Müzik Prodüksiyonu

Önce Kompresör mü, Yoksa EQ mu? Kompresör ve EQ Kullanımında Sıralama Nasıl Olmalı?

Önce kompresör mü, yoksa EQ mu? Bu, hep sorulan ve tartışılan klasik bir konu. Tek bir cevabı yok. Cevap hem duruma göre hem de miksi yapan kişinin teknik ve estetik yaklaşımına göre değişiyor.

Bu soruyu Miks Üzerine: Müzik Prodüksiyonlarında Miks Teknikleri ve Çeşitli Yaklaşımlar adlı kitabım için röportaj yaptığım tüm değerli müzik insanlarına sormuştum. Tahmin ettiğim gibi hepsinden farklı farklı cevaplar geldi.

Cevapları toplu bir şekilde kitaptaki röportaj sırası ile aşağıda sizlerle paylaşacağım ama ondan önce ben kendi yaklaşımımı size aktarmak istiyorum.

 

Benim Yaklaşımım

Ben ilk önce filtre ile başlamayı tercih ediyorum. Eğer varsa, sinyalde belli bir noktanın altında ya da üstünde kalan frekansları low-cut veya high-cut filtre ile kesiyorum. Filtre kullanımını her kanalda otomatik olarak uygulamıyorum ama çoğu kanalda kesilmesi gereken frekanslar karşıma çıkıyor. Bunlar da genel olarak alt frekans aralıklarında oluyor.

Filtre sonrasında eğer gerekliyse parametrik EQ ile kesilmesi ya da azaltılması gereken frekans aralıklarına müdahale ediyorum.

Filtre ve EQ ile yaptığım temizliği kompresörden önce gerçekleştirmemim nedeni, kompresörün istenmeyen frekanslara (ya da istenmeyen frekanslar sebebi ile) tepki vermesini önlemek. Eğer sinyalde bir problem varsa ben bu problemi her zaman kompresörden önce çözüp, kompresöre mümkün olduğunca sorunsuz bir sinyal göndermeyi tercih ederim.

Sinyali kompresöre gönderip sıkıştırdıktan sonra genelde bir EQ daha kullanıyorum. Bu sefer EQ’yu kullanma sebebim sinyalde vurgulamak istediğim frekansları boost etmek, yani seviyelerini açmak. Bunun için de genellikle parametrik EQ kullanıyorum ama bazen shelving EQ kullandığım da olabiliyor.

Tabii bu yazdıklarım hep genel kullanımıma yönelik bilgileri. Yeri geliyor, vurgulamak istediğim frekanslar için kullandığım EQ’yu kompresörden önce kullanıyorum. Yeri geliyor, ikinci EQ sonunda bir kompresör daha kullanıyorum, sinyal zinciri filtre-EQ1-kompresör1-EQ2-kompresör2 şeklinde oluyor. Örnekler çoğaltılabilir.

Ses Kayıt ve Müzik Teknolojileri adlı kitabımda filtre, EQ ve kompresör ile ilgili bilgiler bulabilirsiniz. Çeşitlerini, çalışma prensiplerini ve kullanımlarını detaylı bir şekilde anlatmıştım.

Aşağıda Miks Üzerine: Müzik Prodüksiyonlarında Miks Teknikleri ve Çeşitli Yaklaşımlar adlı kitabım için röportaj yaptığım değerli müzik insanlarının cevaplarını paylaşıyorum. Kitap ile ilgili bilgi almak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.

 

 

Hep sorulan ve tartışılan klasik bir konu… Önce kompresör mü, yoksa EQ mu? Siz hangi durumda hangisini önce kullanıyorsunuz?

 

Alen Konakoğlu

Vokal hariç bütün kanallar için önce EQ, sonra kompresör. Bazen tersi olabiliyor ama çoğunlukla önce EQ. Eğer önce açmış olduğum kompresör tizleri biraz alıyorsa EQ’yu sonra açarak bu durumu düzeltmeyi tercih edebiliyorum. Bazı reverb ve delay’lerime de EQ koyuyorum.

 

Alp Turaç

EQ ile ne yapacağıma bağlı. Eğer boost edeceksem, önce kompresör sonra EQ. Zira, EQ ile boost ettiğim frekanslara kompresörün saldırmasını istemem. Hatta bazen, önce EQ ile bazı frekansları traşlayıp, sonra kompresör, arkasına bir EQ ile boost yaptığım da oluyor. Bence bu tip kuralları ezberlemeyip, yeri geldikçe kulağımıza güvenerek dinleyerek karar vermek gerekiyor.

 

Barış Büyük

Miks sırasında herhangi bir kanal neyi yapmamı gerektiriyorsa onu yapıyorum. Bazen sadece bir kompresör veya bir EQ. Bazen önce bir EQ ile o sesin problemli frekanslarını düzeltip, sonra kompres edip, daha sonra bir EQ ile de renklendirebiliyorum. Tamamen o an, o sesin kaydı ve/veya miks içinde nasıl yer almasını istemem ile ilgili ve değişken bir durum… Bir seste bazen ne EQ, ne kompresör kullanıyorum. Kısacası tamamen mikse nasıl hizmet edecekse o şekilde ilerliyorum.

 

Bora Uslusoy

Bu konu acaba gereğinden fazla mı önemseniyor? Pek fazla takılmıyorum. Genelde davullarda önce dinamik işlemcileri kullanıyorum. Mastering sırasında ise EQ her zaman kompresörden önce geliyor.

 

Çağan Tunalı

Bu kayıt edilen kanala göre değişiyor ama çoğu zaman önce EQ kullanıyorum. Temizlenmiş kanala kompresör uygulamak daha iyi sound veriyor. Bazen özellikle akustik enstrümanlara, önce kompresör kullandığım oluyor. Mesela akustik gitar ve piyano gibi enstrümanlarda kompresörü önce kullanmak bazı durumlarda daha iyi sonuç verebiliyor. O yüzden dediğim gibi önce kaydı duymak gerekir.

 

Doruk Somunkıran

Bence hiçbiri. Ama ikisini de kullanmak durumundaysam, önce EQ sonra kompresör. Zaten EQ ile kesip atacağım gereksiz bir enerji varsa, bunu kesmeden kompresöre yönlendirmek ve kompresörün sonradan atılacak bir enerjiye tepki vermesini sağlamak anlamsız geliyor. EQ’yu sinyali güçlendirmek (boost) amacıyla kullanacak olsaydım durum değişirdi tabii.

 

Ender Balcı

Konser sound’u yaparken kompresörü önce kullanmak daha çok tercih ettiğim bir yöntem. Stüdyoda ise her ikisi birden. Hatta bazen kompresörün öncesi ve sonrası olmak üzere iki adet EQ kullanıyorum. Sonuçta benim için neye hizmet ettiği önemli.

