Müzik Endüstrisi

Şarkı Sözlerindeki Tekrarlar İle Ticari Başarı Arasındaki İlişki

Kitaplarda ya da metinlerde cümleler, paragraflar tekrar etmez. Filmlerde sahneler, replikler tekrar etmez. Örnekleri çoğaltabiliriz. Müzikte ise, diğerlerinden farklı olarak, tekrarlama oldukça sık karşılaştığımız, hatta müziğin temel yapı taşlarından biri olarak kabul edebileceğimiz bir özelliktir. Davul ritmleri, melodiler, sözler ve diğer ögeler parça içinde tekrar eder. Diğer yandan, sevdiğimiz bir parçayı tekrar tekrar dinlemek de hoşumuza gider. Aynı filmi iki defa seyretmeyen, aynı kitabı iki defa okumayan birçok insan vardır ama hemen hemen herkes aynı parçayı birçok defa dinler.

Şarkı sözlerini ele alacak olursak, popüler müzik türlerinde sözlerin bazılarının parça içinde defalarca tekrarlandığını görürüz. Elizabeth Hellmuth Margulis, On Repeat: How Music Plays the Mind adlı kitabında, parça içinde sürekli tekrarlanan sözlerin bir süre sonra anlamlarını kaybettiklerini ve bir ses yumağı haline geldiklerini söylüyor. Buna İngilizcede “semantic satiation” adı veriliyor. Türkçeye “anlamsal doygunluk” olarak çevirebiliriz. Margulis, tekrarları dinleyiciye parçaya katılmaları için yapılmış bir davet olarak görüyor. Tekrarlar sayesinde dinleyici sesli veya sessiz olarak parçaya eşlik ediyor, bu da dinleyicide parçayı sonradan tekrar dinleme isteği yaratıyor. Bu açıdan baktığımızda hit olmuş parçalarda sözlerin sürekli tekrarlanıyor olmasına şaşırmamak gerekir.

VH-1 Music, tüm zamanların sözleri en çok tekrarlanan parçalarını bir liste haline getirmiş. Listeyi aşağıya kopyalıyorum. Parantez içindeki rakamlar tekrar sayısını gösteriyor.

  • “Roxanne” – The Police – Tekrarlanan söz: “Roxanne” (27)
  • “Tubthumping” – Chumbawamba – Tekrarlanan söz: “I get knocked down” (28)
  • “Let It Be” – The Beatles – Tekrarlanan söz: “Let it be” (36)
  • “Say What You Need to Say” – John Mayer – Tekrarlanan söz: “Say what you need to say” (36)
  • “New Day Rising” – Hüsker Dü – Tekrarlanan söz: “New day rising” (37)
  • “Womanizer” – Britney Spears – Tekrarlanan söz: “Womanizer” (39)
  • “I’m Your Captain” – Grand Funk Railroad – Tekrarlanan söz: “I’m getting closer to my home” (41)
  • “My Name Is” – Eminem – Tekrarlanan söz: “”My name is” (48)
  • “She Got a Donk” – Soulja Boy – Tekrarlanan söz: “She got a donk” (49)
  • “My Humps” – The Black Eyed Peas – Tekrarlanan söz: “My hump” (55)
  • “Halo” – Beyonce – Tekrarlanan söz: “”Halo” (67)
  • “Surfin’ Bird” – The Trashmen – Tekrarlanan söz: “Bird” (85)
  • “Lovely Day” – Bill Withers – Tekrarlanan söz: “Lovely day” (95)
  • “Birthday Cake” – Rihanna – Tekrarlanan söz: “Cake” (106)
  • “This Is the Song That Doesn’t End – Lampchop – Tekrarlanan söz: “This is the song that doesn’t end, yes it goes on my friend” (sonsuz)

University of California’da yapılan bir araştırmaya göre sözlerin tekrarları parçanın ticari ya da liste başarısında önemli bir rol oynuyor. Çalışmanın bir parçası olarak bir de liste hazırlanmış Aşağıya kopyaladığım bu listede 1960’lardan bu yana müzik listelerinde bir numara olmuş parçalar arasında en çok nakarat tekrarına sahip parçaları bulabilirsiniz. Her on yıl için iki parça listelenmiş. Bu parçalarda nakarat en az yedi defa tekrarlanıyor.

1960’lar

  • “El Paso” – Marty Robbins
  • “In the Year 2525” – Zager and Evans

1970’ler

  • “Photograph” – Ringo Starr
  • “Jive Talkin'” – Bee Gees

1980’ler

  • “We Are the World” – USA for Africa
  • “Shout” – Tears for Fears

1990’lar

  • “Baby, Baby” – Amy Grant
  • “Hypnotize” – Notorious B.I.G.

2000’ler

  • “U Remind Me” – Usher
  • “I’m Real” – Jennifer Lopez

2010’lar

  • “S&M” – Rihanna
  • “Set Fire to the Rain” – Adele

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Pixabay

© 2017 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik, Müzik Endüstrisi | Leave a comment

RIAA Verilerine Göre Gelmiş Geçmiş En Çok Satan Albümler

Aşağıda, RIAA verilerine göre şu ana kadar gelmiş geçmiş en çok satan albümlerin listesini bulabilirsiniz.

Listeye geçmeden önce birkaç açıklama yapmakta fayda var.

RIAA (Recording Industry Association of America), Amerika Birleşik Devletleri’nde Gold (altın), Platinum (platin) ve Diamond (elmas) plak sertifikalarını ve ödüllerini veren kuruluştur. Bu sertifikalar ve ödüller sadece ABD içindeki satışları yansıtır, diğer ülkelerdeki satışlar dahil edilmez.

  • Altın plak sertifikası için 500,000 ünite;
  • Platin plak sertifikası için 1,000,000 ünite;
  • Elmas plak sertifikası için de 10,000,000 ünite satış gerekmektedir.

Orijinal olarak 1 ünite, satılan her bir plak (LP) ya da CD’ye karşılık geliyordu (“physical sales”). Daha sonra, iTunes Store üzerinden yapılan dijital satışlar (“downloads”) ve ardından Spotify, YouTube gibi servisler aracılığı ile internet üzerinden müzik dinleme (“streaming”) alışkanlıklarının artması üzerine RIAA yeni düzenlemeler getirdi.

RIAA’ın son düzenlemelerine göre 1 ünite,

  • satılan her bir fiziki albüm (LP ya da CD)
  • aynı albümden 10 adet download şarkı
  • aynı albümden 1500 adet audio/video streaming şarkı

olarak tanımlanıyor.

Physical sales, downloads ve streaming ünitelerinin toplam sonucunda altın, platin ve elmas plak ödülleri veriliyor.

 

En Çok Satan Albümler

 

RIAA verilerine göre gelmiş geçmiş en çok satan albümlerin listesi şöyle (ilk 20):

1- MICHAEL JACKSON – Thriller (Epic) [33 milyon]

2- EAGLES – Their Greatest Hits 1971-1975 (Elektra) [29 milyon]

3- BILLY JOEL – Greatest Hits Volume I & Volume II (Columbia) [23 milyon]

4- LED ZEPPELIN – Led Zeppelin IV (Atlantic) [23 milyon]

5- PINK FLOYD – The Wall (Columbia) [23 milyon]

6- AC/DC – Back in Black (Epic) [22 milyon]

7- GARTH BROOKS – Double Live (Capitol Nashville) [22 milyon]

8- FLEETWOOD MAC – Rumours (Warner Bros) [20 milyon]

9- SHANIA TWAIN – Come on Over (Mercury Nashville) [20 milyon]

10- THE BEATLES – The Beatles (Apple) [19 milyon]

11- GUNS N’ROSES – Appetite for Destruction (Geffen) [18 milyon]

12- BOSTON – Boston (Epic) [17 milyon]

13- ELTON JOHN – Greatest Hits (Island) [17 milyon]

14- GARTH BROOKS – No Fences (Capitol) [17 milyon]

15- THE BEATLES – The Beatles 1967-1970 (EMI) [17 milyon]

16- WHITNEY HOUSTON – The Bodyguard (Soundtrack) (Arista) [17 milyon]

17- ALANIS MORISSETTE – Jagged Little Pill (Maverick) [16 milyon]

18- EAGLES – Hotel California (Asylum) [16 milyon]

19- HOOTIE & THE BLOWFISH – Cracked Rear View (Atlantic) [16 milyon]

20- LED ZEPPELIN – Physical Graffiti (Swan Song) [16 milyon]

Satış sayılarına her ne kadar downloads ve streaming dahil edilmiş olsa da, yeni jenerasyon sanatçılar arasında listenin üst sıralarında yer alan henüz yok. Tepeye en yakın olarak Adele’in 21 albümünü görüyoruz (14 milyon satışla 29. sırada).

 

En Çok Satan Sanatçı ve Gruplar

 

RIAA’ın bir de tüm albümlerinin satış toplamları temel alınarak oluşturulan en çok satış yapan sanatçılar listesi var. İlk 20 şöyle:

1- The Beatles [178 milyon]

2- Garth Brooks [148 milyon]

3- Elvis Presley [136 milyon]

4- Led Zeppelin [111.5 milyon]

5- Eagles [101 milyon]

6- Billy Joel [82.5 milyon]

7- Michael Jackson [81 milyon]

8- Elton John [78 milyon]

9- Pink Floyd [75 milyon]

10- AC/DC [72 milyon]

11- George Strait [69 milyon]

12- Barbra Streisand [68.5 milyon]

13- The Rolling Stones [66.5 milyon]

14- Aerosmith [66.5 milyon]

15- Bruce Springsteen [65.5 milyon]

16- Madonna [64.5 milyon]

17- Mariah Carey [64 milyon]

18- Metallica [63 milyon]

19- Whitney Houston [57 milyon]

20- Van Halen [56.5 milyon]

Bu listeki sanatçı ve gruplar, en çok satan albümler listesindekilere göre değişiklik gösteriyor. Tek bir albümü rekor seviyede satmamış olsa da, kariyerleri boyunca başarılı albümlere imza atmış Elvis Presley, George Strait, The Rolling Stones, Aerosmith, Bruce Springsteen, Madonna, Mariah Carey, Metallica ve Van Halen gibi sanatçı ve grupları bu listede görebiliyoruz.

