıdır. İnsan sesinde veya akustik bir enstrümanda nota değiştirildiğinde formantlar sabit kalır. Pitch shifter ile dijital olarak nota kaydırıldığında, notanın perdesi ile birlikte formantlar da, diğer bir deyişle sabit kalması gereken rezonans frekansları da, kaydırılır. Örnek olarak bir erkek sesi, bir çizgi film karakterinin sesine dönüşebilir. Bu sebepten dolayı insan sesinde bir veya iki yarım ses, enstrümanlar da ise en fazla bir kaç tam sesten fazla yapılan perde kaydırmalarında sonuç doğallıktan uzaklaşır. Yapılan küçük değişiklikler, her ne kadar sonuç kulağa fazla yapay gelmese de, yine de sesin veya enstrümanın karakteristiğini değiştirir.

 

Formant Corrected Pitch Shifter

Bu problemin üstesinden gelebilmek için formantları tespit edip, modelleme yaparak bu formantları koruyan ve sesin perdesini değiştiren cihaz ve plug-in’lere ‘formant corrected’ pitch shifter adı verilmektedir. Bu, aslında çok özel bir cihaz ya da plug-in değil. En azından artık değil. Vokal kayıtlarının düzeltilmesinde kullanılan ve günümüzde standart haline gelen Antares Auto Tune, Celemony Melodyne, Waves Tune gibi programların tamamında ‘formant correction’ özelliği bulunuyor.

Antares Auto Tune

Antares Auto Tune

 

Tablo: Ünlü harfler ve ilk üç formant frekansları 

Ünlü Harf

F1

F2

F3

a

600 Hz

1300 Hz

2700 Hz

e

500 Hz

1800 Hz

2600 Hz

ı

500 Hz

1500 Hz

2700 Hz

i

300 Hz

2100 Hz

3000 Hz

o

500 Hz

1000 Hz

2700 Hz

ö

500 Hz

1500 Hz

2500 Hz

u

300 Hz

900 Hz

2400 Hz

ü

400 Hz

1600 Hz

2300 Hz

 

@UfukOnen (Twitter)

Ses ve müzik teknolojileri, müzik prodüksiyonu, ses tasarımı ve benzeri alanlar ile ilgili haberler, düşünceler ve paylaşımlar için beni Twitter’da takip edebilirsiniz: https://twitter.com/UfukOnen

 

Sound_2012_07_Temmuz

Bu yazı Sound dergisinin Temmuz 2012 sayısında yayınlanmıştır. © 2012 Ufuk Önen. Bu yazının tüm hakları saklıdır. İzinsiz olarak kullanılamaz, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntı yapılamaz.

 

 

Posted in Müzik Prodüksiyonu, Ses Tasarımı, Ses ve Müzik Teknolojileri | Leave a comment

2011-2012 Sound Design Dersi Projelerinden Birkaç Kare

SoundDesign_2011-2012_post_cover

Bilkent Üniversitesi, İletişim ve Tasarım Bölümü (COMD), 2011-2012 Sound Design dersi projelerinden birkaç kare için tıklayınız (Facebook fotoğraf albümü).

Posted in Ders & Workshop, Ses Tasarımı | 1 Comment