 

Erkan Tatoğlu

Çoğu zaman kompresör önce… Sebebi basit. Kompresörler armonik içeriği, tınıyı ve vurguyu değiştirir. Yapısı gereği bazı karakteristik elementler ekler. Dolayısıyla frekans dizginleme ya da ince ayar zamanı, kompresör sonrası EQ kullanımı daha verimli sonuçlar verir. EQ kullanmadığım ya da kompresör kullanmadığım durumlar oluyor. Herhangi bir kanalda bir kompresör ve EQ kullanmak gerekiyorsa, çoğu zaman önce kompresör. Ne zaman önce EQ? Kaynak ses doğal halinden uzak bir şekilde ve/veya kötü kaydedilmişse.

 

Garo Mafyan

Hangisi ilk sırada olması gerekiyorsa o; ancak genelde kompresör tabii, tüm dikkatle. Ana kaynaktan en iyi sesi almak istiyorsanız önce o kaynağın en doğru haliyle geldiğinden emin olun, sonra küçük düzeltmelere ihtiyaç olup olmadığını dikkatle kontrol edin, ihtiyacın ne olduğuna karar verin ve sonra da dozunu çok az tutarak ekleyin… Burada hep dediğim gibi tek standart dönülmez bir yola girmemek.

 

Hakan Kurşun

Çalgının durumuna ve elde etmek istediğim neticeye bağlı. Genel olarak önce kompresör sonra EQ.

 

Haluk Çevik

Ben çalışmalarımda beste yaparken olsun, düzenleme yaparken olsun, miks ve mastering yaparken olsun, teorik ve pratik gerekliliklere çok uyan bir müzisyen değilim, böyle çalışırsam kendimi çok sınırlanmış ve hapsedilmiş hissederim. Ben bu şartlara sıkı sıkıya uyarak çalışamam, genel bir ifadeyle neticeye odaklanırım. Kafamdaki neticeye ulaşabiliyorsam önce kompresör mü, yoksa EQ mu benim için önemli olmaz. Tabii ki olmazsa olmaz dediğimiz birtakım kurallar var. Kendi mantığımla baktığımda, önce EQ, sonra kompresör diyebilirim, çünkü kompresörden sonra uyguladığımız EQ bazı frekansları gereksiz yere yukarı veya aşağı atabilir, bu da belki de ikinci bir kompresör işlemi gerektirebilir, yani sağ elinle sol kulağını göstermek misali mesaiyi uzatabilir, ortaya çıkacak netice de ne olur bilinmez. Daha önce de ifade ettiğim gibi, her zaman kafamdaki neticeye ulaşabilmem önemli olduğu için, hangi EQ ve kompresör sıralaması bana o neticeyi sağlayacaksa, o sıralamayı tercih ederim.

 

İlter Kalkancı

Bu bence işin teknik kısmını tam olarak öğrenememiş kişilerin takıldığı bir konu. Sadece tartışılması garibime gider. “Araba sürmek için gaz pedalı mı daha önemlidir, yoksa direksiyon mu?” diye sormak gibi bir şey bu. Bir sesi, karakteri şekillendirmek için, bu iki işlemcinin yaptığı işler apayrı. Eldeki kayıt, kaynak ses, mikste oturtmak istediğim haline uzak bir yerdeyse, sorun ton mu yoksa dinamik aralık mı o hemen belli oluyor zaten. Önce EQ’ya sarıldığım da oluyor, kompresöre de.

 

Levent Büyük

Ağırlıklı olarak kompresör sonrası EQ kullanmakla beraber, bu konuda kesin bir kuralım yok. Eğer gereğinden fazla yüklenmiş frekanslardan dolayı kompresör istemediğim bir tepki veriyorsa önden ilgili frekansı kesip sonra kompresöre girerim. Örnek vermek gerekirse kick ya da bas gitarda alt frekans yoğun ise, kompresör, gereğinden fazla tepki verebilir. Bu durumda önden EQ ya da daha iyisi filtre kullanmanın bir yararı olabilir.

 

Mehmet Uğur Memiş

Evet, bu soru çok sorulan bir soru. Benim buna vereceğim cevap aslında çok basit. Kulaklarınıza güvenin. Ne duymak istediğinizden emin olun. Her ikisinin de kendine göre avantaj ve dezavantajları mutlaka var. EQ ardından koyacağınız bir kompresör EQ üzerinde yaptığınız cut ve boost’ları override edebilir (geçersiz kılabilir ya da etkisini azaltabilir). Burada yine en önemli şey kompresör ve EQ’nun kanala olan etkisini iyi bilmektir. Değişik ayarlarda denemeler yapmanızı öneririm. Yani kanalı duplike ederek birinde EQ’yu ilk insert, diğerinde kompresörü ilk insert olarak kullanın. Zamanla kompresör ve EQ kararlarınızı verirken daha hızlandığınızı göreceksiniz.

 

Volkan Yırtıcı

Eğer gate kullanacaksam ilk önce onu kullanırım. Çünkü gate ile bloklamak istediklerimin seviyesini diğer efektler büyütecektir. Gate kullanmayacaksam bana filtrelemek ve EQ kullanmak önce olmalı gibi geliyor. Fakat çok ağır bir EQ kullanmayacaksam kompresörü önce de düşünebilirim. Ben hep ilk önce EQ yaparım ama yine de bazen sonra olsa nasıl duyuluyor diye yer değiştiririm. Aslında bu duyduğumuz sound’a bağlı bir durumdur. Galiba bu artık herkes için yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar sorusuna döndü…

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Anton Ponomarev | Unsplash

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 2 Comments

Andrew Scheps ve Rear Buss Tekniği

Andrew Scheps | Waves Audio Scheps Omni Channel videosundan alınmıştır | Bilgi için görsele tıklayınız.

 

‘Rear buss’, Andrew Scheps tarafından kullanılan bir paralel kompresyon tekniği. Scheps bu tekniği analog cihazlarla çalışırken stüdyosundaki Neve kayıt mikseri üzerinde uygulamaya başlamış.

Tekniğin adının ‘rear buss’ olmasının sebebi Scheps’in bu teknik için quadrofonik ses özelliğine sahip olan Neve mikseri üzerindeki ikinci stereo buss’ı kullanmış olması. Quadrofonik sistemlerde ön (front) ve arka (rear) olmak üzere iki stereo kanal bulunuyordu. Scheps, ana miks için ön stereo buss’ı, paralel kompresyon için de arka stereo buss’ı kullanıyordu.

Andrew Scheps mikslerini artık tamamen ITB (in-the-box) olarak Pro Tools üzerinde yapıyor ancak ‘rear buss’ tekniğini hala kullanıyor.

 

‘Rear Buss’ Tekniği Nedir?

‘Rear buss’, yukarıda da belirtmiş olduğum gibi, asında bir paralel kompresyon tekniği. Scheps, davul ve vurmalı enstrümanlar hariç parçadaki diğer tüm kanalları auxiliary yoluyla bir stereo buss’a gönderiliyor. Daha sonra bu stereo buss üzerinde kompresyon uyguluyor.