 

İlgili yazı: “Müzik Endüstrisine Bakış”

1. bölüm | 2. bölüm | 3. bölüm | 4. bölüm | 5. bölüm

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Fotoğraf: Pixabay ve Pexels

© 2017 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Endüstrisi | Leave a comment

Müzik Endüstrisine Bakış (5. Bölüm)

Birinci bölüm için tıklayınız – İkinci bölüm için tıklayınız

Üçüncü bölüm için tıklayınız – Dördüncü bölüm için tıklayınız

“Müzik Endüstrisine Bakış” adlı yazı dizimin 20 Mayıs 2016 tarihinde yayımladığım dördüncü bölümünde, streaming gelirlerinin 2013 yılından itibaren tüm dünyada artmaya başladığından bahsetmiştim. Bu bölümde IFPI (International Federation of the Phonographic Industry) 2017 Global Müzik Raporu’ndaki 2016 yılı verilerini inceleyip, 2014 ve 2015 yıllarının verileri ile karşılaştıracağım.

 

Global Gelirler

1999 yılından beri sürekli düşüş gösteren global müzik gelirleri yıllar sonra ilk defa, 2015 yılında, az da olsa bir artış sergilemişti. Aşağıdaki grafikte de görebileceğiniz gibi 1999 yılında 23.8 milyar dolar olan global müzik gelirleri 2014 yılında 14.3 milyar dolara kadar düşmüştü. 2015 yılında ufak bir hareketlenme olmuş ve gelirler 14.8 milyar dolara çıkmıştı. 2016 yılında bu hareketlenme biraz daha arttı ve global gelirler 15.7 milyar doları buldu. Eskiye göre kıyasladığımızda bu sayılar küçük kalıyor ama düşmenin durup, az da olsa bir yükselmenin başlamış olması genel olarak umut verici olarak yorumlanıyor.

1999-2016 Müzik Endüstrisi Global Gelirler

 

Global gelirler dört kalemden oluşuyor: ‘Physical’, ‘digital’, ‘performance rights’ ve ‘synchronization’.

  • ‘Physical’, plak ve CD satışlarından elde edilen gelirleri;
  • ‘digital’, download ve streaming gelirlerini;
  • ‘performance rights’, müziklerin radyo, televizyon ve benzeri kanallarda yayınlanması (umuma iletim) veya bar, otel gibi halka açık yerlerde çalınması yoluyla elde edilen gelirleri;
  • ‘synchronization’ ise müziklerin reklam, televizyon programı, film ve benzeri ticari işlerde kullanılması yoluyla elde edilen gelirleri kapsıyor.

 

Gelirlerin Dağılımı

IFPI’nin (2016 yılının verilerini kapsayan) 2017 Global Müzik Raporu’nda gelirlerin dağılımı şu şekilde:

  • ‘Physical’ (CD ve plak) %34
  • ‘Digital’  (download + streaming) %50
  • ‘Performance rights’ (umuma iletim + halka açık mekanlarda çalınma) %14
  • ‘Synchronization’  (film, TV, reklam senkronizasyon) %2

Plak ve CD satışları her ne kadar düşüşte olsa da fiziksel satışlar hâlâ önemli bir yüzdeye sahip. 2016 yılında fiziksel satışlar, toplam gelirin %34’ünü oluşturmuş. Tabii unutmamak lazım ki bunlar global sonuçlar. Ülkeler arasında büyük farklılıklar olabiliyor. Örnek olarak CD, Norveç’te artık neredeyse yok olmuş bir format. Diğer yandan Japonya ve Almanya gibi iki önemli pazarda CD satışlarının büyük miktarlarda devam ediyor olması global sonuçları ve yüzdeleri etkiliyor.

Download ve streaming gelirlerini kapsayan dijtal toplam gelirler 2016’da önemli bir artışla toplam gelirin %50’sini oluşturmuş. Burada streaming’in rolü büyük. Dijital gelirlerin kendi içinde dağılımı ise streaming %59, download %41 şeklinde.

‘Performance right’ ve ‘synchronization’ gelirlerinin toplamı, tüm gelirlerin %16’sını oluşturuyor.

 

2014 ve 2015 ile Karşılaştırma

2014 müzik endüstrisi açısından önemli değişimlerin sinyalini veren bir yıldı çünkü ilk defa bu yılda dijital ve fiziksel gelirler eşit hale geldi. 2015 yılında beklenen oldu ve dijital gelirler fiziksel gelirlerin önüne geçti.

2014, 2015 ve 2016 verilerinin bulunduğu tabloya baktığımızda fiziksel gelirlerin sert bir şekilde düşüşte olduğunu görüyoruz. 2014 yılında toplam gelirin %42’sini oluşturan fiziksel satışlar, 2015 yılında %39, 2016 yılında ise %34’e gerilemiş. Diğer yandan 2014 yılında toplam gelirin %42’sini oluşturan dijital gelirler, 2015 yılında %45, 2016 yılında ise %50’ye çıkmış. ‘Performance rights’ ve ‘synchronization’ gelirlerinin dağılımında son üç yılda herhangi bir değişiklik görmüyoruz. 2014, 2015 ve 2016 yıllarında ‘performance rights’ toplam gelir içinde %14, synchronization ise %2’lik paya sahip.

Streaming, 2014 yılında dijital gelirlerin %32’sini oluşturuyordu, diğer bir deyişle download gelirleri, streaming gelirlerinin iki katından fazlaydı. Streaming gelirleri 2015 yılında artışa geçti ve 2016 yılında dijital gelirlerin %59’unu oluşturdu. İki yıl içindeki bu artış gerçekten çok dikkat çekici.

Download’un yanı sıra fiziksel satışlarda da yaşanan düşüşle birlikte streaming’in genel tablo içindeki payı ciddi bir şekilde arttı. 2014 yılında toplam gelir içinde %13.5’lik bir dilime sahip olan streaming’in 2016 yılındaki payı %29.5’e ulaştı.

2014 yılında 1.95 milyar dolar, 2015 yılında 2.88 milyar dolar, 2016 yılında ise 4.60 milyar dolar olan streaming gelirlerinin Vivendi tarafından hazırlanan bir raporda 2020 yılında 16.5 milyar dolar, MIDIa Research tarafından hazırlanan başka bir raporda ise 2025 yılında 20 milyar dolar olması tahmin ediliyor.

 

Streaming Servisleri ve Ücretli Kullanıcılar

Streaming’in böylesine ciddi bir yükselişti olması streaming servislerini ücretli olarak kullanan abonelerin sayısı ile doğru orantılı. 2014 yılında 4 milyon olan ücretli abone sayısı, 2015’te 68 milyon, 2016’da ise 97 milyona çıktı. Aile abonelikleri ile birlikte 2016 sonunda tüm dünyada toplam 112 milyon ücretli streaming kullanıcısı olduğu tahmin ediliyor.

Streaming pazarında en büyük pay 50 milyon ücretli kullanıcı ile Spotify’ın. Onu hemen arkasından 27 milyon ile Apple Music takip ediyor.

Kaynaklar: IFPI 2015, 2016, 2017 Global Music Report.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Fotoğraf: Rare Groove Bryan & Pexels

© 2017 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Endüstrisi | Leave a comment

Müzik Endüstrisine Bakış (4. Bölüm)

Muzik_Endustrisine_Bakis_4_alt_3

Birinci bölüm için tıklayınız – İkinci bölüm için tıklayınız – Üçüncü bölüm için tıklayınız

 

Müzik 3.0: Aracının Ortadan Kalkması

Müzik 1.0 modelinde sanatçı sadece plak şirketi ile bağlantılıydı, dinleyici ile (imza günleri ve benzeri etkinlikleri saymazsak) doğrudan iletişimi yoktu. Plak şirketi satmak istedikleri ürünlerin (albüm ve single’ların) tanıtımını radyo, televizyon ve basılı yayın organlarını kullanarak yapıyor, ürünleri de dağıtımcı firmalar ve perakende satış noktaları üzerinden dinleyicilere ulaştırıyordu. Sanatçı ve dinleyici arasındaki ilişki ve iletişim üzerinden değerlendirecek olursak aslında 1.5, 2.0 ve 2.5 modellerinin 1.0 modelinden pek bir farkı yoktu.

3.0 modelinde işler değişiyor çünkü bu modelde sanatçı ve dinleyici arasında doğrudan iletişim başlıyor. Sanatçı ve dinleyici arasındaki iletişimi mümkün kılan öge ise sosyal medya. “Sosyal medya” aslında biraz geniş bir terim. Birçok insan için sosyal medya denilince genelde Facebook ve Twitter akla geliyor ancak sosyal medya içine bloglar, çeşitli paylaşımları ve etkileşimleri mümkün kılan siteler, içerik siteleri, forumlar ve sosyal bağlantı siteleri de dahil. Bunlar için örnek olarak benim ilk aklıma gelenler YouTube, Tumblr, Instagram, WordPress, Foursquare, LinkedIn, Flickr, MySpace ve Google+.

Sosyal medyanın müzik endüstrisi üzerindeki en büyük etkilerinden biri şüphesiz ki sanatçı ve dinleyici arasında doğrudan iletişimi mümkün kılması ve bunun sonucunda veya buna bağlı olarak (sanatçı doğrudan dinleyicisine ulaşıp ürünlerini sunabildiği için) sanatçı ve dinleyici arasında bulunan plak şirketini, diğer bir deyişle aracıyı ortadan kaldırabilme ihtimalidir. “İhtimalidir” diyorum çünkü plak şirketinin devre dışı kalması, aracının ortadan kalkması her ne kadar cazip gibi görünse de bu konuda bazı noktaların göz önüne alınıp değerlendirmesi gerekmektedir. Burada ilk olarak akla gelen prodüksiyon kısmı. Plak şirketi olmazsa prodüksiyonun yapılması tamamen sanatçıya kalıyor, bu da (eğer bir kişi sadece bir bilgisayarla müzik yapmıyorsa) teknik ve finansal açılardan gerçekten çok zor bir iş. Dağıtım eskisi kadar problem değil. Özellikle albüm ve single’lar dijital dosya formatlarında satışa sunulacaksa iş oldukça kolay çünkü fabrikasyon (çoğaltım) maliyeti yok. Buna ek olarak TuneCore, CD Baby ve DittoMusic gibi servisler sayesinde düşük ücretler karşılığında albüm ve single’ınızı iTunes, Amazon MP3 ve benzeri büyük sitelerde satışa sunmak mümkün. BandCamp, Nimbit, BandZoogle ise son zamanlarda öne çıkan alternatiflerden; bu siteler üzerinden dinleyici ve hatranlarınıza doğrudan (direct-to-fan) satış yapmak mümkün. Bahsi geçen servis ve siteler sadece sanatçılara değil küçük plak şirketlerine de hizmet veriyor. Prodüksiyon ve dağıtım işini çözdükten sonra geriye bir kalem daha kalıyor: promosyon! Bu, maalesef çok maliyetli bir kalem. Promosyon, bağımsız yapımlarla plak şirketlerinin yapımları arasındaki farkı belirleyen en kritik noktalardan biri. Her en kadar sanatçılar sosyal medya siteleri aracılığı ile dinleyicilerine ulaşabiliyor olsa da müziği daha fazla sayıda insana ulaştırmak ve yeni dinleyiciler kazanmak için hem internet üzerinden hem de “geleneksel” yollardan (yazılı basın, radyo, televizyon vb.) tanıtım yapmak gerekiyor, bu da ancak büyük bütçeler ve çok sağlam bağlantılar ile gerçekleşebiliyor.