Bu noktada şöyle bir tablo ortaya çıkıyor:

  • Miks
  • Davulun olmadığı kompres edilmiş diğer bir miks

Scheps son olarak sıkıştırılmış miksi, istediği ve kulağına iyi geldiği bir seviyede orijinal miksin içine katıyor. Dengeyi (sıkıştırılmış miksin seviyesini) ikinci (rear) buss’ın fader’ı ile ayarlıyor.

Bu arada bir hatırlatma yapmakta fayda var: Scheps, kanalları auxiliary üzerinden ikinci stereo buss’a gönderirken aux send’leri ‘post fader’ konumunda kullanıyor. Bununla ilgili olarak “Aux Send: Pre-Fader ve Post-Fader Konumu” başlıklı yazımı okuyabilirsiniz.

 

Rear Buss Tekniğinin Pro Tools İçinde Uygulanması

Rear buss tekniğinin uygulamasını ekran görüntüleri ile açıklayacağım. Görüntüleri, üzerlerine tıklayarak büyütebilirsiniz. Örnek olarak Pro Tools kullandım ancak bu tekniği benzer şekillerde diğer programlarda da uygulamak mümkün.

İlk önce bir auxiliary input kanalı açın ve kanal bir isim verin (örnek olarak ‘rear buss kompresyon’).

 

Auxiliary input kanalının girişi için bir bus seçin.

 

İsterseniz bu bus için istediğiniz bir isim kullanabilirsiniz (örnek olarak ‘rear buss’).

 

Auxiliary kanalın girişinde artık ‘rear buss’ ismini görüyoruz.

 

Auxiliary kanalın çıkış yolunun diğer kanallarla aynı olduğundan emin olun.

 

Davul ve vurmalı enstrümanlar hariç diğer tüm kanalları ‘rear buss’ üzerinden auxiliary kanala gönderin. Bu işlemi her kanal için tek tek yapmak yerine istediğiniz kanalları seçip, ALT ve SHIFT tuşlarını basılı tutarken bir kanal üzerinde yapıp diğer tüm kanallara otomatik olarak uygulanmasını sağlayabilirsiniz.

 

Auxiliary kanala bir kompresör ekleyin ve ayarlarını yapın.

 

Auxiliary kanalın seviyesini istediğiniz dengeyi yakalayacak şekilde ayarlayın.

 

Rear Buss ile Standart Paralel Kompresyon Teknikleri Arasındaki Fark

Tek bir enstrüman ya da enstrüman grubu üzerinde uygulanan paralel kompresyon tekniğinde kompresör, sadece o enstrümana veya enstrüman grubuna tepki veriyor. Farklı enstrümanlara veya enstrüman gruplarına ayrı ayrı paralel kompresyon uygulayıp sonradan bunları ana mikste birleştirmek mümkün. Böyle bir durumda miks içinde birçok paralel kompresyon işlemi yapılmış ve birçok kompresör kullanılmış oluyor. Bu sayede oldukça kontrollü bir sonuç elde edilebiliyor.

Diğer yandan, ‘rear buss’ tekniğinde ise kompresör kanalların toplamına tepki veriyor. O anda mikste en yüksek enstrüman veya ses ne ise kompresörü tetikleyen ya da nasıl çalışacağını tayin eden o oluyor. Durum böyle olunca işler biraz kontrolsüz bir hâle bürünüyor. Ancak bu kontrolsüzlük aslında kötü bir şey değil. Tam tersine, enstrümanlar miks içinde gelişigüzel bir şekilde öne arkaya gittikleri için, bu kontrolsüzlük mikse hareket hissi katıyor. Tabii bunun için miksin genel olarak iyi ve enstrümanların dengelerin yerli yerinde olması şart!

 

Deneyin!

Andrew Scheps’in ‘rear buss’ tekniğini mutlaka deneyin. Her zaman kullanmayabilirsiniz ancak bazı durumlarda gerçekten çok iyi sonuçlar ortaya çıkabiliyor.

 

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Başlık görseli, Waves Audio‘nun yukarıda linki bulunan Andrew Scheps’ In-Depth Mixing Tips for Scheps Omni Channel adlı videosundan alınmıştır.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Mikste Stereo Panorama İle İlgili Birkaç Not (2. Bölüm)

Yazının ilk bölümünde modern mikslerin hemen hemen hepsinde kick, trampet, bas gitar ve ana vokallerin stereo panorama içinde orta noktaya yerleştirildiğini söylemiş daha sonra vokal ile bas gitar ve alt frekans ağırlıklı enstrümanlar hakkında bazı görüşler paylaşmıştım (birinci bölüme buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz).

Yazının ikinci ve son bölümünde davul, stereo çıkışlı elektronik enstrümanlar, stereo kayıtlı akustik enstrümanlar ile devam ediyorum. Yazının sonunda ise stereo kanalların panlanması ve mono kanallarda efekt kullanımına değineceğim.

 

Davul

Kick ve trampet dışında kalan davulun diğer parçalarının panoraması için ilk önce perspektife karar vermelisiniz. Davulun panoraması karşıdan dinleyene göre mi ayarlanacak, yoksa davulcuya göre mi? Panoramayı solak olmayan bir davulcunun perspektifine göre ayarlayacak olursanız hi-hat’i sola yatırmanız gerekir. Panoramayı yine solak olmayan bir davulcuya göre, fakat bu sefer davulcuya karşıdan bakıyormuş gibi ayarlayacak olursanız bu durumda hi-hat’i sağ tarafa yatırmanız gerekir. Bu tamamen bir tercih meselesidir.

Panoramada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, bir enstrümanın sağa veya sola yatırılmasının (panlanmasının) çoğu zaman tam sağ veya sol anlamına gelmediğidir. Orta, tam sağ ve tam sol miks için üç kritik noktadır. Bir sesi veya enstrümanı ortada bırakmak ya da tam sağa veya tam sola yatırmak için gerçekten iyi bir sebep olması gerekiyor.

Davul örneğimize geri dönelim ve panoramayı solak olmayan bir davulcunun perspektifine göre ayarladığımızı düşünelim. Kick ve trampeti saat 12 konumunda ya da diğer bir deyişle ortada bırakacağız. Hi-hat’i saat 9 konumunda sola yatırabiliriz. Sol tom’u saat 10 veya 11 konumunda sola, sağ tom’u saat 2 konumunda sağa, bas tom’u da saat 3 ya da 4 konumunda sağa yatırabiliriz.

Bu değerleri sadece rehberlik etmesi amacıyla veriyorum. Formülden gitmektense denemek ve dinlemek her zaman daha önemlidir. Eğer kayıt sırasında overhead mikrofonlarının konumları iyi ayarlanmışsa, davul olması gerektiğinden daha geniş duyulmuyorsa, bu mikrofonları tam sağa ve sola yatırabiliriz.

 

 

Stereo Çıkışlı Elektronik Enstrümanlar

Synthesizer, klavye gibi enstrümanların çıkışları genelde stereodur, fakat bu çıkışlar çoğu zaman sol tarafta kuru (efektsiz) sinyal, sağ tarafta ise chorus, phaser gibi bir efekt kullanılmış sinyalden oluşur. Birden fazla klavye veya synthesizer varsa ve bunları miks içinde tam sol ve tam sağ olarak panlarsanız hepsi birbirinin üzerine binecek ve sonuç bir bakıma kocaman bir mono olacaktır.

Çözüm olarak bunların pan ayarlarını daraltabilir veya diğer kanallarla örtüşmemeleri için stereo panorama içinde farklı yerlere yerleştirebilirsiniz.

Daha radikal ve belki de daha iyi bir çözüm ise efektli kanalı tamamen atıp kuru sinyali kullanmak ve delay veya pitch shifter kullanarak kendi stereo simülasyonunuzu yaratmaktır.

 

Stereo Kayıtlı Akustik Enstrümanlar

Stereo kaydedilmiş akustik enstrümanları tam sağ ve tam sola yatırmak çoğu zaman istenilenden daha geniş bir şekilde duyulmalarına yol açar. Bunun yanı sıra bu enstrümanları tam sağ ve tam sol olarak yatırdığınızda sol kanal ile orta nokta ve orta nokta ile sağ kanal arasındaki alanlar boş kalabilir. Bu sebeplerden dolayı bu enstrümanların panlarını biraz daraltıp stereo panorama içinde farklı yerlere yerleştirmek iyi bir seçim olacaktır. Bu sayede bu enstrümanlar hem gereğinden fazla geniş duyulmamış, hem diğer enstrümanlardan ayrışmış hem de (stereo panoramayı bir tablo gibi düşünürsek) tablonun bütünlüğüne hizmet etmiş olacaktır.

 

Stereo Kanalların Panlanması

Analog kayıt mikserlerinde stereo demek iki mono kanal demekti. Stereo kaydı iki ayrı kanala getirip iki ayrı pan düğmesi ile stereo panorama içinde yerleşimini yapardık.

Bu işleyiş ve mantık Pro Tools için de geçerli. Pro Tools içindeki stereo kanallarda tek bir fader olsa da, stereo kanallar iki ayrı mono kanal mantığı ile çalışıyor. Bu sebepten dolayı stereo kanallarda pan düğmesi bulunuyor.

Diğer DAW’lar genişlik ve yerleşim için farklı yöntemler kullanıyor. Örnek olarak Logic içinde ‘Stereo Pan’ ve ‘Balance’ seçenekleri var. Cubase içinde ise ‘Stereo Balance Panner’ ve ‘Stereo Combined Panner’ seçenekleri bulunuyor. Bu seçenekleri kullanıp sağ ve sol kanallar arasındaki genişliği ayarlayıp, stereo panorama içinde istediğiniz bir noktaya konumlandırabiliyorsunuz.

Pro Tools stereo ve mono kanallar

 

Mono Kanallar ve Efektler

Mono kaydedilmiş bir enstrümanı pan ve efekt yardımı ile daha geniş ve büyük duyurabilirsiniz.

Örnek olarak bir enstrümanı biraz sağa yatırıp, kısa bir reverb’e gönderip reverb’ün dönüşünü de biraz sola yatırabilirsiniz. Reverb yerine kısa bir delay de kullanabilirsiniz.

Kısa reverb derken 1 saniyenin altındaki reverb programlarından, kısa delay derken ise 100 milisaniyenin altındaki delay programlarından bahsediyorum.

Bir başka örnek olarak gitarı saat 9 pozisyonunda sola yatırıp, 10-20 ms arasında programlanmış bir delay’e gönderip delay’in dönüşünü de saat 3 pozisyonunda sağ tarafa yatırabilirsiniz. Bu şekilde hem tam uyumlu çalan iki gitar hissi vermiş olur, hem de orta kanalda vokal ve diğer enstrümanlara yer açmış olursunuz. Bu, gitar kayıtlarında çok popüler olarak kullanılan bir tekniktir.

Gitarı biraz daha geniş duyurmak için gitarı stereo delay’e gönderip bir kanalını 10-25 ms, diğer kanalını da 25-50 ms geciktirip kuru (efektsiz) sinyali ortada bırakıp delay’in dönüşlerini sağa ve sola yatırabilirsiniz.

 

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Hendrix B | Pexels

Fotoğraf: Jadson Thomas | Pexels

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 1 Comment

Mikste Stereo Panorama İle İlgili Birkaç Not (1. Bölüm)

Stereo plaklar 1960’lı yıllarda yavaş yavaş yaygınlaşmaya başlamıştı. O yıllarda çoğu prodüktör ve ses kayıt mühendisi stereo ile tam olarak ne yapılması ve stereonun nasıl kullanılması gerektiğini henüz anlamamış olduğundan, bir kanala, örnek olarak sağ kanala, sadece enstrümanları, diğer kanala da sadece vokalleri ya da vokallerle beraber öne çıkan birkaç enstrümanı yatırıyorlardı. Yıllar geçtikçe enstrümanların stereo panorama içindeki dağılımlarının miksin genişliği ve ferahlığı açısından ne kadar önemli olduğu anlaşıldı.

Stereo panorama sadece miksin genişliği ve ferahlığı için değil, doğallığı korumak ve enstrümanların birbirleriyle örtüşmelerini önlemek açısından da çok önemlidir. Örnek olarak orkestra kayıtlarında panoramayı enstrümanların sahnedeki konumlarına göre ayarlamamız hem dinleyici açısından konser salonlarında alışık oldukları dağılımı sağlar hem de stereo kayıt içinde her enstrüman grubuna o gruba ait bir yer açar.

İngilizcede “panning” olarak adlandırılan, sesleri stereo panorama içinde dağıtma işleminin miks sırasında kullandığımız en önemli araçlardan biri olduğunu düşünüyorum. “Miks için en temel şeyler nedir?” sorusuna aldığınız cevap “seviye ayarı ile EQ ve kompresör kullanımı” ise bence o cevap, eksik bir cevaptır. Cevabın içinde mutlaka panning de bulunmalıdır.

Modern miksleri dinlediğimizde kick, trampet, bas ve ana vokalin orta noktaya yerleştirildiğini, geri kalan diğer seslerin ise panorama içinde farklı noktalara dağıtıldığını duyuyoruz. Şimdi bunlar üzerinde biraz konuşalım.

 

Vokal

Yukarıda da belirttiğim gibi modern mikslerde vokal hep ortaya yerleştiriliyor. Sebebi çok basit. Vokal, temel öge olduğu için panorama içinde orta noktaya yerleştirilmesi onu dinleyicinin odak noktasına oturtuyor.

Diğer yandan, geri vokalleri sağ ve sol kanallarda farklı noktalara yerleştirmek çok iyi sonuç veriyor. Bunun da iki sebebi var: Birincisi, geri vokaller çok daha “geniş” duyuluyor; ikincisi de, geri vokaller ana vokalden ayrılmış oluyor, diğer bir deyişle geri vokaller ana vokalden rol çalmamış oluyor.