Bobby Owsinski Music 4.0: A Survival Guide for Making Music in the Internet Age adlı kitabında çok yerinde bir tespiti var: Plak şirketlerinin mevcut veya potansiyel dinleyici kitlesi olan grupları seçtiği yazmış. Müzik 3.0 modelinin önemi aslında burada öne çıkıyor. Günümüzde sanatçıların sosyal medya ve benzeri araçları kullanarak dinleyici kitlesi oluşturması, eskiden ulaşamayacağı kadar çok insana ulaşması mümkün. Bunu başardıktan sonra sanatçının seçim şansı artıyor, bağımsız olarak devam edip bundan gelir sağlayabileceği gibi bir plak şirket ile anlaşması ve (dinleyici kitlesine sahip olduğu için) kontrat maddeleri üzerinde pazarlık yapması mümkün hale geliyor.

 

Müzik 3.5: YouTube

YouTube, 2012 yılında, özellikle gençler arasında yeni sanatçılar keşfetmek ve müzik dinlemek için en popüler platform haline geldi. Orta ve daha ileri yaştakiler için radyo hala geçerli bir platform, ancak gençler için aynı şeyi söylemek artık pek mümkün değil. Nielsen şirketinin Amerika’da yaptığı bir araştırmaya göre gençlerinin üçte ikisinden fazlası müzik dinlemek için YouTube’u tercih ediyor. Aslında durum Türkiye’de de farklı değil. Bilkent Üniversitesi’ndeki Music and Media adlı dersimin kapsamında Ezgi Coşkun, Simge Yücel ve Can Özel adlı öğrencilerimin Aralık 2013’te yaptığı bir ankete göre Bilkent Üniversitesi öğrencilerinin %85’i müzik dinlemek için streaming platformunu tercih ediyor. Streaming için tercih ettikleri siteler ve servisler ise şu şekilde: YouTube (%68), Spotify (%18) ve Fizy (%14). Bu, sadece Bilkent Üniversitesi dahilinde yapılmış bir araştırma ama Türkiye’deki diğer üniversitelerde de farklı sonuçlar çıkacağını sanmam.

Bunlar bence şaşırtıcı sonuçlar değil. Beatles, Eagles, Pink Floyd, Metallica, AC/DC, Prince gibi bazı büyük sanatçılar albümlerini streaming sitelerine koydurtmak istemedi, uzun süre direndiler, hala da direnenler var. YouTube’da ise bu albümlerdeki parçaların tamamına ulaşmak hep mümkün oldu. Bir parçanın videosu illegal olduğu için silinse bile hemen başkaları tarafından yeniden yüklendi. Bunun yanı sıra YouTube’un ücretsiz olması, çeşitli programlar kullanılarak videoların indirilebilmesi de YouTube’u bu kadar popüler yapan diğer nedenler. Tabii içindeki arama motorunun başarısını da unutmamak lazım.

 

streaming_music_500x333

 

Müzik 4.0: Streaming Gelirlerinin Artması

2013 ve sonrasında streaming, hem servisler hem de plak firmaları için az da olsa kârlı hâle gelmeye başladı. Bununla birlike pazara Apple Music, Google Play ve Tidal gibi yeni oyuncular girmeye başladı. Streaming servislerinin global gelirlerinin toplamları 2013 yılında 2 milyar dolar, 2014 yılında ise 2.2 milyar dolar oldu. Tahminler bu miktarın 2018 yılında 46 milyar dolara çıkması yönünde.

2014 müzik endüstrisi açısından önemli değişimlerin sinyalini veren bir yıldı çünkü ilk defa bu yılda dijital ve fiziksel gelirler eşit hale geldi. Dijital gelirler, download ve streaming gelirlerini; fiziksel gelirler ise plak ve CD satışlarını kapsıyor. 2014’te dijital gelirlerin %68’ini download, %32’sini ise streaming gelirleri oluşturdu. 2014 yılının fiziksel gelirlerde karşımıza ilginç bir tablo çıkıyor. Her ne kadar plak herkesin dilinde olan bir format olsa da fiziksel gelirlerin sadece %9’unu oluşturuyor. Bu kategoride ağır top %91 ile CD. Unutmamak lazım ki bunlar global sonuçlar. Ülkeler arasında büyük farklılıklar olabiliyor. Yukarıdaki sonuçlara göre 2014’te global olarak müzik endüstrisinin gelirlerinin %16’sını streaming oluşturuyor. Ülke bazında ise streaming yüzdeleri, birkaç örnek verecek olursak, İsveç %69.7, ABD %30.4, İngiltere %13.6, Türkiye %13.2 ve Japonya %3.1.

2015 yılında beklenen oldu ve global dijital gelirler %10.2 arttı, fiziksel gelirler %4,5 düştü ve böylelikle tarihte ilk defa dijital gelirler fiziksel gelirleri geçmiş oldu. 2014 yılında 2.2 milyar dolar ile dijital gelirlerin %32’sini oluşturan streaming, 2015 yılında ciddi bir artış ile 2.9 milyar gelir sağladı ve dijital gelirler içindeki dilimini %43’e yükseltti.

Şu anda 150 ülkede yaklaşık 400 adet yasal dijital müzik servisi bulunuyor. Streaming servislerine kayıtlı ücretli abone sayısı 68 milyon. Streaming sektörünün lideri 30 milyon ücretli aboneye sahip Spotify. Türkiye’de hizmet veren streaming servisleri Apple Music, Deezer, Spotify, TIDAL, TTnetmuzik veTurkcell Fizy.

Streaming gelirleri ne kadar artarsa artsın müzisyenlere ödenen telifler kolay kolay tatminkar rakamlara çıkacakmış gibi durmuyor. Ne olursa olsun sanatçıların ve grupların unutmaması gereken bir konu var: Eskiden milyonlarca CD ve plak satılıyordu ama gelirlerin aslan payı plak firmalarının kasalarına giriyordu. Sanatçıların kazançlarının çoğunu konser ve turne gelirleri oluşturuyodu. Bugün de değişen bir şey yok… Bu kural aynen devam ediyor!

 

  • Kaynak: IFPI 2014 ve 2015 raporları.

 

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edin. Haberler için lütfen mesaj listeme üye olun.

 

Fotoğraf:

Posted in Müzik Endüstrisi | 1 Comment

Müzik Endüstrisine Bakış (3. Bölüm)

Muzik_Endustrisine_Bakis_3_alt_2

Birinci bölüm için tıklayınız – İkinci bölüm için tıklayınız

 

Müzik 2.0: Internet Çağı

Owsinki, 2.0’ın başlangıçının 1994, yani mp3 dosyalarının ilk paylaşıldığı yıl olduğunu söylüyor. Müzik CD’leri için kullanılan sıkıştırılmamış dijital dosya formatında bir dakikalık mono ses kaydı 5 MB, bir dakikalık stereo ses kaydı ise 10 MB yer tutuyor. Bu hesapla 40 dakikalık stereo bir albüm 400 MB anlamına geliyor. Bugün için belki fazla büyük değil fakat 1990’ların telefon hatları üzerinden yapılan ‘dial-up’ internet bağlantılarını düşündüğünüzde toplam 400 MB büyüklüğünde bir dizi dosyayı indirmek neredeyse imkânsızdı. 128 kbps mp3 dosyalarının büyüklükleri normal (kayıpsız / sıkıştırılmamış) dijital dosyalara göre onda biri olduğu için internet üzerinde bu dosyaların transferleri mümkündü. Düşük değerlerle kodlanmış mp3 dosyalarının ses kaliteleri her ne kadar kötü de olsa internet üzerinden bilgisayara parça indirme, indirilen parçaları başkalarıyla paylaşabilme fikri birçok insana cazip geldi.

napsterDosya paylaşımı IRC (Internet Relay Chat) ve Hotline üzerinden başladı. 1997’de Winamp ile birlikte mp3 kullanımı arttı. 1999 yılında Napster ile ‘peer-to-peer file sharing’ (P2P) olarak tanımlanan kullanıcıların internet üzerinden kendi aralarında dosya paylaşımına imkân tanıyan sistem hayata geçti ve çok kısa sürede popüler hale geldi. 2000 yılında başta Metallica olmak üzere Dr. Dre ve Madonna gibi birçok ünlü sanatçı Napster’a dava açtı. Napster 2001’de kapatıldı ancak dosya paylaşımı Gnutella, Kazaa ve BitTorrent üzerinden devam etti. Plak şirketleri önceleri çok da önemsemedikleri dosya paylaşımının kendilerini sıkıntıya sokabileceğini fark etmeye başladı.

1990’ların ortalarında CD yazıcılar ve bu yazıcılarda kullanılan boş CD’ler çok pahalıydı. Bunlar ancak mastering için profesyonel stüdyolarda kullanılabiliyordu. 2000’lere geldiğimizde CD yazıcıların fiyatları düştü, bilgisayarların üzerinde standart olarak kullanılan bir donanım haline geldi. Bazılarına göre Batı ülkelerinde CD yazıcılar, korsan satışa katkı sağlamasa bile arkadaş arasında albüm paylaşımını artırdığı için müzik endüstrisine küçük de olsa darbe vurdu. Türkiye için durum farklıydı; zaten çok yoğun bir şekilde sürüp giden korsan kaset ticareti sadece format değiştirerek, kasetten CD’ye geçerek, tüm hızıyla devam etti.

Müzik 2.0’ı, kısaca, müzik endüstrisinde yıllardan beri süregelen klasik modelin dijital müzik dosyaları ve bunların internet üzerinden paylaşımı sonucunda değişmeye başlayabileceğinin sinyallerini verdiği bir dönem olarak özetleyebiliriz. Bu sinyaller özelikle 1980’lerde çok büyük kârlar elde eden büyük plak şirketlerinin rahatsız etmeye başlamıştı.

 

Müzik 2.5: iTunes ve Dijital Müziğin Paraya Çevrilmesi

2000’li yılların başında plak şirketleri internet üzerinden yapılan paylaşımları durduramayacağını yavaş yavaş anlamaya başlamış ve bunun için farklı formüller arar hale gelmişti. 2001’de Apple hem iTunes’u hem de iPod’u tanıttı. iPod, kısa süre içinde 21. yüzyılın “Walkman”i haline geldi. Apple, 2003’te iTunes Store’u açtı ve bu, müzik endüstrisinde adeta devrim niteliğinde bir hamle oldu çünkü dijital müzik dosyalarının para karşılığı satılması, diğer bir deyişle ticaret için kullanılması mümkün hale geldi. iTunes Store üzerinden yapılan satışlardan sanatçı her zaman olduğundan daha büyük bir kâr elde etmedi ancak Apple, satışlar üzerinden aldığı paylar ile, plak şirketleri ise fabrikasyon ve paketleme giderlerinden kurtulmalarıyla birlikte büyük kârlar elde etmeye başladı. iTunes Store kataloğunda 43 milyon şarkı bulunuyor, açılıştan bugüne kadar satılan toplam şarkı sayısı ise 25 milyarı geçmiş. iTunes Store Türkiye’ye ancak Aralık 2012’de girebildi.

iPod_white

Apple iPod®

 

Dijital parça satışları her ne kadar plak şirketleri için kârlı olsa da internet üzerinden dosya paylaşımı genel olarak albüm ve single satışlarını olumsuz yönde etkiledi. Bu sebepten dolayı şirketler, eskiden albüm satışlarından kazandıkları paraları bu sefer de konser, turne gibi diğer yollar üzerinden kazanabilmek için sanatçılarla sadece albüm anlaşmaları değil aynı zamanda menajerlik anlaşması yapmak için de kolları sıvadı. Bu model henüz çok oturmuş bir model olmasa da endüstrideki çalışma şekilleri yavaş yavaş bu yöne doğru kayıyor.

Müzik 2.5 modelinde bir diğer önemli konu ise veri akışı (streaming) sağlayan müzik siteleri ve servisleri… 2000-2007 yılları arasında Pandora, Spotify, Grooveshark, Rhapsody, Deezer gibi çeşitli streaming siteleri ve servisleri kuruldu. Bunlardan bazıları tamamen yasal olarak işe başladı: kullanıcılarından aylık ya da yıllık ücret alıp veya reklamlarda gelir elde edip plak şirketlerine ve sanatçılara telif ücreti ödüyorlardı. Diğerlerinin durumu ise biraz daha karışık ya da karanlıktı. Durumu karanlık olanlar günümüze kadar gelemedi. Streaming için Türkiye’de ilk yerli girişim daha sonra Turkcell tarafından satın alınan Fizy’di.

Müzik 2.5’i kısaca özetleyecek olursak, iTunes Store ile dijital müzik dosyaları üzerinden kârlı bir şekilde gelir elde edilebileceği anlaşıldı, dinleyiciler albüm yerine tek tek parça satın almaya başladılar, diğer bir deyişle dijital formattaki single’lar popüler hale geldi. ‘Streaming’ müzik siteleri ve servisleri yaygınlaştı, plak şirketleri internet üzerinden illegal parça ve albüm paylaşımları sonucunda kaybettikleri gelirleri sanatçıların menajerliğini de üstlenerek geri kazanmak için çalışmalara başladılar.

> Dördüncü bölüm için tıklayınız

 

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edin. Haberler için lütfen mesaj listeme üye olun.

 

Fotoğraf:

Posted in Müzik Endüstrisi | 2 Comments

Müzik Endüstrisine Bakış (2. Bölüm)

Muzik_Endustrisine_Bakis_2

Yazı dizisinin birinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz: Giriş / Müzik 0.5: Başlangıç / Müzik 1.0: “Klasik” Model

 

Müzik 1.5: MTV, CD ve Büyük Sermaye

1980’lerin başından 1990’ların ortasına kadar uzanan 1.5, müzik endüstrisinin altın çağı olarak kabul edilebilir. Bu süre zarfında oldukça büyük değişimler oldu ve başta plak şirketleri olmak üzere endüstride yer alan herkes hiç olmadığı ve muhtemelen bir daha da olamayacağı kadar iyi gelir elde etti. Bu değişimlerden ilki (ve aynı zamanda Müzik 1.5 modelinin başlangıç noktası) Compact Disc, yaygın olarak bilinen ve kullanılan kısa adıyla CD’dir. Ticari amaçla üretilen ilk CD Billy Joel’in 52nd Street (1982) adlı albümü, satışı bir milyon kopyayı geçen ilk CD ise Dire Straits’in Brothers in Arms (1985) albümüdür.

Billy_Joel_Dire_Straits

Billy Joel – 52nd Street ve Dire Straits – Brothers in Arms

 

CD, piyasaya sürülmesinin ardından kısa bir süre içinde plak şirketleri için çok kârlı bir ürün haline dönüştü çünkü hem yeni bir format olmasından hem de ses kalitesinden dolayı plak ve kasetten daha pahalı bir fiyata satılabiliyordu. Bunun yanı sıra bazı oyunlar da dönmekteydi. Örnek olarak plaklar kamyonda taşınma sırasında kolayca kırılabildiklerinden dolayı plak şirketleri sanatçıya ödedikleri telif ücretlerinden %10 zaiyat payı kesiyordu. Taşınma sırasında kırılma riski çok daha az olmasına karşın plak şirketleri bu %10’luk kesintiyi bir süre CD için de uygulamaya devam etti.

DavidBowie

David Bowie

1985 yılında David Bowie’nin 15 albümlük diskografisinin tamamı RCA Records tarafından CD formatında satışa sunuldu. Ardından birçok plak şirketi kataloglarında bulunan tanınmış ve popüler sanatçılarının daha önce plak olarak bastıkları albümlerini CD formatında satışa sunmaya başladı. Bu, plak şirketlerinin kazançları açısından bir dönüm noktası oldu. Dinleyiciler, sevdikleri albümleri, plak olarak ellerinde bulunsa bile, CD formatında tekrar satın almaya başladı. Bunu bazı albümler için ben de yaptım (ve yapmaya devam ediyorum). Benim için özel olan bir takım albümlerin ilk önce kasetini veya plağını satın alıp ardından CD’si çıkınca CD’sini aldığım, daha sonrasında da özel bir versiyon satışa sunulduğunda (örnek olarak re-mastered CD, albümün 20. yıl özel versiyonu, 180 gram plak gibi) aynı albümü farklı formatlarda tekrar tekrar satın aldığım oldu ve olmaya da devam ediyor. Plak şirketlerinin, üretim haklarını ellerinde tuttukları daha önce plak olarak basılmış albümleri CD formatında satışa sunarak normalde edebileceklerinden çok daha büyük kârlar elde edebilmelerinin iki sebebi vardı: Birincisi, CD’ye basılan bu albümlerin kayıt ve prodüksiyon masrafları zaten karşılanmıştı. İkincisi, eski albümlerin birçoğu tanınan bilinen albümler olduğu için reklama fazla bir bütçe ayırmak gerekmiyordu. Plak şirketlerine bir tek CD üretim (fabrikasyon) giderlerini üstlenmek kalıyordu. Minimum giderle satışa sundukları CD formatındaki albümleri yüksek fiyatlarla ve büyük miktarlarda satmaya başlayan plak şirketleri bu sayede çok büyük kârlar elde etmeye başladı.

Elde edilen bu büyük kârlar kısa süre içinde büyük sermayeli çok güçlü şirketlerin ilgisini çekti. Bunun sonucunda 1980’lerin ‘major label’ olarak adlandırılan büyük ama bağımsız olarak yönetilen plak şirketlerini çok uluslu ve büyük sermayeli dev şirketler satın almaya başladı. Columbia Records, Sony’e; Warner Bros. Records, Time Incorporated’a; Universal Music, Matsushita’ya; EMI ise Thorn’a satıldı.

CD Türkiye’ye oldukça geç geldi. Hatırlıyorum, 1980’lerin sonunda, hatta 1990’ların başında çok sınırlı sayıda CD bulunurdu. Ankara’da vitrinini CD’lerin süslediği ilk dükkanlardan biri Shades’ti. Sahibi Süleyman Özyıldırım, rock, blues ve jazz türlerinde benim bugüne kadar tanıdığım en bilgili insanlardan biridir. Shades hala aynı pasajda, aynı dükkanda devam ediyor, umarım daha da uzun yıllar devam eder.

Süleyman Özyıldırım - Shades

Süleyman Özyıldırım – Shades

 

1980’lerde müzik endüstrisinde gerçekleşen en büyük gelişmelerden biri şüphesiz MTV’nin yayına başlamasıydı. 1981 yılında John Lack’in “Ladies and gentlemen, rock and roll” sözleriyle ve The Buggles’ın “Video Killed the Radio Star” parçasının klibi ile yayına başlayan MTV, kısa sürede popüler hale geldi ve radyonun sahip olduğu “parçaları hit yapma gücü”nü elde etti. İlk başta radyo ve MTV arasındaki fark ayırt edilememişti, plak şirketleri her ikisine de promosyon imkânı olarak bakıyordu ancak kısa sürede bunun sadece böyle olmadığı, MTV’nin bir tek müziği değil sanatçının görünümünü de öne çıkarttığı, dolayısıyla imajın müzik kadar (hatta maalesef bazı durumlarda müzikten daha önemli olduğu) ortaya çıktı. Plak şirketleri önceleri kabiliyetli sanatçılar ve iyi (ya da popüler olabilecek) parçalar peşindeyken MTV’den sonra bunların yanı sıra ekranda iyi görünen, imajı sağlam sanatçılar aramaya başladı. Buna ek olarak şirketler promosyon bütçelerine video klipler için yeni bir kalem daha ekledi ve bunun sonucunda müzik endüstrisinde bir alt dal olarak video klip endüstrisi doğdu.