 

 

Bas Gitar ve Alt Frekans Ağırlıklı Enstrümanlar

Alt frekanslar için yön tayini daha zor olduğundan dolayı bu frekans aralığını stereo panorama içinde dağıtmak çok mantıklı değil. Aynı durum ses sistemlerindeki sub-bass ya da subwoofer hoparlörler için de geçerli. Sol ve sağ hoparlörlerin ya da sinema sistemlerinde sol, sağ, orta, sol arka ve sağ arka hoparlörlerin konumları çok önemli. Diğer yandan, subwoofer hoparlörlerin nerede durduğunun pek bir önemli yok çünkü alt frekanslar için yön tayini yapmak çok zor.

Bas gitar ve alt frekans ağırlıklı enstrümanları stereo panorama içinde orta noktaya yerleştirmenin diğer bir sebebi ise alt frekansların enerjisini sağ ve sol kanallara eşit olarak dağıtmak. Bu, aslında plak dönemlerinden kalan bir alışkanlık. Alt frekanslar eşit olarak dağıtılmadığı zaman bas seslerde azaltma yapmak gerekiyordu, aksi taktirde iğne atlaması gibi sorunlar ortaya çıkabiliyordu.

Eğer bas gitar ya da alt frekans ağırlıklı bir enstrümanı stereo panorama içinde orta noktadan daha farklı bir yere yerleştirmek istiyorsanız bu durumda şöyle bir yol izleyebilirsiniz:

  • Kanalın bir kopyasını çıkartın.
  • Kanalları isimlendirin (örnek olarak, “Bas Alt” ve “Bas Üst”).
  • 120-150 Hz arasında bir crossover noktası belirleyin.
  • “Bas Alt” kanalında crossover noktası üzerinde kalan frekansları bir High Cut Filter ile kesin.
  • “Bas Üst” kanalında crossover noktası altında kalan frekansları bir Low Cut Filter ile kesin.

Crossover noktasına karar verirken ve High Cut ve Low Cut filtreleri uygularken filtrelerin belli bir slope’a sahip olduğunu, frekansları bıçak gibi kesmediklerini unutmamak gerekir.

Bu yöntem sayesinde alt frekansların orta noktasındaki yerini korurken, üst frekansların stereo panorama içinde farklı bir noktaya yerleştirebilirsiniz.

Alternatif olarak stereo reverb veya chorus gibi bir efekt ya da stereo genişletici bir plug-in kullanabilirsiniz.

 

Waves Brauer Motion

 

Waves P22 Stereo Maker

 

 

Yazının ikinci bölümü için buraya tıklayınız.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Hendrix B | Pexels

Fotoğraf: freestocks.org | Pexels

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 1 Comment

Reverb Üzerindeki Decay ve Pre-Delay Parametrelerinin Ayarlanması

Reverb üzerindeki decay ve pre-delay parametreleri parçanın temposuna göre ayarlanırsa reverb’ün sesi çamurlu bir hale getirmeden ve mikste karışıklık yaratmadan müziğin içine oturması çok daha kolay olur. Profesyonel miks mühendisleri mikslerinde reverb kullanırken özellikle bu iki parametreye çok dikkat ederler.

 

Decay

Decay parametresini parçanın temposuna göre ayarlamanın iki yolu vardır. Birincisi, kulak ile; ikincisi, hesaplayarak.

Eğer kulak ile ayarlamak isterseniz şu yöntemi kullanabilirsiniz:

– Reverb plug-in’ini bir auxiliary kanalına insert olarak yerleştirin. Bu arada, eğer okumadıysanız “Plug-in’lerin ‘Insert’ ve ‘Send’ olarak Kullanımları” başlıklı yazımı okumanızı tavsiye ederim.

– Trampet ya da vuruşu belirgin bir enstrümanı reverb kanalına gönderin. Send seviyesini reverb efektini rahatça duyabileceğiniz bir şekilde yükseltin.

– Reverb üzerindeki decay parametresini reverb’ün kuyruğu bir sonraki trampet vuruşundan hemen önce sönecek ya da bitecek şekilde ayarlayın.

 

Decay parametresini parçanın temposuna göre ayarlamanın diğer bir yolu ise delay süresi formülünü kullanmaktır.

Çeyrek (1/4) nota için milisaniye cinsinden delay süresi formülü aşağıdaki gibidir:

Delay süresi (ms) = (60 / bpm) x 1000

Örnek olarak temposu 120 bpm olan bir parça için çeyrek nota delay süresi 500 milisaniyedir.

Bu sayıyı iki ile çarparak yarım (1/2) nota, dört ile çarparak tam nota değerlerini bulabilirsiniz.

Aynı şekilde bu sayıyı ikiye bölerek sekizlik nota (1/8), bu değeri de yine ikiye bölerek on altılık nota (1/16) ve bu şekilde devam ederek diğer nota değerlerini hesap edebilirsiniz.

Ses Kayıt ve Müzik Teknolojileri adlı kitabımın “Editing, Miks ve Sonrası” başlıklı bölümünde triplet ve noktalı değerler de dahil olmak üzere hesaplamaların nasıl yapıldığını detaylı bir şekilde anlatmıştım.

Kitabın sonunda 40 bpm ile 300 bpm arasındaki delay sürelerinin milisaniye karşılıklarını gösteren “Tempo ve Nota Değerlerine Göre Delay Süreleri” başlıklı bir de tablo bulunuyor.

Formülle hesapladığınız ya da tablodan aldığınız milisaniye cinsinden delay süresini reverb plug-in’iniz üzerindeki decay parametresine girerek bu parametreyi parçanın temposuna göre ayarlayabilirsiniz.

 

Pre-Delay

Reverb efektleri üzerinde bulunan ve milisaniye cinsinden ifade edilen pre-delay parametresi orijinal ses ile efektin başlaması arasındaki geçen süredir. Diğer bir deyişler pre-delay, ses kaynağından kulağımıza ulaşan direkt ses ile ilk yansımaların bize ulaşması arasında geçen zamandır.

Pre-delay süreleri decay sürelerine göre çok daha kısa olduğu için kulak ile ayarlaması zordur. Bu sebepten dolayı hesaplama yöntemi kullanmak çok daha pratik bir çözümdür.

Pre-delay süresini parçanın temposuna göre ayarlarken kullanılan değerler (her zaman olmasa da genel olarak) 1/64 ve 1/32 nota değerleridir.

 

Deneyin!

Reverb kullanırken decay ve pre-delay parametrelerini yukarı anlattığım şekilde parçanın temposuna göre ayarlayın ve tempoya göre ayarlanmamış reverb ile karşılaştırın. Aradaki farkı duyacak ve büyük ihtimalle bundan sonra bu parametreleri bu şekilde kullanmayı tercih edeceksiniz.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Brandon Daniel | Wikimedia Commons sitesinden indirilmiştir.

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Müzik Prodüksiyonlarında Reverb Kullanımı

 

Müzik prodüksiyonlarda reverb kullanımını beş farklı amaç altında ele alabiliriz.

 

1- Kayıtlı sesi belirli bir akustik ortamdaymış gibi duyurmak amacıyla.