1990’larda kablo TV ile Türkiye’den MTV Europe’u izlemek mümkündü. Daha sonra 2006’da MTV Türkiye açıldı ve beş yıl boyunca yayında kaldı. Türkiye’de müzik endüstrisini en çok etkileyen televizyon kanallarından biri şüphesiz Kral TV’dir. 1994’ten itibaren Türkiye’de video klip sektörünün gelişmesi ve müzik endüstrisinin önemli bir parçası haline gelmesi Kral TV sayesinde olmuştur.

Özetleyecek olursak, 1.5 modelinde plak şirketleri CD satışlarından çok büyük kârlar elde etmeye başladı, bu kârlar büyük sermayeli ve çok uluslu dev şirketlerin iştahını kabarttı ve bunun sonucunda bu şirketler büyük ancak bağımsız yönetilen plak şirketlerini satın alarak müzik endüstrisine girdiler. Diğer yandan MTV radyoya rakip oldu. MTV’nin popüler hale gelmesi ile sanatçının imajı çok önemli bir hale geldi.

> Üçüncü bölüm için tıklayınız

 

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edin. Haberler için lütfen mesaj listeme üye olun.

 

Fotoğraflar:

Posted in Müzik Endüstrisi | 3 Comments

Müzik Endüstrisine Bakış (1. Bölüm)

Muzik_Endustrisine_Bakis_1

Müzik Prodüksiyonu için Alternatif Yöntemler ve Amanda Palmer Örneği” başlıklı yazım oldukça ilgi toplamıştı. Anlaşılan o ki müzik prodüksiyonu, finansman, dağıtım ve benzeri konularda yeni ve alternatif yöntemler birçok müzisyenin ve müzik prodüktörünün ilgisini çekiyor. Başlangıcından sonra uzun yıllar aynı şekilde devam edem müzik endüstrisinde son 10-15 yılda büyük değişimler oldu ve olmaya devam ediyor. Eğer müzik üretiyorsak bu değişimleri göz ardı edemeyiz, etmemeliyiz.

Bobby_Owsinski_Music_4_0Müzik endüstrisinin günümüzdeki işleyişini ve modelini daha iyi anlamak ve özümsemek için uzak olmayan tarihçesine bakmak lazım diye düşünüyorum. Bobby Owsinski, Music 3.0: A Survivival Guide for Making Music in the Internet Age ve ardından güncelleyip yayımladığı Music 4.0: A Survivival Guide for Making Music in the Internet Age adlı kitaplarında müzik endüstrisinin tarihini dönemlere bölmüş ana hatlarıyla çok yalın ve herkesin anlayabileceği bir şekilde anlatmış. Ben de Owsinski’nin kitabı üzerinden giderek müzik endüstrisinin geçmişine ve güncel durumuna bakmak ve bunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Başlamadan önce Owsinki hakkında kısa bilgi vermek iyi olacaktır… Bobby Owsinski, müzik yapımı ile ilgilenenlerin yakından tanıdığı bir isim. Ses kayıt, müzik prodüksiyonu ve müzik endüstrisi üzerine 24 kitap yazmış olan Owsinski’nin aralarında Elvis Presley, Jimmy Hendrix, The Who, Willie Nelson, Neil Young, The Ramones ve Chicago gibi isimlerin de bulunduğu çeşitli sanatçıların sayıları 100’den fazla olan ‘surround sound’ projesinde imzası bulunmaktadır. Owsinski, 1-2 Kasım 2012 tarihinde Bilkent Üniversitesi’nde gerçekleşen ATMM 2012 (Audio Technologies for Music and Media – Müzik ve Medya için Ses Teknolojileri) konferansı kapsamında ana konuşmacı (keynote speaker) olarak Ankara’yı ziyaret etmişti. Owsinski’nin konuşmasının teması yeni müzik endüstrisi ve sosyal medya bağlantıları üzerineydi ve konferans katılımcıları tarafından büyük ilgi görmüştü.

Bobby_Owsinski_Ufuk_Onen_ATMM2012

Bobby Owsinski ve Ufuk Önen (ATMM 2012 Konferansı, Bilkent Üniversitesi, Ankara)

 

Müzik 0.5: Başlangıç

Müzik endüstrisinin temelleri aslında gramofondan (diğer bir deyişle müziğin dinleyiciye kayıtlı bir şekilde sunulmasından) öncesine dayanıyor. 19. yüzyılda müziği kayıtlı bir şekilde satmak mümkün olmadığı için firmalar basılı nota kağıtları ve nota kitapları satıyorlardı. 1877’de Edison, ses kayıt edebilen ve kaydettiği sesi okuyabilen, tekrar üretebilen (playback) “phonograph” adını verdiği cihazı tanıttı. Bu cihaz ilk önce ofislerde not kaydetmek amacıyla kullanılmaya, ardından da 1889’da demir para ile çalışan müzik makinalarının içine yerleştirilmeye başlandı. Bu en eski jukebox’lar (kayıtlı müzik üzerinden maddi gelir edilmesi açısından) modern müzik endüstrisinin temeli veya başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir. 1920’lerde gramofonlar ve plaklar yaygınlaşmaya başladı. Plak dükkanları açıldı, RCA (Radio Corporation of America) gibi büyük firmalar plak yapımcılığı işinin kârlı olduğunun farkına vardı ve yatırımlar yapmaya başladı, reklam ve tanıtım açısından radyoların önemi ortaya çıktı… Tüm bunlar aslında bir bakıma Müzik 1.0 için hazırlık niteliğindeydi.

Edison phonograph

Edison phonograph

 

Müzik 1.0: “Klasik” Model

Owsinski, “klasik” olarak kabul edilen, en bilinen ve en uzun süren müzik endüstrisi modelini 1.0 olarak tanımlıyor ve 1980’lere kadar, yaklaşık 50 yıl boyunca, değişmeden devam ettiğini belirtiyor. Bu çok bilinen modelde sanatçı bir demo hazırlıyor, eğer müziği iyiyse ve şansı yaver giderse bu demo sayesinde bir plak şirketi ile anlaşma imzalıyordu. Sanatçının “keşfedilmesi”, plak şirketine alınması, kontrat sonrasında albüm çalışmalarının takibi, albüm çıkışı sonrasında ise promosyon işleri ile firmanın A&R (Artist and Repertoire) departmanı ilgileniyordu. Albüm çalışmalarını (müzikal ve teknik açılardan) plak şirketinin seçtiği bir prodüktör yürütüyordu. İlk zamanlarda bu prodüktör genelde plak şirketinin kadrolu prodüktörlerinden biri oluyordu daha sonraları sanatçıların istediği üzerine bu modelden vazgeçilmiş ve grubun müziğini gerçekten anlayacak, ileri götürecek bağımsız prodüktörler ile çalışılmaya, bunlarla albüm bazında anlaşmalar yapılmaya başlanmıştı. Ben de bu şekilde yapılan bir çalışmanın, müzik ve sanatçılar açısından çok daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Bağımsız prodüktörlük modeline öncü eden isimlerden biri 8 Mart 2016’da kaybettiğimiz Beatles’ın efsane prodüktörü Sir George Martin’dir.

1.0 modelinde albüm prodüksiyonu tamamlandıktan sonra plak şirketi albümün çoğaltımını (plağa, kasete, CD’ye basılmasını) yaptırıyordu ve daha sonra albüm dağıtılıyordu. Dağıtım farklı bir iş kolu olduğu için bunu genelde plak şirketleri değil, komisyon ile çalışan dağıtım şirketleri yapıyordu. Dağıtımı yapılan albüm perakendeciler üzerinden dinleyiciye (ya da “ticari” bir terim kullanacak olursak “tüketiciye”) ulaşıyordu. Her ne kadar ben burada anlatırken geçmiş zaman eki kullansam da bu model (bazı küçük değişimler dışında) genel hatlarıyla günümüzde hala işleyişini sürdürüyor.

1.0 modelinde bir parçanın hit olmasında radyonun çok büyük payı vardı. Radyoda sık çalınan parçalar çok fazla insan tarafından tanınıyor, dinleyiciler ilk önce bildikleri ve sevdikleri bu parçaların single’larını ardından da o sanatçıların albümleri satın alıyordu. Radyonun single ve albüm sattırmak gibi böylesine büyük bir güce sahip olmasından dolayı programlarda kendi parçalarını daha çok çaldırmak isteyen plak şirketleri arasında korkunç mücadeleler sergileniyor, hatta plak şirketleri tarafından radyo yayıncılarına rüşvetler veriliyor, skandallar yaşanıyor ve davalar açılıyordu.

Özetleyecek olursak, 1.0 modelinde plak şirketinin sanatçı ve müzik üzerinde korkunç bir gücü ve mutlak egemenliği vardı. İmza günlerini ve benzer etkinlikleri saymazsak sanatçının hayranları ile ilişkisi ve iletişimi hiç yoktu (buna diğer modellerde tekrar değineceğiz). Radyo, parçaların ve sanatçıların tanıtımı için en güçlü ve etkili yoldu. Single’lar çok önemliydi ancak plak şirketlerine esas para kazandıran unsur albüm satışlarıydı.

1.0 modeli Amerika ve Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de geçerliydi. Farklı olarak Türkiye’de çok fazla sayıda korsan kopya satışı vardı. Plak dükkanları özellikle Türkiye’de kolay kolay bulunmayan yabancı sanatçıların plaklarını yurtdışına giden tanıdıkları sayesinde veya benzer yollarla temin eder, bunları kasete çeker ve müşterilerine satardı. “Çekme kaset” yasal değildi ama Türkiye’de uzun yıllar boyunca (90’lı yılların başlarına hatta ortalarına kadar) özellikle aşırı popüler olanların dışında kalan yabancı müzikleri dinlemek için tek yoldu.

İkinci bölüm için tıklayınız

 

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edin. Haberler için lütfen mesaj listeme üye olun.