Kayıt yaparken enstrümanın veya ses kaynağının bulunduğu mekanın akustiği yeteri kadar iyi olmayabilir veya akustik, hedeflenen ses için uygun olmayabilir. Bu sebeplerden dolayı miks sırasında mekan akustiği, reverb kullanılarak kayıtlı sesin üzerine eklenir.

 

2- Birden fazla farklı sesi aynı akustik ortamdaymış gibi duyurmak amacıyla.

Miks sırasında bazen farklı seslerin aynı odanın içinde ve yan yanaymış gibi duyulması isteriz. Bunu elde etmek için kullanılan tekniklerden biri bu enstrümanları ‘send’ yoluyla aynı reverb ünitesine göndermektir. Bu konu ile ilgili olarak “Plug-in’lerin ‘Insert’ ve ‘Send’ Olarak Kullanımları” başlıklı yazımı okuyabilirsiniz.

 

3- Sese renk katmak, sesi ilgi çekici hale getirmek amacıyla.

Derinlik ve ambiyans için reverb kullanırken sıkça yapılan yanlışlardan biri reverb’ü gerektiğinden fazla miktarda duyurmaya çalışmak ve bunu yaparken de reverb’ün süresini uzatmak ve seviyesini artırmaktır. Eğer reverb’ü ilgi çeken bir şekilde değil de sadece derinlik ve ambiyans amaçlı olarak kullanıyorsanız bu durumda reverb’ü duyurmaktan çok dinleyiciye hissettirmeniz lazım; başka bir deyişle reverb varken varlığı belli olmayacak fakat kapattığınızda yokluğu belli olacak şekilde kullanılmalıdır. Diğer yandan, reverb’ü derinlik ve ambiyans için değil de sese renk katmak ya da sesi ilgi çekici hale getirmek için de kullanmak mümkündür. Böyle bir kullanımda efekti kulağınıza iyi gelen ve dinleyicinin ilgisini çekecek herhangi bir şekilde kullanabilirsiniz.

 

4- Sesi daha geniş ya da olduğundan daha büyük duyurmak amacıyla.

Bir enstrümanı veya sesi daha geniş ya da olduğundan daha büyük duyurmak için kısa reverb kullanmalısınız. Genelde 1 saniye (1000 milisaniye) altındaki reverb programları bu iş için idealdir. Örnek olarak bir enstrümanı biraz sağa yatırıp, kısa bir reverb’e gönderip reverb’ün dönüşünü de biraz sola yatırabilirsiniz.

 

5- Sesleri yakınlaştırmak veya uzaklaştırmak amacıyla.

1 saniye üzerindeki uzun reverb programları sesi uzaklaştırır. Farklı uzunlukta reverb programları kullanarak mikste enstrümanları derinlik (uzaklık – yakınlık) olarak farklı noktalara yerleştirmek mümkündür. Örnek olarak mikste trampeti gitarın önüne yerleştirmek için trampeti kuru bırakıp ya da kısa bir reverb kullanıp, gitarda daha yüksek seviyeli ve daha uzun decay süresine sahip bir reverb kullanabiliriz. Eğer tam tersine gitarı öne çıkartmak istersek bu durumda gitarı kuru bırakıp ya da kısa bir reverb kullanıp, trampette seviye olarak yüksek, uzun bir reverb kullanabiliriz.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: John Hult | Unsplash

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Gated Reverb: Yanlışlıkla Bulunan ve 80’lere Damgasını Vuran Efekt!

Gated reverb, 80’lerde yapılmış yüzlerce hatta binlerce hit ve popüler parçanın drum sound’unda kullanılmış, o döneme adeta damgasını vurmuş bir efekttir. 80’lerde “olmazsa olmaz” durumdayken 90’lara geldiğimizde bir anda ortadan kaybolmuştu.

Birçok şeyde olduğu gibi gated reverb de yıllar sonra geri dönüş yaptı ve günümüzün popüler parçalarında kullanılmaya başladı. Örneklerine son yıllarda çıkan “I Wish You Would” (Taylor Swift), “Don’t Take the Money” (Bleachers) ve “Supercut” (Lorde) gibi parçalarda denk gelebilirsiniz.

Peki, gated reverb efektinin yanlışlıkla bulunduğunu biliyor muydunuz?

Hugh Padgham, 1979 yılında İngiltere’deki Townhouse stüdyolarında Peter Gabriel’ın üçüncü solo albümünü kaydederken kontrol odasından camın diğer tarafındaki müzisyenlerle konuşmak için SSL 4000 kayıt mikseri üzerindeki “Listen mic” özelliğini kullanıyormuş. Listen Mic, konuşmaların daha rahat anlaşılabilmesi için üzerinde kompresör ve gate bulunan bir talkback sistemi. Talkback sistemi açıkken Phil Collins davulu çalmaya başlayınca gated reverb davul sound’u keşfedilmiş olmuş.

 

Gated reverb daha sonra Phil Collins’in 1981’de çıkan “In the Air Tonight” adlı parçasının popülerliği sayesinde 80’lerin sound’unu şekillendiren bir efekt haline gelmiş.

 

Vox tarafından hazırlanan aşağıdaki muhteşem videoda gated reverb efektinin kısa bir tarihçesini ve 80’ler sound’unu nasıl etkilendiğini bulabilirsiniz.

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

© 2018 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 1 Comment

Frekans Aralıkları

EQ ve filtrelerle çalışırken frekans aralıklarını tanımak, bu aralıklarda neler olup bittiğini bilmek çok önemlidir. İnsan kulağının duyduğu frekans aralığı teorik olarak 20 Hz ile 20 kHz olarak kabul edilir. Teorik olarak diyorum çünkü özellikle üst frekansların duyumu kişiden kişiye değişiyor. Bunda yaş ve duyum üzerindeki hasarlar da önemli rol oynuyor. Yaş ilerledikçe üst frekansların duyumunda azalmalar oluyor. Diğer yandan sürekli yüksek sese maruz kalan kişilerde de üst frekanslardan başlayarak duyma kayıpları oluşuyor. Yaş konusunda yapılabilecek bir şey yok ama yüksek ses konusunda çok dikkatli olmalı ve duyumumuzu korumaya büyük özen göstermeliyiz.

Esas konumuz olan frekans aralıklarına geri dönecek olursak, 20 Hz – 20 kHz, hatta biraz daha aşağıya inip 16 Hz – 20 kHz arasını kabaca beşe bölebiliriz:

  • 16 Hz – 60 Hz aralığını sub-bass (alt-bas)
  • 60 Hz – 250 Hz aralığını bass (bas)
  • 250 Hz – 2 kHz aralığını low-mid (alt-orta)
  • 2 kHz – 6 kHz aralığını high-mid (üst-mid) ve
  • 6 kHz – 20 kHz aralığını da high (üst) olarak tanımlayabiliriz.

Aşağıdaki videoda prodüktörlüğünü yaptığım Tanerman EP’den “Kanımda Pes Etmek Yoktur” (Tanerman feat. Anıl Piyancı & Grogi) adlı parçayı beş frekans aralığına böldüm. Bölmek için parçayı beş defa ayrı kanallara kopyalayıp, her kanala TDR Nova insert edip, aralık dışında kalan frekansları low-pass ve high-pass filtelerle kestim.

TDR_Nova_Screenshot

Filtreleri 72 dB/octave slope ile kullandım ancak yukarıdaki ekran görünütüsünde ve aşağıdaki videoda görebileceğiniz gibi frekansları bıçak gibi keskin bir şekilde kesmek mümkün olmuyor.

Spektrum analizör olarak Blue Cat’s FreqAnalyst kullandım.

BlueCat_FreqAnalyst_Screenshot

Hem TDR Nova hem de Blue Cat’s FreqAnalyst için ücretsiz indirme linklerini sayfanın altında bulabilirsiniz.

 

Video

 

16 Hz – 60 Hz

Sub-bass olarak tanımladığımız 16-60 Hz aralığı (özellikle 40 Hz’in altında kalan kısım) duymaktan çok hissedilir. Bu aralıkta insan sesinde kullanılabilir bir frekans yoktur. Bu yüzden vokal ve benzeri kayıtlarda bu aralık (hatta erkek sesleri için 75 Hz’in, kadın sesleri için ise 100 Hz’in altı) low-cut filtre ile kesilir. Sub-bass özellikle yüksek volümle çalınan müziklerde güç açısından önemlidir, ancak bu aralığın gereğinden fazla yükseltilmesi sesi bulandırır ve çamurlu bir hale getirir. Videodaki örnek parçamızda bu aralık oldukça yoğun enerji içeriyor, tabii bunda parçanın türü de büyük etken.

60 Hz – 250 Hz

100–300 Hz arası, özellikle 200 Hz civarı, çoğu müzik enstrümanlarının ‘fundamental frequencies’ olarak tabir edilen temel frekanslarını barındırır. Bu aralıktaki artışlar sesin dolgunlaşmasına, azalışlar ise incelmesine sebep olur. İnsan sesinde bu aralık enerji ve sıcaklığı barındırır. Sesli harfler bu aralıkta anlaşılabilir halde değildir. Örnek parçamızda, bu aralıkta vokallerin alt frekanslarını belli belirsiz olarak duyuyoruz. Enstrümanların “gövde”leri bu aralıkta yoğunlaşmış durumda. Bunlara ek olarak kick de bu aralalık oldukça belirgin bir şekilde.

250 Hz – 2 kHz

İnsan sesinin alt harmonikleri 300-600 Hz arasında başlar. Konuştukça dilimiz ağzımızın arkasına doğru farklı boşluklar oluşturur. Bu boşluklar birer filtre gibi hareket eder ve her ayrı pozisyonda başka harmoniği öne çıkartır, vurgular. Bu harmoniklerin kombinasyonu ile sesli harfler çıkar. Bu frekans aralığı sesli harfleri duymaya başladığımız aralıktır, fakat konuşmanın anlaşılabilirliği açısından çok da fazla önemi yoktur. Bu aralığı filtreleseniz bile konuşma yine anlaşılabilir kalacaktır. Şunu da unutmamak lazım, 300 Hz–1 kHz arası insan sesinin en yoğun olduğu aralıktır. Örnek parçamızda da vokallerin en belirgin olarak bu aralalıkta bulunduğunu duyabiliyoruz.

Müzik kayıtlarında enstrümanların rezonansları 300–320 Hz civarında üst üste binebilir. Bu sebepten dolayı bu frekansların biraz kısılması gerekebilir. Bunu ezberden yapmayıp dinleyerek ve gerektiği kadar kısmakta fayda vardır. 400 Hz ve civarı fazla kısılırsa müzik ağırlığını kaybedebilir. 500–800 Hz arası “kutu” hissi ya da diğer bir deyişle istenmeyen, kulağa hoş gelmeyen bir dolgunluk yaratır. Bu aralıktaki frekansları seviye olarak yükseltirken dikkatli olmak gerekir. 1–2 kHz arası müzikte “teneke efekti” etkisi yapar; bu aralığı seviye olarak yükseltmek dinleyici üzerinde sesin “incelmesi” hissini uyandıracaktır.

2 kHz – 6 kHz

2-4 kHz arası tüm sesli ve sessiz harfleri barındırdığı için insan sesi açısından önemli bir aralıktır. Enstrümanlarda 3 kHz civarını bir miktar azaltarak, seslerini kısmaya gerek kalmadan vokali öne çıkartabiliriz. Diğer yandan 2-4 kHz aralığının çok da fazla vurgulanmaması gerekir çünkü bu aralık, kulak üzerinde yorucu bir etkiye sahiptir. 5 kHz civarı müzikte ‘presence’ (varlık) ve ‘definition’ (tanım) açısından çok önemlidir. Volümü açmadan müziği dinleyiciye daha yakın hissettirmek için 5 kHz’i 3–6 dB açabilirsiniz. Tam tersine, müziği veya sesleri volümü kısmadan dinleyiciden uzaklaştırmak için yine 5 kHz’i 3–6 dB kısabilirsiniz. Videodaki örnek parçamızda bu aralaıkta ağırlıklı olarak vokallerin ve synthesizer’ların üst frekanslarını duyuyoruz.

6 kHz – 20 kHz

8 kHz civarı ‘sibilance’ (sibilans) olarak tabir edilen FI, SI, ŞI gibi seslerin vurgulanma alanıdır; bu sebepten dolayı insan sesinde 8 kHz civarına dikkat edilmelidir. Sibilans, kulağı çok rahatsız eder. Maalesef ülkemizde yıllardır televizyon ve radyo yayınlarında bol bol sibilans duymaktayız. Bu yüzden olsa gerek sibilans, Türkleri, Avrupalıları ve Amerikalıları olduğu kadar rahatsız etmiyor. Sibilans probleminin üstesinden de-esser yardımıyla ve doğru mikrofon seçimi ve mikrofonlama teknikleri ile gelebilirsiniz. 6–16 kHz arası müzikte parlaklık, açıklık, ferahlık olarak tabir edilir. İngilizce terminolojide bu aralık için “brightness”, “brilliance”, “clarity” ve “openness” kelimeleri kullanılır. Örnek parçamızda bu aralıkta 2-6 kHz aralığında olduğu gibi ağırlıklı olarak vokal, synthesizer ve zillerin olduğunu duyuyoruz ancak işlevsel olarak bu aralık, 2-6 kHz aralığında olduğu gibi tanım için değil, açıklık ve parlaklık sağlamak için kullanılıyor.

 

“Kanımda Pes Etmek Yoktur” adlı örnek parçamızın tamamını sayfanın altında bulunan YouTube videosundan dinleyebilirsiniz.

TDR Nova plug-in’ini ücretsiz olarak indirmek için tıklayın.

Blue Cat’s FreqAnalyst plug-in’ini ücretsiz olarak indirmek için tıklayın.