 

Fotoğraflar:

  • Bobby Owsinski & Ufuk Önen: Aydın Ramazanoğlu (Bilkent Üniversitesi)
  • Rare Groove: Bryan
  • Phonograph: Jorge Royan
Posted in Müzik Endüstrisi | 4 Comments

iTunes Radio ve ‘Streaming’ Müziğe Bir Bakış

itunesradio

Apple, iTunes Radio adını verdiği yeni bir müzik servisi ile ‘streaming’ alanına girdiğini duyurdu. Aslında bu, çok şaşırtıcı bir şey değil çünkü internet üzerinden müzik dinleme alışkanlığı gün geçtikçe artıyor. Bir parçayı veya albümü ücretini ödeyip (ya da korsan olarak) indirmektense artık insanlar yavaş yavaş internet üzerinden dinlemeyi tercih etmeye başladı.

 

Yeni Tercih: ‘Streaming’ Müzik

‘Streaming’ müziğin tercih edilmesinin arkasında yatan nedenlerden biri büyük olasılıkla disk alanı problemi. mp3 ve AAC dosyalarından oluşan dijital müzik arşivleri çok hızlı bir şekilde genişleyebiliyor, arşiv genişledikçe daha fazla disk alanına ihtiyaç duyuluyor. Günümüzde hard diskler çok pahalı değil diyebilirsiniz ancak bu sefer de karşımıza erişim problemi çıkıyor. Bugün artık birçok kişide bir masaüstü, bir dizüstü ve bir de akıllı telefon olmak üzere üç farklı cihaz var. Bu üçünden de müzik dinlemek mümkün ve bulunduğumuz ortama göre (ev, ofis, sokak, araba, otobüs vb.) bu üç cihaz arasından seçim yapıyoruz. Bu üç cihazdan da istediğimiz parçayı dinlemenin en basit yolu müziğe internet üzerinden ulaşmak. Artık internet erişimi hızlı, ev ve ofis dışında da kablosuz ağlar yoluyla internete erişim oldukça kolaylaştı ve bunlara ek olarak 3G üzerinden verilen internet paketleri de yavaş yavaş ucuzluyor.

Müziğe internet üzerinden ulaşmanın diğer bir cazip tarafı da yeni müzikler keşfetmek! Hangi servis veya siteyi kullanırsanız kullanın size, diğer dinlemiş olduğunu parçaları baz alarak, yeni parça önerileri sunuluyor. Bu öneriler için kullanılan algoritmalar her geçen gün gelişiyor, bu da önerilerin her geçen gün daha isabetli hale gelmesi demek oluyor. Müzik keşfetme İngilizcede ‘music discovery’ olarak adlandırılıyor. Bu, aslında, günümüzde müzik endüstrisinde üzerinde oldukça kafa yorulan bir iş kolu. Bir başka yazımda bu konuya değinmek isterim. İnternet üzerindeki müzik servis ve sitelerinden bahsetmişken; Türkiye’de ve dünyada ‘streaming’ müzik servisi veren farklı farklı siteler mevcut (Deezer, Spotify, Fizy, Grooveshark, Slacker vb.) ancak benim gözlemlediğim kadarıyla video sitesi olmasına rağmen YouTube, internet üzerinden müzik dinlemek için en çok kullanılan servis veya sitelerden biri.

 

Billboard ve YouTube

Müzik endüstrisinde otorite olarak kabul edilen yayınlardan biri olan Billboard, Şubat 2013’te YouTube videolarının izlenme sayılarının ‘single’ listeleri için dikkate alınmaya başladığını duyurdu. Bu, listelerin, sadece fiziki ve dijital (download) olarak satılan single sayılarının değil, satış rakamlarının yanı sıra parçaların YouTube videolarının izlenme oranlarının da dikkate alınarak oluşturulduğu anlamına geliyor. Billboard, parçaların sadece resmi kanallar yoluyla eklenmiş videolarının izlenme sayılarını dikkate alıyor. Resmi kanal olarak sanatçının veya plak firmasının YouTube kanalı ya da Vevo kabul ediliyor. Sanatçı veya plak firmasından izin alınmadan hazırlanmış ‘fan’ videolarının izlenme sayıları dikkate alınmıyor.

 

RIAA ve ‘Streaming’ Müzik 

Amerika Birleşik Devletleri’nde altın (gold) ve platin (platinum) plaklar RIAA (Recording Industry Association of America) tarafından verilir. 1958’de başlatılan satış belgeleme programına göre satışı 500 bin adedi geçen albüm ve single’lar altın, satışı 1 milyon adedi geçenler için ise platin plak ile ödüllendiriliyor. Uzun yıllar değişime uğramadan devam eden bu programa 1999 yılında bir ek yapıldı ve satışı 10 milyon adedin üzerine çıkan albümler için Diamond Award (elmas ödül) verilmeye başlandı.

Bu arada her ne kadar konumuzla çok ilgili olmasa da şunları sizinle paylaşmak istiyorum… RIAA’e göre 2013 Haziran itibarıyla tüm zamanların en çok satılan ilk beş albümü Thriller – Michael Jackson (29 milyon); Their Greatest Hits – Eagles (29 milyon); Greatest Hits Volume I & Volume II – Billy Joel (23 milyon); The Wall – Pink Floyd (23 milyon); Led Zeppelin IV – Led Zeppelin (23 milyon). Tüm zamanların toplamda en çok plak satan sanatçıları The Beatles (177 milyon); Elvis Presley (134.5 milyon); Garth Brooks (128 milyon); Led Zeppelin (111.5 milyon); Eagles (100 milyon).

RIAA, 2004 yılında internet üzerinden yapılan “dijital” (diğer bir deyişle fiziki olmayan) satışlar için Digital Single Sales Award (Dijital Single Satış Ödülü) programını başlattı. Bu ödülde de, tıpkı diğer ödüllerde olduğu gibi, 500 bin üstü satış adedi için altın, 1 milyon üzeri için platin ve 10 milyon üstü için de elmas ödül veriliyor. 2004’ten bu yana en çok single satışı yapan ilk beş sanatçı Taylor Swift (44 milyon); Rihanna (42.5 milyon); Katy Perry (29.5 milyon); Lady Gaga (28.5 milyon); Kanye West (25 milyon).

RIAA, 2013 Mayıs ayında Digital Single Sales Award’u da içine alan Combined Digital Single Award adında yeni bir ödül programı başlattığı duyurdu. RIAA’nın sitesindeki açıklamaya buradan ulaşabilirsiniz. Bu yeni programa göre ‘streaming’ yoluyla dinlenilen parçaların dinlenme sayıları da single satış sayılarına ekleniyor. Programın kabul ettiği ‘streaming’ müzik ve video siteleri arasında Spotify, Rhapsody, Xbo Music, VEVO, MTV.com, Yahoo! Music ve elbette YouTube var.

RIAA, internet üzerinden 100 defa dinlemeyi (ya da ‘stream’ etmeyi) bir adet single satışı ile eş tutuyor. Diğer bir deyişle 100 milyon defa dinlenilmiş bir parça 1 milyon satmış olarak kabul ediliyor. Başka bir örnek verecek olursak internet üzerinden 25 milyon defa dinlenilen ve dijital single’ı 250 bin satan bir parça altın (gold) ödül alıyor. Bu 100:1 oranı bana oldukça mantıklı geldi. 1 milyon single satmak ne kadar zorsa parçayı internet üzerinden 100 milyon defa dinletmek de o kadar zor bence.

Yeni programın açıklanması ile birlikte 56 parça ödül aldı. Ödül alanların içinde yenilerin yanı sıra Michael Jackson (“Billie Jean”), Whitney Houston (“I Will Always Love You”), Aerosmith (“I Don’t Want to to Miss a Thing”, Kansas (“Dust in the Wind”) gibi eski ve köklü sanatçılar da var.

 

Apple ve ‘Streaming’ Müzik

itunesradio_iconBillboard ve RIAA’in liste ve ödül programlarında ‘streaming’ sayılarını dahil etmesi internet üzerinden müzik dinlemenin yavaş yavaş çok ciddi bir alışkanlık haline geldiğinin önemli bir göstergesi. Apple’ın bu alana girmesi bir süreden beri bekleniyordu; 300 milyon iTunes kullanıcısına sahip Apple’ın böyle gelişmekte ve büyümekte olan bir pazara dahil olması şaşırtıcı değil.

iTunes Radio, hem iPhone, iPad ve iPod Touch hem de Mac ve PC üzerinde iTunes üzerinden hizmet vermek üzere tasarlanmış bir servis. 18 Eylül 2013’te Amerika Birleşik Devletleri’nde kullanıma açıldı. iTunes Radio ile kullanıcılar kendi seçimleri doğrultusunda belirlenmiş tema veya şarkılar üzerinden radyo istasyonları oluşturabiliyorlar. Bu servis ücretsiz; reklamlarla destekleniyor. iTunes Match üyeleri ise bu servisten reklamlar olmadan yararlanabilecek (iTunes Match’in ücreti Türkiye’de şu an için yıllık 39.99 TL).

‘Streaming’ müzik servislerinden Pandora 70 milyon, iHeartRadio 48 milyon, Spotify ise 20 milyon kullanıcıya sahip. Bunlara ek olarak yeni rakipler de var: Arena ve Trent Reznor ve Dr. Dre’nin de arkasında olduğu Beats Music. Arena, her ‘stream’ için 0.21 USD telif ödeyecek (bu, diğer ‘streaming’ servislerine göre çok çok yüksek bir miktar. iTunes Radio’nun en büyük avantajı sayıları 300 milyona ulaşan iTunes kullanıcıları. Tüm iTunes kullanıcılarının bir anda iTunes Radio’yu kullanmaya başlaması beklenemez elbette ama potansiyel müşteriler olarak düşündüğümüzde 300 milyon gerçekten çok cazip bir sayı.

 

Bu yazı Sound dergisinin 2013 Eylül sayısında yayınlanmış ardından bu site için revize edilmiştir. Benzer yazı ve paylaşımlar için beni Twitter’dan takip edin.