Başlık fotoğrafı: Pixabay

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

© 2017 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Ses Kayıt ve Müzik Teknolojileri [kaynak kitap]
Posted in Müzik Prodüksiyonu | 3 Comments

Slayer “Raining Blood” Davul Kanalları

Slayer’ın üçüncü albümü Reign in Blood (1986), bir yandan grubun kariyerinde adeta bir dönüm noktası olması, diğer yandan da Amerikan thrash metal akımını şekillendiren albümler arasında yer alması açısından büyük bir öneme sahiptir. Reign in Blood‘ı 1986’da ilk dinlediğimde gerçekten çok etkilenmiştim çünkü albüm bir yandan çok karanlık, diğer yandan da ‘çiğ’ ya da ‘vahşi’ olarak tabir edebileceğim bir enerji ile doluydu (bu ikisi kolay kolay bir araya gelmiyor). Aradan otuz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen albümün üzerimde yarattığı etki ve albüm hakkındaki düşüncelerim hiç değişmedi!

Albümde dikkatimi çeken diğer bir şey daha olmuştu. O zamanlar da prodüksiyon konusuna çok ilgili olduğum için plak kapaklarının arkalarında ve içlerinde yer alan tüm isimlere bakar, albüm nerede kaydedilmiş, prodüktörü kim, kayıt ve miksi kim yapmış, mutlaka okurdum. Reign in Blood‘ın prodüktörünün Beastie Boys ve Run DMC’den tanıdığımız, metal müzikle ilgisi bulunmayan bir isim, Rick Rubin, olduğunu görünce bayağı şaşırmıştım. Tek bir kişinin hem rap ve hip hop, hem de metal müzik üzerine çalışıyor olması o dönemlerde pek görülen bir durum değildi. O günden bu yana Rick Rubin’i hep takip ettim. Red Hot Chili Peppers, Tom Petty and the Heartbreakers, Johhny Cash, Jay Z, Lana Del Ray, Black Sabbath, Metallica, Kanye West ve daha birçokları… Rubin’in çalıştığı sanatçı ve grupların bu kadar geniş bir yelpazeye dağılmış olması benim için gerçekten hep hayret ve hayranlık uyandıran bir durum olmuştur.

Reign in Blood’a dönecek olursak… Yukarıda bahsettiğim o ‘çiğ’ ve ‘vahşi’ enerjide davulun gerçekten çok büyük bir rolü olduğunu düşünüyorum. Reign in Blood ve onu takip eden South of Heaven (1988) albümlerine baktığımızda Dave Lomboardo’nun metal müzikte efsane davulcular arasında yer almasının ne kadar normal bir durum olduğunu kabul etmemek elde değil.

Aşağıdaki videoda albümün kapanış parçası “Raining Blood”ın davul kanallarını dinleyebilirsiniz.

Davulda EQ kullanımı minimum düzeyde. Kick günümüzün metal sound’undan çok uzak, eski rock sound’una daha yakın. Alt frekanslara fazla yüklenilmemiş ama tok bir sesi var. Üst-orta frekanslar açılmamış. Oldukça doğal duyuluyor. Aynı şeyi trampet ve davulun diğer parçaları için de söyleyebiliriz. Hi-hat ve zillerde de herhangi bir abartılı müdahale yok.

00:11-00:35 ile 02:15-02:20 arasındaki özel efekt olarak eklenmiş reverb’ü saymazsak davul genel olarak oldukça ‘kuru’. Bu oldukça isabetli bir karar çünkü bu kadar hızlı bir müzikte uzun ve yoğun reverb, sound’un çamurlu hale gelmesine yol açabilirdi.

Davulu genel olarak ele aldığımızda en çok dikkat çeken özelliklerinden biri davulun her parçasının ve Lombardo’nun her vuruşunun çok net bir şekilde ve tane tane duyulması.

İşin teknik tarafı bir yana, dinlediğimiz bu parçada davul ile ilgili olan en müthiş olan şey bence Lombardo’nun performansı! Unutmayalım ki bu kayıt, editing imkanlarının çok kısıtlı olduğu analog bant dönemlerine ait bir kayıt!

 

Dave Lombardo fotoğraf: Krousky Peutebatre

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

© 2017 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik, Müzik Prodüksiyonu | Leave a comment

Stüdyo Mikrofonları Neden Ters Asılır?

“Stüdyo mikrofonları neden ters asılır?” Bu soru bana çok sorulmuştur. Geçenlerde Bobby Owsinski’nin blog yazısını görünce bu konuyla ilgili bir yazı da ben yazayım diye düşündüm.

Stüdyo mikrofonlarının ters asılmalarının sebebi eski lambalı condenser mikrofonlara dayanıyor. Eski mikrofonlarda lambadan çıkan ve yükselen ısı zaman içinde mikrofonun diyaframını etkiliyor ve sesin değişmesine yol açıyordu. Mikrofonu ters asınca (lamba üstte, diyafram altta kalınca) lambadan çıkan ısı diyaframı etkilemeden yukarıya doğru yayılıyordu. Günümüzde minyatür lambalar kulanıldığı için artık bu durum sorun olmaktan çıktı.

Peki neden hala stüdyo mikrofonları ters asılıyor?

En önemli sebeplerinden biri havalı gözükmesi! Şaka bir yana, geniş diyaframlı stüdyo mikrofonlarının ters asılmasına gözümüz öyle bir alışmış ki, aksini gördüğümüzde yadırgıyoruz.

Tabii aslında (lambalı veya lambasız) stüdyo mikrofonlarının hala ters asılmasının teknik açıdan önemli bir sebebi var. Mikrofonu ters olarak asıp solistin ağız hizasından yaklaşık 10 cm yukarıda olacak şekilde konumlandırırsak, PI ve BI gibi seslerin doğrudan mikrofonun diyaframına ve gövdesine vurmasını büyük ölçüde engellemiş ve bu seslerden kaynaklanan patlamaları azaltmış oluruz. 2-3 kHz civarının ağızdan yaklaşık 30 derece yukarıya çıktığını düşünürsek anlaşılabilirlik olarak da bir kaybımız olmaz.

Mikrofonu ters asmanın diğer bir avantajı ise soliste daha fazla alan vermektir. Bu sayede solistler nota veya sözleri istediği gibi yerleştirebilir, parçayı söylerken ellerini ve kollarını rahatça hareket ettirebilirler (bu, solistlerin stüdyo kayıtları sırasında çok yaptıkları bir şeydir).

Mikrofonu asacağınız standın (özellikle T kolunu sıkışıran mekanizmanın) sağlam olmasına çok dikkat etmek gerekir aksi halde mikrofonlar yere çakılabilir!

 

Teknik terimler için müzik teknolojisi, müzik prodüksiyonu ve ses kayıt terimleri sözlüğüne göz atabilirsiniz.

Benzer paylaşımlar için beni Facebook ve Twitter‘da takip edebilir, haberler için mesaj listeme üye olabilirsiniz. Teşekkürler.

Başlık fotoğrafı: Pixabay

© 2017 Ufuk Önen. Her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

Posted in Müzik Prodüksiyonu | 2 Comments