Posted in Müzik Endüstrisi | Leave a comment

Müzik Prodüksiyonları için Alternatif Yöntemler ve Amanda Palmer Örneği

Amanda_Palmer

 Eskiden albüm yapmak için izlenecek yol belliydi. Eğer herhangi bir plak şirketine bağlı değilseniz ilk önce bir demo yapıp sizinle anlaşma imzalayacak bir firma arardınız. Plak şirketi bulup anlaşma imzaladıktan sonra (ya da zaten anlaşmanız varsa) firma size bir prodüktör bulur, stüdyoyu ayarlar, siz de albümünüzü kaydederdiniz. Daha sonra plak şirketi, kaydettiğiniz albümü plağa, kasete veya CD’ye basar, dağıtımcı firmaya gönderir, promosyonunu yapar ve size de satıştan anlaşmış olduğunuz oran üzerinden pay verirdi. Bu model yıllarca hiç değişmeden devam etti. Peki, artık sona erdi mi? Hayır. Günümüzde de aynen devam ediyor sadece formatlarda ve promosyon yöntemlerinde bazı farklılıklar oldu, o kadar. Örneğin kaset formatı bitti (buna en çok sevinenlerden biri benimdir herhalde), Internet üzerinden indirilebilen dijital müzik dosyalarının satışı yaygınlaştı, firmalar reklam ve tanıtım için aktif ve agresif bir şekilde sosyal medyayı kullanmaya başladı… Uzun lafın kısası, klasik model genel anlamda hala geçerli. Peki, günümüzde müzik endüstrisinde farklı olan nedir? Cevap aslında basit: Internet sayesinde ortaya çıkan alternatif prodüksiyon ve pazarlama yolları. Örnek olarak Amanda Palmer’ı ele almak istiyorum.

 

Amanda Palmer & The Grand Theft Orchestra

Amanda Palmer, Amerikalı bir müzisyen. The Dresden Dolls’un solisti, aynı zamanda piyano, armonika ve ukulele çalıyor. 2008’de Roadrunner Records etiketiyle ilk solo albümü “Who Killed Amanda Palmer”ı çıkarttı, daha sonra Roadrunner ile yollarını ayırdı, “Amanda Palmer Goes Downunder” isimli ikinci albümü kaydetti ve BandCamp müzik sitesi üzerinden satışını yaptı. Buraya kadar farklı bir şey yok. Palmer, 2012 yılında, blog’unda Amanda Palmer & The Grand Theft Orchestra adı altında bir albüm, bir sanat kitabı ve bir turneden oluşan yeni bir proje gerçekleştireceğini açıkladı ve bu projeyi Kickstarter’a koyup insanlardan destek beklediğini söyledi.

 

Kickstarter

Kickstarter, yaratıcı projelerin maddi olarak desteklendiği bir web sitesi. Film, müzik, bilgisayar oyunları, sanat, tasarım; tüm yaratıcı projeleri Kickstarter’a koyup maddi destek aramak ve bulmak mümkün. Bu maddi destek, projelere katkıda bulunmayı isteyen, projelerde isminin geçmesini arzu eden, ürünü henüz üretilmeden satın alıp bir anlamda projenin hayata geçmesini sağlamak isteyen ya da verdiği destek karşılığında projeden beklentisi olan kişiler tarafından sağlanıyor. 2009’dan bu yana 34 bin yaratıcı proje Kickstarter üzerinden 350 milyon dolar maddi destek bulmuş. Kickstarter üzerinden desteklenen projelerin çok büyük bir bölümü 1,000 ile 10 bin dolar arasında destek elde edebilmiş. 17 proje ise 1 milyon dolar barajını geçmiş. İşte bu 1 milyon doları geçen projelerden birisi de Amanda Palmer’ın projesi.

Amanda Palmer’ın projesi, müzik projeleri arasında en büyük desteği alan ve 1 milyon doları geçen tek (ya da en azından ilk) proje. İkinci sırada Five Iron Frenzy var; albümleri için 30 bin dolar destek aramışlar, yaklaşık 208 bin dolar bulmuşlar (%693). Üçüncü sırada Murder By Death grubu var; kaydetmeyi planladıkları albümleri için aradıkları 100 bin dolar destek karşılığında 187 bin dolarlık bir destek elde etmişler (%187). Palmer, 100 bin dolar destek aradığını açıklamış ve yaklaşık 1.2 milyon dolar toplamış (%1192).

 

Videonun Önemi

Palmer’ın Kickstarter’daki videosunu ilk yayınlandığı günlerden hatırlıyorum. Videoda hiç konuşma yok. Tek mekanda çekilmiş. Palmer sokağın ortasında duruyor ve kim olduğunu, ne yapmak istediğini, kısaca tüm derdini elindeki büyük yazılı kağıtlarla anlatıyor. Uzunluğu üç dakika; Internet için aslında uzun ama kendini izletiyor. Çok basit ama çok etkileyici bir video. Seyrettiğimde Kickstarter’da diğer projelerin arasından belirgin bir şekilde sıyrıldığını düşünmüştüm. Sonundaki mesajlar da oldukça güçlü: “This is the future of music. This is how we fucking do it. We are the media.” (Bu, müziğin geleceği. Biz bunu böyle yapıyoruz. Medya biziz.) Video Kickstarter’ın sitesinde hala duruyor, seyretmenizi tavsiye ederim.

Amanda_Palmer_Media

 

“Theatre Is Evil”

Amanda Palmer & The Grand Theft Orchestra’nın “Theatre Is Evil” adlı albümü Kickstarter üzerinden alınan destekler sonucunda Eylül 2012’de Palmer’ın kendi plak firması 8 Ft. Records tarafından yayınlandı. Albüm, CD, LP (plak) ve dijital (mp3 ve AAC) olarak satılıyor. CD ve LP’nin Amerika satış fiyatı Amazon’da sırasıyla 12.66 dolar ve 24.98 dolar. Dijital albüm Amerika iTunes’ta 7.99 dolar, Türkiye iTunes’ta ise 6.99 TL. Satış fiyatlarını veriyorum çünkü Palmer “standart” satış kanallarının yanı sıra bir de alternatif bir yol izliyor: “Theatre Is Evil”ı dijital olarak Palmer’ın sitesinden seçtiğiniz bir fiyata (1, 5, 10, 15 veya 20 dolara) satın alabiliyorsunuz! [Fiyatlar, yazının hazırlandığı zaman geçerli olan fiyatlardır]

Amanda_Palmer_Theatre_Is_Evil

 

Internet ve Değişim

Amanda Palmer’ın Kickstarter kampanyasının başarısı Palmer’ın yaratıcılığı, inatçılığı ve sosyal medyayı çok iyi kullanmasına dayanıyor. Internet büyük firmaların egemenliğini tamamen kıramamış olsa bile (en azından şimdilik) müzisyenlere alternatif yollar yaratma imkanı tanıyor… Zaman değişiyor… Tıpkı Bob Dylan’ın dediği gibi: The Times They Are a-Changin’

 

BobDylanCome mothers and fathers throughout the land
And don’t criticize what you can’t understand
Your sons and your daughters are beyond your command
Your old road is rapidly agin’
Please get out of the new one if you can’t lend your hand
For the times they are a-changin’.

Bob Dylan (The Times They Are a-Changin’, 1964)

 


@UfukOnen (Twitter)
Ses ve müzik teknolojileri, müzik prodüksiyonu, ses tasarımı ve benzeri alanlar ile ilgili haberler, düşünceler ve paylaşımlar için beni Twitter’da takip edebilirsiniz: https://twitter.com/UfukOnen

 

Sound_2013_01_OcakBu yazı Sound dergisinin Ocak 2013 sayısında yayınlanmıştır. © 2013 Ufuk Önen. Bu yazının tüm hakları saklıdır. İzinsiz olarak kullanılamaz, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntı yapılamaz.

Posted in Müzik Endüstrisi | 1 Comment

Geçmişe Yolculuk: 70’ler, 80’ler, 90’lar… Ankara ve Stüdyolar…

Alper Yarangümeli (Dr. Skull)

Alper Yarangümeli (Dr. Skull)

 

“Şimdiki gençler çok şanslı.” “Bizim zamanımızda hiçbir şey yoktu, ne zorluklar çektik.” “Bugün sizin sahip olduğunuz imkanlar bizde olsaydı neler yapardık neler!” Her jenerasyon, bir önceki jenerasyondan bu veya buna benzer sözler duymuştur. Aslında bir bakıma doğrudur da… Son gelen jenerasyon daha önce gelenlerin inşa etmiş olduğu altyapı ve yarattığı imkanlar üzerinden gittiği için kendisinden öncekilerin karşılaştığı zorlukları otomatik olarak aşmış oluyor. Ama tabii bu demek değil ki son yani mevcut jenerasyon için her şey toz pembe ya da her yer güllük gülistanlık. Her zamanın, her devrin, her neslin kendine göre problemleri ve zorlukları var. Bu, her alanda olduğu gibi müzik için de geçerli.

Ben sizi bu yazıda geçmişe doğru ufak bir yolculuğa çıkartmak istiyorum ama hemen belirteyim, amacım kesinlikle “biz zamanında çok zorluklar çektik, şimdiki gençler çok şanslı, çok rahat” gibi bir mesaj vermek değil. Yukarıda da yazdım, tekrar ediyorum, her dönemin kendine göre zorlukları var. Önemli olan sizden öncekilerin açtığı yolda yürüyüp, yolun bittiği yerde işi devralıp sizden sonra gelenler için yeni yollar açmak.

Bu arada, şunu da belirtmeden geçemeyeceğim… Elimden geldiğince yeni yapılan müzikleri takip ediyorum, çevremde ya da Türkiye genelinde yeni kurulan, genç elemanlardan oluşan gruplara bakıyorum, hatta lise gruplarına yönelik yarışmalarda jüri üyeliği yapıyorum. Çok iyi müzisyenler ve gruplar görüyorum ve bu beni gerçekten çok mutlu ediyor. Peki, teknoloji ve imkanlar sayesinde mi yetişiyor bu iyi müzisyenler? Hayır! Ancak şöyle bir şey var, teknoloji ve eldeki imkanlar sayesinde kabiliyetli müzisyenler, eğer çalışkanlarsa ve ellerindeki imkanları değerlendirmeyi de biliyorlarsa çok hızlı yol alıyorlar. Sonuç olarak yine kabiliyet, çalışkanlık ve bu işe tutkuyla bağlanmak şart ancak bugünün teknolojisi ve imkanları genç müzisyenlerin basamakları daha hızlı çıkmasına yardımcı oluyor. Yarışmalarda bakıyorum, bazı liseli gruplar, 80’lerde veya 90’lardaki üniversiteli iyi grupların seviyesinde müzik yapıyor. Bu, bence, harika bir şey!

Sadık Sağlam

Sadık Sağlam

 

2009’un yazında üç arkadaşımla beraber Ankara ve rock müzik üzerine bir belgesel yapma fikri ortaya attık. Çalışma başlığı olarak da şunu seçtik: Gri Değil, Siyah! Ankara Rocks! Araştırma ve planlama sürecinden sonra 2010 yılında röportajlara başladık. Proje hala devam ediyor. Sadece müzik yapımı konuşmuyoruz ama ben burada Ankara Rocks için yaptığımız röportajlarda, müzik yapımı ile ilgili konuştuklarımızdan küçük bir kesit vermek istiyorum sizlere.

Benim jenerasyonum, yani 80’lerde müzik yapmaya başlayan jenerasyon, o yıllarda müziğe, müzik aletlerine, prova ve kayıt imkanlarına çok zor ulaşırdı. Her şey için savaşmamız, hep kendimize yol açmamız gerekirdi. Geçenlerde çok eskilerden arkadaşım Buğra Karabey (Lychgate, Tayga) ile sohbet ediyorduk, şöyle biz benzetme yaptı: “Biz kuzey denizindeki buzkıran gemiler gibiydik.” Bence çok doğru… Buzları kıra kıra kendimize yol açmaya çalışıyorduk.

1980’lerde bizim imkanlarımız çok kısıtlıydı ancak bizden öncekilerin işi daha da zormuş. Ankara Rocks için yaptığımız röportajlarda Ankara’nın duayen isimlerinden Sadık Sağlam (Axe, King Bees, Nightlife vb.) 70’lerde nasıl prova yaptıklarını anlattı bize: “[Ankara] Ulus’ta Yiba Çarşısının altında, araba tamir edilen yerlerde biz provalar yapardık. Kiralardık orayı. Tabii oranın da pencereleri filan kırık, kışın biz atkılarla, eldivenleri kesip, soğukta üşüye üşüye provalarımızı yapardık.” Araba tamirhaneleri, depoşar, Cebeci Stadı’nın kalorifer dairesi, diğer benzeri yerler, kısaca gürültünün problem olmayacağı her yer onlar için prova stüdyosuymuş. Buna düğün salonları da dahil. Ankara’nın köklü rock bas gitaristlerinden Mehmet Öztürk anlatıyor: “O zaman çalışacak yer yoktu, biz de düğün salonlarına gidip sizin orkestranız olalım, düğün olmadığı zamanlar burada prova yapalım diye işe başlıyorduk . . . Tabii herifler ‘çok gürültü yapıyorsunuz kardeşim’ falan diyorlardı.”

Mehmet Öztürk

Mehmet Öztürk

 

Biz 1980’lerde bizden öncekilere göre daha iyi durumdaydık. İyi durumdaydık diyorum çünkü saat ücreti karşılığında kiralayabileceğimiz prova stüdyoları vardı. Vardı ama bu stüdyoların ve içindeki müzik aletleri ile diğer cihazların durumları gerçekten içler acısıydı. Ankara Rocks için yaptığımız röportajların birinde Mete Kuteş (Hazy Hill, Kara Kedi) bu stüdyoların durumunu o kadar iyi aktardı ki, dokunmadan aynen buraya ekliyorum: “O dönemki stüdyolar, hakikaten felaketti diyebilirim. Şu andakilerle karşılaştırılmaz bile. Mesela şimdi bütün stüdyolarda klima var ki bundan 20 sene önce hayal bile edemezdiniz böyle bir şey. Her şeyi geçin, bunlar ya depo olarak düşünülen yerlerdi, yerin altına girerdiniz, böyle acayip yangın merdiveni gibi bir şeyi döne dolaşa inerdiniz, ya da kömürlük olarak düşünülmüş mekanlardı. Rutubetli, iğrenç sigara kokuları altında… Hiçbirinde amfi bulunmaz, enstrüman bulunmaz. Davul denilen şey, uzaktan davula benzer ama başına oturduğunuz zaman deri namına bir şey taşımayan, üstünde kat kat bant, ziller kırık, ayaklar yalama, sound yok, vokal gelmez, gitar gelmez, o gelmez, bu gitmez, felaket…”

Zaman içinde bazı üniversiteler, özellikle Hacettepe ve ODTÜ, öğrencilerinin kurduğu gruplara destek vermeye başladı. 80’lerde Ankara’nın en sıkı gruplarından Dr. Skull, Hacettepe Tıp’ta okuyan dört öğrenciden oluşuyordu. Skull’ın başındaki “Dr.” ünvanı da buradan gelmektedir. Dr. Skull’ın Hacettepe Üniversitesi’nde bir müzik çalışma odası vardı. Diğer gruplar kiralık stüdyolarda saat sınırlamalarına bağlı kalırdı; hem zaten sayısı az olan stüdyolarda yer bulmak zordu, hem de saat başına ücret ödenirdi, bu da öğrenciler için çok da kolay bir şey değildi. Dr. Skull, Hacettepe Üniversitesi’nin kendilerine verdiği çalışma odası sayesinde bu zorluğu aşmıştı. Dr. Skull’ın davulcusu Alper Yarangümeli o dönemlerin imkanları göz önüne alındığında çok şanslı bir grup olduklarını belirtiyor… “Hacettepe de bir çalışma odamız oldu bir şekilde. Biz çok şanslıyız o açıdan. Ve çok çalışıyorduk. Yani mesela album öncesinde günde 8 saat çalıştığımız zamanları hatırlıyorum ben . . . Bu, bizim için şanstı ama diğer gruplar bu kadar şanslı değildi. Herkesin böyle istediği zaman gidip çalışabileceği [yer yoktu], stüdyolara gidiliyordu, oradaki aletler tabii yüzlerce kişi üzerinden geçtiği için çok iyi durumda olmuyordu.” Daha sonra gülerek bazı çalışma odalarında davulların bahçeden toplanan dallarla çalındığını hatırladığını söylüyor ve ekliyor, “acayip bir şey tabii… Şimdi insan düşünemiyor da…”

Mete Kuteş (Hazy Hill, KaraKedi)

Mete Kuteş (Hazy Hill, KaraKedi)

 

Bugün bir dizüstü bilgisayar, bir ses kartı, bir program (yazılım) ve birkaç mikrofonla grubunuza bir “demo” kaydedebilirsiniz. Kayıt muhteşem olmasa da en azından grubunuzun parçalarını dinletebileceğiniz bir “demo” yapabilirsiniz. 70’lerde, 80’lerde ve 90’ların ortalarına kadar kayıt yapmak için ya profesyonel bir stüdyoya gitmek gerekiyordu ki bunların ücretleri öğrencilerden oluşan bir grup için oldukça yüksekti (o zamanlar orta fiyatlı stüdyolar yoktu), ya da tamamen “ev çözümleri” ile bir şeyler yapmak zorundaydınız. Tolga Ergin, Dark Phase’in ilk demosunu birlikte nasıl kaydettiğimizi anlatıyor: “90 yılında yaptığımız demo, aslına bakarsanız dünyadaki örnekleriyle kıyaslandığında, evet, bir kanallı kayıttı. Ama, gülümsüyorum çünkü ilkel şartlarda gerçekleştirilmiş, çok enteresan bir kanallı kayıttı. Prova stüdyosuna gidip ilkel bir kaydediciyle iki üç enstrüman kaydettik . . . Ufuk [Önen] bizim kaydımızı gerçekleştiriyordu. Daha sonra, bir arkadaşımızın evine gidip teybinin üzerine bir mikrofon bağlayıp vokalleri kaydetmiştik. Sonra, yine o teybe solo gitarları kaydetmiştik.”

Aslında batıda o dönemler kasete 4 kanal kayıt yapan cihazlar oldukça yaygındı ancak Türkiye’de pek bulunmuyordu. Tolga’nın bahsettiği cihaz, üzerinde mikrofon girişi olan çift kasetçalarlı bir “teyp”ti. Cihazın bizim için en değerli özelliği sol tarafta çalan kasetin çıkışı ile mikrofon girişinden alınan sinyali birleştirip sağ taraftaki kasete kaydedebilmesiydi. Biz de prova stüdyosunda kasete aldığımız kaydı (davul, gitar, bas gitar) cihazın sol tarafında okuturken aynı anda mikrofon girişinden bağladığımız bir mikrofonla vokalleri sağ tarafta başka bir kasete kaydettik. Böylece sağ taraftaki kasette, prova stüdyosunda kaydedilen davul, gitar ve bas gitar ile birlikte vokaller de oldu. Sonra o kaseti sol tarafa taktık, mikrofon girişinden solo gitarın sinyalini aldık, sol taraftaki kaseti “monitör ederken” üzerine solo gitarı çaldık ve bunları sağ tarafa kaydettik. Solo gitarların kaydı ile birlikte sağ taraftaki kasette, demo “kendinden miksli” bir şekilde hazır oldu.

Belki ileriki tarihlerde Ankara Rocks için yaptığımız röportajlardan müzik teknolojisi ve müzik yapımı ile ilgili bazı kesitler paylaşırım yine sizlerle. Yazının başında da belirttiğim gibi amacım kesinlikle “biz zamanında çok zorluklar çektik, şimdiki gençler çok şanslı, çok rahat” gibi bir mesaj vermek değildi. Sadece o dönemleri yaşamamış olanlar için o zaman bu işler nasıldı, biraz bilgi vermek istedim. Anlatması zevkli… Nostalji arada bir çok güzel geliyor… Ama o kadar! Ben bugünün ses ve müzik teknolojisi imkanlarından çok memnunum.

Selim Eralp, Tolga Erkin, Erkin Şahin (Dark Phase)

Selim Eralp, Tolga Erkin, Erkin Şahin (Dark Phase)

 

 

 

@UfukOnen (Twitter)Ses ve müzik teknolojileri, müzik prodüksiyonu, ses tasarımı ve benzeri alanlar ile ilgili haberler, düşünceler ve paylaşımlar için beni Twitter’da takip edebilirsiniz: https://twitter.com/UfukOnen


Sound_2012_06_Haziran
Bu yazı Sound dergisinin Haziran 2012 sayısında yayınlanmıştır. © 2012 Ufuk Önen. Bu yazının tüm hakları saklıdır. İzinsiz olarak kullanılamaz, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntı yapılamaz.

Posted in Müzik, Müzik Endüstrisi, Müzik Prodüksiyonu | 1 Comment